Al Capone / John Kobler
Yabancı Edebiyat/ 23 Ağustos 2018

Al Capone Al Capone’dan… Demokrat Partinin ilçe evrak memuru adayı William K. Ptiüum’un bürosunu basarak her yanı yakıp yıktılar, adamı da bir güzel dövdüler. Ertesi gün, bir dizi siyah, yedi kişilik arabaya binen, silahiı Capone’cu-lar, bütün sandıkları birer birer dolaştılar; durdukları her yerde dehşet yarattılar. Sayıca karşı tarafın kabadayılarından o kadar üstündüler ki, iki gurup arasında gerçek bir çatışma bile olmadı. Capone’un adamları, Demokrat Parti taraftarı oldukları bