Ölümsüz Aile / Natalie Babbitt
Yabancı Edebiyat/ 9 Şubat 2020

Ölümsüz Aile Ölümsüz Aile’den… Treegap’a giden yol, uzun zaman önce, en azından çok huzurlu olduklarını söyleyebileceğimiz bir inek sürüsü tarafından açılmıştır. Çeşitli kavisler ve dönüşlerle, inişler ve çıkışlarla küçük bir tepenin eteklerine tırmanır, sonra yeniden aşağıya doğru uzanarak arıların işgalindeki bir yonca tarlasının kenarından biraz ilerler ve bir çayırın kıyısından devam eder. Burada yolun kenarları gözden yitmeye başlar. Sanki ineklere orada durup sakin sakin otlamaları gerektiğini hatırlatmak için genişleyip yayılmıştır, artık ineklerin geviş getirme ve dalgın dalgın sonsuzluğun hayalini kurma zamanı gelmiştir. Biraz ileride yol yeniden başlar ve nihayet koruya varır. Ama daha ilk ağaçların gölgesine ulaşır ulaşmaz sert bir dönüş yapar ve bu kez, nereye gideceğine karar verecek aklı varmış gibi, korunun çevresinden dolaşır. Koruyu geçtikten sonra ferahlık duygusu kaybolmaya başlar. Artık yol ineklerin yolu değildir. Onun yerine birdenbire insanların malı haline gelivermiştir. Burada güneş kızgın kızgın parıldar, toz bulutları oradan oraya gezinir; düzensiz, terk edilmiş yol kenarlarında cılız otlar biter. Sol tarafta ilk evi görürsünüz, “Bana dokunmayın,” der gibi duran küp şeklinde bir evdir bu, bahçesindeki otlar özenle biçilmiştir ve çevresindeki bir metre boyunda demirden sağlam parmaklıklar açıkça “Durma, devam et – seni burada istemiyoruz,” demektedir. Böylece yol boynunu büküp devam eder; yol uzadıkça evlerin sayısı artar, ama…

Tıkanma / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 31 Aralık 2019

Tıkanma Tıkanma’dan… Eğer bunu okumaya niyetliyseniz vazgeçin. Birkaç sayfa okuduktan sonra, burada olmak istemeyeceksiniz. Bu yüzden unutun gitsin. Gidin buradan. Hâlâ tek parçayken hemen kaçın. Kendinizi kurtarın. Televizyonda mutlaka daha iyi bir şeyler vardır. Ya da madem bu kadar boş vaktiniz var. Gidin bir akşam kursuna falan katılın. Doktor olun. Kendinizi adam edersiniz belki. Kendinize bir akşam yemeği ziyafeti çekin. Saçınızı falan boyayın. Artık gençleşmiyorsunuz. Burada anlattığım şeylere kafanız iyice bozulacak. Sonra her şey daha da kötü olacak. Burada okuyacağınız şey, aptal bir çocuğun aptal hikâyesidir. Asla tanışmak istemeyeceğiniz önemsiz birinin aptal ve gerçek hayat hikâyesi. Bacak kadar boyu ve yandan ayrılıp taranmış bir avuç sarı saçı olan küçük bir spastiği getirin gözünüzün önüne. Bu ruhsuz bok parçasının dökülen süt dişlerinin yerine yer yer çıkmakta olan yamuk yumuk kalıcı dişlerini ortaya seren bir sırıtışla poz verdiği eski okul fotoğrafını canlandırın kafanızda. Üzerinde de sarı-mavi çizgili, doğum günü hediyesi aptal süveter olsun. O kadarcıkken bile aptal tırnaklarını yediğini düşünün. En sevdiği ayakkabıları Keds marka. En sevdiği yemek lanet olası mısır ununa bulanarak kızartılmış sosis. Akşam yemeğinden sonra, annesiyle birlikte, çalınmış bir okul otobüsünde, emniyet kemerini takmadan yolculuk eden itici küçük bir çocuk getirin gözünüzün önüne. Annecik, kaldıkları motelin önünde sırf bir…

Pigme / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 30 Aralık 2019

Pigme Pigme’den… Bu kokuşmuş Amerikan yılan yuvasının, bu şer odağının, bu yoz ülkenin güvenliğini delmek için, eleman benin yalnızca tek bir adımı kalıyor. Eleman benin ev sahibi olacak aile üyeleri bu ajanın dikkatini çekmek için elini kolunu sallayıp duruyor. Ev sahibim olacaklar bağırıyor, oynatarak kollarını uzatıyor, ellerini çırpıyor Resmi kayıtlara geçsin: Ev sahibi baba, tıpkı geniş soluklu bir inek gibi. Burnundan solurken, mezbahada bekletilen kokmuş et gibi, ağır bir hava veriyor dışarıya ve bu inek baba, eleman benin elini sıkarken Viagralı, leş gibi soluğunu bu ajanın suratına üflüyor. Babanın koca yumruğunun doku basıncı, inekte kemik oranına göre, ev sahibi babanın vücudu yüzde 31.2 oranında yağ barındırıyor. Gömleğinin cebine yaylı bir mandalla iliştirilmiş bir plastik kartta “Donald Cedar” ismi okunuyor; portakalrengi noktadan güvenlik düzeyinin dokuz olduğu anlaşılıyor. Amerikan endüstrisinde tipik olarak kullanılan bu manyetik kartın alt kenarı boyunca bir şerit uzanıyor ve bu şeritte biyolojik görüntü verileri kayıtlı. Şerit yakın tarihli bir görüntü vermiyor. Eleman ben adamın koca yumruğuna sinirlenirken, serbest kalan eliyle de güvenli geçiş kartını alıyor. Hemen ardından, ev sahibi inek baba, “Vay, işte küçük dostumuz” diyor. “Alıngan olma” diyor. Babanın inek kokan göğsüne iliştirilmiş sert plastik kartta “çok gizli” yazıyor. Ağzı Viagra ve naneli çiklet, saçı buram buram…

Ölüm Pornosu / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 29 Aralık 2019

Ölüm Pornosu Ölüm Pornosu’ndan… Masanın diğer tarafında duran kronometreli kız etrafına bakmak için kafasını bir sağa bir sola çeviriyor. Elini kot pantolonunun ön cebine sokup, “Hey İncil tüccarı, sigorta ister misin?” diye soruyor bana. Cebinden test tüpü kadar minik ancak daha kısa bir şişe çıkarıyor. İçindeki mavi hapları tıkırdatmak için şişeyi sallıyor. “Her biri on papel,” diyor ve mavi hapları kulağının yanında tutup sallıyor “Yüzde 66’1ık grubun bir parçası olma.” Kronometreli kız, makyaj yapmış adama “137” numaralı poşeti uzatıyor ve, “Oyuncak ayını poşete koymak ister misin?” diye soruyor. Adamın dirseğinin altındaki beyaz bohçayı işaret ediyor kafasıyla. 137 numaralı adam kolunun altındaki, beyaz kıyafetlerinden oluşan topağı bastırıyor ve, “Bay Toto, oyuncak ayı kadar sıkıcı bir şey değil…” diyor. “Bay Toto bir imza köpeği.” Onu öpüyor ve, “Ne kadar yaşlı olduğunu bilseniz, şaşırırsınız,” diyor. Doldurulmuş hayvan beyaz kanvas kumaştan yapılmış. Hayvanın sosis köpeklere benzeyen uzun bedenine beyaz kanvas kumaştan yapılmış dört güdük bacak tutturulmuş. Siyah düğmeden gözleri ve kanvas kumaştan sarkık kulakları olan bir köpek kafası dikilmiş bedenin üst kısmına. Mavi, siyah ve kırmızı kalemle yazılmış kelimeler beyaz kanvasın üzerinde birbirine girmiş. Bazı harfler yuvarlak, bazıları bloklu. Bazılarında tarih var. Sayılar var. Gün, ay ve yıl yazılmış. Herifin köpeği öptüğü yer, sürdüğü…

Günce / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 28 Aralık 2019

Günce Günce’den… Bunu okuduğun zaman hatırladığından daha yaşlı olacaksın. Senin karaciğer lekelerinin resmi adı hiperpigmentli lentigine’dir. Kırışıklığın anatomideki resmi adı ise rhytıdosis’tir. Suratının üst kısmındaki çizgiler, yani alnındaki ve gözlerinin çevresindeki rhytidosis’ler dinamik kırışıklardır, bunlara hiperfonksiyonel yüz çizgileri de denir ve deri altındaki kasların hareket etmesiyle oluşurlar. Suratın alt kısmındaki çoğu kırışıklık güneş ve yerçekiminin oluşturduğu statik rhytidosis’lerdir. Aynaya bakalım. Haydi aynada yüzüne bak. Gözlerine, dudaklarına bak. Karşında en iyi bildiğini sandığın şey duruyor. Derin üç temel katmandan meydana gelir. Dokunabildiğin kısmına stratum corneum denir; alttaki yeni hücreler tarafından yukarı itilen ve ölü deri hücrelerinden meydana gelen yassı bir katmandır. Dokununca hissettiğin o yağlı şey, seni mikrop ve mantardan koruyan yağ ve ter tabakası, asit katmanıdır. Onun altında dermis yer alır. Dermis’in altındaysa bir yağ tabakası vardır. Yağın altında yüzündeki kaslar yer alır. Belki bunların hepsini Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki 201 kodlu anatomi dersinden hatırlıyorsundur. Ama belki de hatırlamıyorsundur. Üstdudağını yukarı kaldırdığında -en öndeki dişin, hani şu müze bekçisinin kırdığı dişini gösterdiğinde- levator labii superioris kasın harekete geçmiş demektir. Dudak büken kasın. Haydi yaşlı bir atın sidiğini kokluyormuşsun gibi yapalım. Kocanın arabanızda az önce kendini öldürdüğünü hayal et. Dışarı çıkıp sürücü koltuğundaki pisliğini temizlemek zorunda olduğunu hayal et. Sahip olduğun tek…

Gösteri Peygamberi / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 27 Aralık 2019

Gösteri Peygamberi Gösteri Peygamberi’nden… Tanrı esirgesin, bütün bu detaylarla canınızı sıkacak değilim, ama benzin bitene kadar otomatik pilota alınmış bu uçakta olacağım. Pilotun deyimiyle, alevin sönmesiyle güç kaybedene kadar. Pilot, sırasıyla bütün motorların duracağını söyledi. Ne olacağını bilmemi istedi. Sonra da jet motorları, ventüri etkisi, kanat hükümlülüğünün artmasıyla uçağın yükselmesi ve motorların dördünün de durmasından sonra uçağın 250.000 kiloluk bir planöre dönüşmesiyle ilgili bir sürü detayla canımı sıkmaya devam etti. Otomatik pilot uçağın düz bir hatta uçması için ayarlama yapacağından, planör pilotun tabiriyle kontrollü inişe geçecek. Ona, bu tür bir inişin benim için iyi bir değişiklik olacağını söyledim. Geçtiğimiz yıl içinde başımdan neler geçtiğini bilmiyordu. Pilotun paraşütünün altında, bir mühendis tarafından dizayn edilmiş gibi görünen, sıradan, sıkıcı renkli üniforması duruyordu. Bunun dışında gayet yardımsever davranmıştı. Kafama bir silah dayayıp, ne kadar yakıt kaldığını ve bu yakıtın bizi ne kadar idare edeceğini soran birine karşı benim olabileceğimden çok daha yardımsever. Kendisi okyanusa atladıktan sonra uçağı tekrar normal irtifaya nasıl çıkaracağımı gösterdi. Kara kutuyla ilgili gerekli tüm bilgileri de verdi. Uçakta soldan sağa doğru numaralanmış dört motor var. Kontrollü inişin son bölümünde, burun üstü yere çakılacağız. O buna inişin nihai evresi diyordu. Saniyede otuz iki fitle yere doğru iniş. O buna nihai…

Görünmez Canavarlar / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 26 Aralık 2019

Görünmez Canavarlar Görünmez Canavarlar’dan… Bu da yetmezse, hidrojenli mineral yağ içinde süspanse edilmiş tesirsiz cenin katılarından yapılmış nemlendirici kullanıyorum. Demem o ki, dürüst olmak gerekirse, hayatımda kendimden başka hiçbir şey yok. Demem o ki, saat işlemediği ve bir fotoğrafçı “Bana empati ver,” diye bağırmadığı sürece bu böyle. Sonra flaş patlar. Bana sempati ver. Flaş. Bana acımasız dürüstlük ver. Flaş. “Burada böyle ölmeme izin verme,” diyor Brandy ve kocaman elleri beni kavrıyor. “Saçım,” diyor, “saçımın arkası düzleşecek.” Demem o ki, Brandy’nin büyük ihtimalle öleceğini biliyorum ama bir türlü olaya konsantre olamıyorum. Evie daha da yüksek sesle hıçkırıyor. Buna ilaveten uzaktan gelen itfaiye sirenleri bana Migren Kasabası’nın kraliçelik tacını takıyor. Tüfek hâlâ yerde dönüyor ama giderek yavaşlıyor. Brandy “Brandy Alexander hayatının böyle olmasını istememişti. Öncelikle meşhur olacaktı. Bilirsin işte, ölmeden önce televizyondaki Super Bowl turnuvasının devre arasında ağır çekimde çırılçıplak diyet kola içmesi gerekiyordu,” diyor. Tüfek duruyor ve namlusu kimseyi işaret etmiyor. Brandy hıçkıran Evie’ye “Kapa çeneni,” diye bağırıyor. Evie “Sen kapa çeneni,” diye bağırarak karşılık veriyor. Alevler arkasından merdivenlere serili halıya sıçrıyor. Sirenlerin West Hills’de dolanırken acı acı çaldıkları duyulabiliyor. İnsanlar 911’i arayıp kahraman olmak için itişip kakışacak. Hiç kimse gelmesi an meselesi olan televizyon ekibine hazırlıklı görünmüyor. “Bu son şansın…

Dövüş Kulübü / Chuck Palahniuk
Yabancı Edebiyat/ 25 Aralık 2019

Dövüş Kulübü Dövüş Kulübü’nden… Bob’un kocaman kolları üzerime kapanıp beni içine almıştı ve ben Bob’un yeni çıkmış terli memelerinin arasındaki karanlıkta hapsolmuştum. Bob’un memeleri muazzamdı, kolay kolay hayal edemeyeceğiniz kadar büyük. Kilise binasının erkeklerle dolu bodrum katında gezinirken, her akşam karşılaşırdık: Bu Art, bu Paul, bu da Bob. Bob’un kocaman omuzları bana ufku hatırlatırdı. Bob’un gür sarı saçları saç köpüğüne batıp çıkmış gibiydi: dolgun, sapsarı, ayırma çizgisi kalem gibi muntazam. Kolları gövdeme dolanmışken, Bob’un elleri kafamı o fıçı gibi göğüsten fışkırmış yeni memelere bastırıyor. “Hepsi geçecek,” diyor. “Ağla şimdi.” Dizlerimden ta alnıma kadar, Bob’un içinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonları hissediyorum; yiyeceklerin oksijenle yanışını. “Belki erken teşhistir,” diyor Bob. “Belki sadece seminomadır. Seminomada kurtulma şansın yüzde yüze yakın.” Bob’un omuzları derin bir nefesle yükseliyor, sonra hıçkırıklarla sarsılarak düşüyor. Gene yükseliyor. Sonra düşüyor, düşüyor, düşüyor. İki senedir her hafta buraya geliyorum. Her hafta Bob beni kollarının arasına alıyor ve ben ağlıyorum. “Ağla,” diyor Bob, sonra nefes alıyor ve hıçkırıklara boğuluyor. “Hadi, bırak kendini ve ağla.” O koca ıslak surat kafamın üstüne kapanıyor ve ben içeride kayboluyorum. İşte o zaman ben de ağlıyorum. O sarmalayıcı karanlıkta, başka birinin kolları arasına hapsolmuşken, hayatta elde edebileceğiniz her şeyin sonunda çöpe gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır….

Ay Işığı / Guy de Maupassant
Yabancı Edebiyat/ 29 Kasım 2019

Ay Işığı Ay Işığı’ndan… Yaşam durmuş gibiydi; dükkânlar kapalı, sokak dilsizdi. Bazı bazı bir kentli bu sessizlik yüzünden çekingenleşmiş durumda, duvarlar boyunca hızla süzülüyordu. Beklemenin sıkıntısı, düşmanın gelmesini arzulattırıyordu. Fransız birliklerin gidişinden sonraki günün öğleden sonrasında, nereden çıktığı bilinmeyen birkaç mızraklı asker, kentten hızla geçti. Biraz sonra, Saint-Catherine yokuşundan kara bir yığın indi, Darnetal ve Boisguillaume yollarında da başka iki işgalci dalgası beliriyordu. Üç kolun öncüleri aynı anda Belediye alanında birleşti; bütün komşu sokaklardan, uyumlu, sert adımları altında kaldırımları çınlata çınlata taburlarını yayarak Alman ordusu geliyordu. Ölü, boş görünen evler boyunca, gırtlaktan gelen, yabancı bir sesle haykıran emirler yükseliyordu, kapalı panjurlar ardında gözler, bu utkun insanları, “savaş hakkı” ile kentin, servetlerin, yaşamların sahibi, efendisi olmuş kişileri izliyorlardı. Kentliler, kararmış odalarında, karşısında her bilgeliğin, her gücün boşuna olduğu yıkımların, yeryüzünün ölümcül altüst oluşlarının verdiği şaşkınlık içindeydiler. Kurulu düzen bozulunca, güven yok olunca, insan ve doğa yasalarının koruduğu her şeyin bilinçsiz ve vahşi bir şiddetin elinde kaldığı zamanki duygu belirir. Yıkılan evler altında bütün bir halkı ezen yer sarsıntısı; öküz ölüleri, çatılarda kopmuş direklerle birlikte boğulmuş kenti alıp götüren taşmış ırmak, ya da kendisini savunanı öldüren, ötekileri tutsak edip götüren, Kılıç adına her şeyi talan eden, Tanrı’ya teşekkürlerini top sesleriyle bildiren utkun…

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı / Robert M. Pirsig
Yabancı Edebiyat/ 21 Kasım 2019

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’ndan… Elimi motosikletin sol gidonundan kaldırmadan saatin, sabahın sekiz buçuğu olduğunu görebiliyorum. Rüzgâr, saatte altmış millik hızda bile ılık ve nemli. Saat sekiz buçukta hava bu denli sıcak ve boğucu olursa öğleden sonra nasıl olacak kimbilir. Rüzgârda, yol kıyısındaki bataklıklardan gelen keskin kokular. Kuzey batı yönünde, Minneapolis’ten Dakota’ya doğru uzanan, ördek avlanan binlerce gölcükle dolu Central Plains bölgesindeyiz. Bu iki şeritli eski yol, paralelinde dört şeritli yeni bir yol yapıldığından beri pek işlek değil. Bataklığın birini geçerken hava aniden serinliyor. Geçtikten sonra yeniden sıcak oluyor. Bu bölgede yeniden motor sürmekten mutluyum. Burası sanki hiçbir yer değil, ünlü olan hiçbir şeyi yok ve işte bu yüzden güzel. Böylesi eski yollardayken insanda gerilim diye bir şey kalmıyor. Kamışlar ve çayırlık alanlar, daha sonra daha sık kamışlar ve bataklık otları arasındaki asfaltta ilerliyoruz. Ara sıra, otsuz, açık su yüzeyleri de var ve dikkatli bakarsanız kamışların kıyılarında yabanördeklerini görebiliyorsunuz. Kaplumbağaları da… Bir de kızıl kanatlı karatavuk var. Chris’in dizine vurup onu gösteriyorum. “Ne!” diye bağırıyor. “Karatavuk!” İşitemediğim bir şeyler söylüyor. “Ne?” diye bağırıyorum. Kaskımın arkasını kavrayıp daha yüksek bağırıyor: “Onlardan çok gördüm, baba!” “Oh!” diye bağırıyorum. Sonra da başımı sallıyorum. On bir yaşındayken, kızıl kanatlı…

Cinayeti Gördüm / Julio Cortazar
Yabancı Edebiyat/ 20 Kasım 2019

Cinayeti Gördüm Cinayeti Gördüm’den… Yanı başındaki hasta, “Yataktan düşeceksin,” dedi. “Debelenip durmasana arkadaş.” Gözlerini açtı, öğleden sonraydı, güneş upuzun koğuşun aşırı büyük pencerelerinden aşağı doğru sarkmıştı. Komşusuna gülümsemeye çalışırken, kendini karabasanın o son sahnesinden neredeyse bilek gücüyle çekip kopardı. Alçıya sarılı kolu makaralı, ağırlıklı bir aygıta asılmış duruyordu. Kilometrelerce koşup gelmişcesine susamıştı. Ama ona çok su vermek istemiyorlardı, dudaklarını ıslatmaya anca yeten bir yudumcuk. Ateşi yavaş yavaş palazlanıyordu, istese gene uykuya dalabilirdi, ama o uyanık kalmanın tadını çıkarıyordu, gözleri yarı kapalı, öteki hastaların konuşmalarını dinleyerek, arada sorulan bir soruyu yanıtlayarak. Yatağın yanına ufak bir tekerlekli arabanın yanaştığını gördü, sarışın bir hastabakıcı onun kalçasını alkolle sildi, şişman bir iğneyi etine sapladı. İnce bir lastik boru iğneyi, içinde yanardöner, sütümsü bir sıvı bulunan bir şişeye bağlamaktaydı. Genç bir stajyer geldi, elindeki metalli, meşinli aygıtı, kim bilir neyi ölçmek için, sağlam kola geçirdi. Gece indi. Ateş onu almış, usul usul, her şeyin dürbünde görülürcesine kabartmalaştığı bir yerlere sürüklüyordu. Her şey hem gerçek ve yumuşak, hem de parmak basamadığı bir tatsızlıktaydı; sıkıcı bir film seyrederken, ey ne yapalım, sokakta olmak daha da beter, diye düşünüp sinemada kalmak gibi bir şey. Bir tas altın renkli, harika et suyu geldi; pırasa, kereviz, maydanoz kokuyordu. Koca bir…

Zeno’nun Bilinci – Italo Svevo
Yabancı Edebiyat/ 19 Kasım 2019

Zeno’nun Bilinci Zeno’nun Bilinci’nden… Şimdi burada kendi kendimi çözümlüyorum ya, bir kuşku düşüyor içime: yoksa ben sigaraya kendi yeteneksizliğimin ayıbını yükleyebilmek için mi öylesine tutkundum? Acaba sigara alışkanlığımdan vazgeçsem o umduğum güçlü, üstün adam olur muydum? Belki beni tiryakiliğime zincirleyen de o kuşku olmuştur, çünkü insanın kendisini gizli kalmış bir büyük adam sanması rahat bir yaşam biçimidir. Ben bu savı gençliğimdeki zayıflığımı açıklayabilmek için ileri sürüyorum, gelgelelim buna kesinlikle inandığımı söyleyemem. Şimdi ihtiyarladım, kimsenin benden bir şey beklediği yok, ama yine de sigara ile sigarayı bırakma kararı arasında mekik dokuyorum… O kararların bugün ne anlamı var ki? Acaba Goldoni’nin anlattığı o sağlık meraklısı ihtiyar gibi, ömrümü illetli geçirdikten sonra sağlıklı ölmek mi istediğim? Bir kez öğrenciliğimde evden taşınmıştım da, odamın duvarlarını tarihlerle doldurmuşum diye parasını cepten verip duvar kâğıdını değiştirmek zorunda kalmıştım. Belki o odadan ayrılışımın nedeni de giderek kararlarımın gömütüne dönüşmesindendi, orada kaldıkça artık başka bir karar veremezmişim gibi geliyordu. Galiba sigara son olunca tadı da bir hoş oluyor. Öteki sigaraların da kendilerine göre bir tadları var ama, öylesine lezzetli değiller. Son sigaranın tadı insanın kendi kendisini yendiği duygusundan, yakın bir gelecekte güçlü ve sağlıklı olacağı umudundan kaynaklanır. Öteki sigaraların da kendilerine göre bir önemleri vardır, çünkü onları yakarken…

Boyalı Kuş / Jerzy Kosinski
Yabancı Edebiyat/ 16 Kasım 2019

Boyalı Kuş Boyalı Kuş’tan… Bölgenin Almanlar tarafından işgali halkın yoksulluğunu, sefaletini, vahşetini, daha da arttırdı. Köylüler, kendilerine yetmeyen ürünlerinin çoğunu Alman askerlerine ya da ormanlarda gizlenen partizanlara vermek zorunda kaldılar. Direnmeye kalkanın başı belâya giriyor, baş kaldıran köylerden dumanı tüten yıkıntılar kalıyordu geride. Marta’nın kulübesinde yaşıyor; her gün, her saat annemin babamın gelip beni alacaklarını umuyordum. Ağlayabilirdim, ama neye yarardı? Mızıldamalarıma aldırış ettiği yoktu Marta’nın. Çok yaşlıydı. İki büklüm dururdu hep. Kopacakmış gibi, incecikti. Hiç taranmayan uzun saçları kaim, çözülmesi imkânsız birkaç örgüyle toplanmıştı. Marta bunlara “peri örgülerim” derdi. Bana kalsa, cehennem yaratıklarının eseri olan bu “şeytan örgüleri” Marta’yı saçlarından, yavaş yavaş yaşlılığa, ölüme çekiyordu. Eğri büğrü sopasına dayanıp topallayarak yürür, çok güç anladığım bir dilde mırıldanır dururdu. Yıpranmış, küçücük yüzü çizgilerle oyulmuştu. Derisi çürük elmanın kızıl kirli rengini almıştı. Kuru gövdesi, bir iç rüzgârın etkisindeymişçesine, durmadan sallanırdı. Kemikli elleri, hastalıktan şekil değiştirmişti, oynak yerleri şişmiş parmaklan titrer; uzun, zayıf bir boynun tepesine tüneyen başı dört bir yana sallanır dururdu. İyi görmüyordu. Gür kaşlarının arasına gömülmüş gözleri dar bir aralıktan ışığı arardı. Göz kapakları, iyi sürülmüş tarlaların derin izlerini andırırdı. Göz kenarlarını iki damla yaş ıslatırdı hep. Sonra dümdüz bir oyuk bulan bu yaşlar suratı boyunca akar, burnundan çıkan yapışkan…

Şeker Portakalı / Jose Mauro de Vasconcelos
Yabancı Edebiyat/ 15 Kasım 2019

Şeker Portakalı Şeker Portakalı’ndan… Dinle! Sövdüğün için çok tokat yedin. Edmundo Dayı öylesi değil. Kafadan çatlak dedim yalnızca. Yani yarı deli. Yalancı olduğunu da söyledin. Bu da başka bir şey. Değil. Geçen gün babam, Bay Severino’yla konuşuyordu, birlikte escopa ve dört kollu iskambil oynadıkları adamla. Bay Labonne’nin sözü geçince babam şöyle dedi: O moruk, boktan herifin biri, pis yalancının tekidir. Böyle dediği için kimse babama vurmadı: Büyükler söyleyebilir, onlar için önemi yoktur. Bir sessizlik oldu. Edmundo Dayı, şey… çatlak tam olarak ne demektir Totoca? Totoca parmağını şakağına dayayıp çevirdi ve bu hareketiyle bana belli bir kavramı anlatmak istedi. Hayır, doğru değil. Çok iyidir o! diye bağırdım. Bana bir sürü şey öğretir o. Şimdiye kadar da topu topu bir kere dövdü, pek sert vurmadı ama. Totoca yerinden sıçradı. Seni dövdü mü? Ne zaman? Çok yaramazlık yaptım, birgün, Gloria da beni Dindinha’lara yolladı. Edmundo Dayı gazetesini okumak istiyor, ama gözlüğünü bulamıyordu. Oflaya puflaya her yanda arıyordu. Dindinha’ya sordu, hava aldı tabii. Birlikte evin altını üstüne getirdiler. Bunun üzerine gözlüğün yerini bildiğimi, bilye almak için bana yirmi beş kuruş verirlerse göstereceğimi söyledim. Gidip yelek cebinden yirmi beş kuruş aldı. Getir gözlüğümü, parayı vereceğim, dedi. Ben de gittim, kirli çamaşır sepetinden gözlüğünü çıkardım. Bunun…

Sessizlik Zamanı / Luis Martín-Santos
Yabancı Edebiyat/ 2 Ağustos 2019

Sessizlik Zamanı Sessizlik Zamanı’ndan… Telefon çalıyordu, sesini duydum. Ahizeye uzandım. Pek bir şey anlamadım. Elimden telefonu bıraktım. “Amador” dedim. İri dudaklarıyla geldi ve telefonu eline aldı. Mikroskopa bakıyordum, preparat pek anlaşılır gibi değildi. Bir kez daha baktım. “Apaçık kanserli.” Fakat mitozdan sonra mavi leke gitgide dağılıyordu. “Bu kabarcıklar da kayboluyor Amador!” Hayır, kabloya basmış. “Fişi tak!” Telefonda konuşuyor, bakıyor ve beni görüyor. “Başka yok.” “Başka kalmadı.” Fare kalmamış! Her şeyi bilen, bilim karşısında doğuştan aşağılık duygusuna kapılan İber halkının namusunu kurtaran sakallı adamın yüzü karşımda, meraklı ve kıpırtısız, kobay kalmadı diye buyuruyor. Anlayışlı ve aşağılık duygusundan namusunu kurtaran sırıtması ödeneğimizin kalmadığını –anla işte– açıklıyor. Zavallı halk, zavallı halk. Irmakların ve beyinlerin gürül gürül akmasını bekleyen bu susuz yarımadada, bir kez daha kuzey ödülünü almayı, bilimin saygı görmesini, yüce kralın yüzünün gülmesini kim istemez ki? Kristalciklerinde uyuşmuş anormal mitozlar –tüm devinimdekiler bunlar–. Başta hareketsiz duran, telefonu yerine koyan Amador, sırıtarak ve bana bakarak “Bitti” diyor. Hem de dalga geçen, o kaba sırıtışıyla. “Bu ne dudaklar Amador.” MNA hücresi öylesine umut verici ki. Telefon bir daha çalıyor. Unutmuşum. “Ne için gülüyorsunuz Amador? Neye gülüyorsunuz?” Evet, biliyorum artık. Fareler bitti. Resimdeki adama, denizde kaybolan ırmaklara karşın hiç mi hiç yok. Suların yolunu çevirecek…

Gecenin Sonuna Yolculuk / Louis-Ferdinand Céline
Yabancı Edebiyat/ 1 Ağustos 2019

Gecenin Sonuna Yolculuk Gecenin Sonuna Yolculuk’tan… Derken, laf lafı açtı, tam da o sabah bir küçük köpek sergisini açmaya giden Cumhurbaşkanı Poincaré’ye geldi sıra; sonra da döndü dolaştı, bu haberin yer aldığı Le Temps[3] gazetesine uzandı. “Bak işte, gazete diye buna derim, Le Temps!” diye bana takıldı bu konuda Arthur Ganate. “Fransız ırkını savunmada onun gibisi yoktur! –Savunulmaya da bayağı ihtiyacı var hani Fransız ırkının, çünkü öyle bir ırk yok!” diye yanıtladım ben, konudan haberli olduğumu göstermek için, hem de sektirmeden. “Hadi ya! Olmaz olur mu! Üstelik güzel bir ırk! diye ısrar ediyordu o, hem de dünyanın en güzel ırkı, aksini söyleyen de boynuzlu domuzun tekidir zaten!” Ve aldı sazı, başladı beni azarlamaya. Sıkı durdum tabii. — Hiç de öyle değil! Senin ırk dediğin şey, alt tarafı, açlıktan, vebadan, urlardan ve soğuktan kaçarak, yedi düvelin sillesini yedikten sonra gelip kendini burada bulmuş, pirelenmiş, gözü çapaklı, götü donmuş, bana benzeyen koca bir çulsuzlar yığınından ibarettir. Denize dayandıkları için daha öteye gitmeleri de zaten olanaksızdı. Fransa budur işte, Fransızlar dediğin de budur. — Bardamu,[4] dedi bana o zaman, ciddi, biraz da üzgün bir şekilde, babalarımızın bizden aşağı kalır tarafları yoktu, arkalarından konuşma!.. — Haklısın, Arthur, bak bu konuda haklısın işte! Kindar ve…

Zamanımızın Bir Kahramanı / Mihail Yuryevich Lermontov
Yabancı Edebiyat/ 24 Nisan 2019

Zamanımızın Bir Kahramanı Zamanımızın Bir Kahramanı’ndan… -Nasıl mı oldu?… (Piposunu doldurup bir nefes çekti, sonra anlatmaya başladı.) Bölüğümle birlikte Terek’in ötesinde bir kalede bulunuyordum yakında beş yıl olacak. Bir sonbahar günü, erzak postası geldi; postada bir de subay, yirmi beş yaşlarında bir delikanlı vardı. Tepeden tırnağa üniformalı, yanıma çıkıp kalemde kalmak üzere emir almış olduğunu bildirdi. Öyle ince biriydi ki, teni öyle narin, giydiği üniforma öyle yeniydi ki, Kafkasya’ya yeni geldiğini hemen anladım. “Herhalde daha önce Rusya’da görevli bulunuyordunuz?” diye sordum. “Evet efendim,” diye cevap verdi. Elini sıkarak, “Memnun oldum,” dedim, “Memnun oldum. Biraz sıkıcı bulacaksınız burayı, ama anlaşırız sizinle, ikimiz. Onun için sadece Maksim Maksimiç deyin bana; hem sonra böyle tepeden tırnağa üniformayla dolaşmanızın da gereği yok. Beni görmeye gelirken başınıza kasketinizi geçirirsiniz, yeter.” * Yatacak yer verdik ona, o da kaleye yerleşti. * Maksim Maksimiç’e, -Adı neydi? diye sordum. Adı… Gregoriy Aleksandroviç Peçorin’di. Tatlı, evet, tatlı bir adamdı, ama garipti biraz. Bir bakarsınız, bütün günü yağmur altında avlanmakla geçirmiş; herkes donar, yorulur, onun umurunda bile değil; bir bakarsınız odasında otururken pencereden rüzgâr girmiş, soğuk aldığını söyleyip sabahtan akşama kadar yatar; kepenk çarpar, irkilir, bembeyaz kesilir; ama bir yaban domuzunu tek başına yakaladığını da gördüm; gün gelir, saatlerce tek…

Yaz Ortasında Ölüm / Yukio Mishima
Yabancı Edebiyat/ 6 Şubat 2019

Yaz Ortasında Ölüm Yaz Ortasında Ölüm’den… Koşuşturmaca içerisinde geçen gençlik yıllarımı bir türlü eğlenceli, güzel yıllar olarak anımsamayı beceremiyorum. “Her yere düşerken güneş ışıkları,” diyor Baudelaire, “tükendi gençliğim zifiri karanlık fırtınalarda.” Gençlik anıları tuhaf ölçüde trajedi haline getirilir. Neden büyümeye, o sürece ait anılar trajedi haline geliverir acaba? Bunu şu an bile anlayamıyorum. Kimse de anlayamaz herhalde. Yaşlılık yıllarındaki durgunlaşan bilgelikle, sonbahar bitimlerinde sık sık görülen o kuru aydınlığı yanında getirerek üzerimize dökülen güneş gibi, belki de aniden anlayıveririm. Yine de, anlamasına anlarım belki, ama o sırada bunun artık hiçbir önemi kalmamış olabilir. Günler çözümsüzlükleriyle geçip gider. Böylesine can sıkıcılık gençlik çağlarında dayanılmaz olur. Evet doğrudur, gençlik çağlarında çocukluğun sinsiliği kaybolur, hatta bu artık kötü bir şeydir. O her şeyi en baştan düzeltmek niyetindedir. Fakat âlem bu çabayı her zamanki soğukluğuyla karşılar. Onun yelken açışını fark eden tek bir kişi bile olmaz. Ona gösterilen tavırlar genelde olması gerekenden farklı olur. Bazen yetişkinmiş, bazen de bir çocukmuş gibi davranırlar. Bunun nedeni onda özlü bir şeylerin yokluğundan mı kaynaklanır acaba? Hayır, sanırım gençlik çağlarında onda kolay kolay bulunamayacak bir şeyler vardır ve o yalnızca bunun ne olduğunu adlandırmakta güçlük çeker. Bu, büyümedir. O nihayet adlandırmayı başarır. Başarı ona huzur verir, göğsünün gururla…

Uykuda Sevilen Kızlar / Yasunari Kawabata
Yabancı Edebiyat/ 30 Ocak 2019

Uykuda Sevilen Kızlar Uykuda Sevilen Kızlar’dan… Yaşlı Egushi yalnız kalınca esrarlı yanı olmayan, masum görünüşlü sekiz hasırlık odaya göz gezdirdi, sonra bakışı bitişik odanın kapısı üzerinde durdu. Bir metre kadar genişlikte tahta bir kapıydı bu. Evin yapıldığı zamandan kalma değil de sonradan eklenmiş gibi bir hali vardı. Daha dikkatli baktı : İki odayı ayıran bu bölmenin yerinde eskiden tahta kapaklar vardı herhalde, «Uyuyan Kızlar»a gizli bir oda yapmak için, kapakların yerine sonradan bu bölme konulmuştu. Bu bölmenin boyası da öteki yerlerle aynı renkteydi ama, daha yeni görünüyordu. Egushi kadının giderken bıraktığı anahtarı aldı. Basbayağı bir anahtardı bu. Anahtarı almak, öteki odaya geçmek için hazırlanmak demekti ama Egushi kalkmadı hiç. Kadının dediği gibi, dalgaların gürültüsü korkunçtu. Yüksek bir yarın eteğini döverlermiş gibi duyuluyordu sesleri. Bu küçük ev de o yerin tepesindeydi sanki. Rüzgârın gürültüsü, kışın habercisiydi. Onu böyle duyuşunun nedeni bu ev miydi, yoksa kendi yüreği miydi, yaşlı Egushi hiç bir şey bilemiyordu. Ortada tek mangal vardı ama kesin olan şu ki, oda soğuk değildi. Sıcak iklimli bir bölgeydi burası zaten. Rüzgârın ağaç yapraklarını savurduğunu gösteren hiç bir şey yoktu. Egushi gece geç vakit gelmiş, çevrenin nasıl bir yer olduğunu seçememişti ama denizin kokusunu alıyordu. Kapıdan girince böyle bir ev için…

Kiyoto / Yasunari Kawabata
Yabancı Edebiyat/ 30 Ocak 2019

Kiyoto Kiyoto’dan… O zaman, «Hayvancıkları bir kutu içinde beslemek doğrusu feci bir şey» demişti. Ama arkadaşı açık bir kafese koyup, ölüp gitmelerine seyirci kalmaktansa böylesi daha iyi cevabını vermişti. Hatta bunların yığınla yetiştirildiği manastırlar bile vardı, çünkü bu hayvancıklar aranılan yaratıklardı… Çieko’nun cırcır böcekleri de çoğalmışlar ve onları eski Tamba seramiğinden iki kutuya bölüştürmesi gerekmişti. Her yıl haziran başında yumurtalarından çıkıyorlar ve ağustos ortasında da ötmeye başlıyorlardı. Karanlık daracık kutunun içinde doğuyorlar, şarkılarını söylüyorlar, yumurtluyorlar ve ölüyorlardı. Böylece soylarını sürdürüyorlardı. Bir neslin bile açık kafeste kısa ömürlü de olsa yaşaması ne kadar iyi olacaktı. Ama bütün bir hayatı kutu içinde geçirmek!. Bütün evrenlerinin bir kutu oluşu! Çieko, «kutu içinde evren»in çok eski Çin’in dağ keşişlerine ait bir efsane olduğunu biliyordu. Bu kutunun içinde, tadları eşsiz şaraplar ve nefis yemeklerle dolu saraylar varmış, bu dünyanın ötesinde sihirli bir ülkeymiş orası. Cırcır böcekleri kutunun içinde besbelli sıkılmıyorlar, her canlı gibi ölümlü dünyadan korkuyorlardı; belki de bir kutunun içine kapatılmış olduklarından hiç haberleri yoktu. Ama yaşıyorlar ve yaşamalarını sürdürüyorlardı. Çieko’yu en çok şaşırtan şey, bir seferinde yeni erkek böcek koymadığı kutuda yumurtadan çıkan yavruların minik ve güçsüz kalmaları oldu. Suç kardeş hayvanların çiftleşmesindendi. Bunu önlemek için cırcır böceği besleyenler aralarında erkek hayvancıklar değiş…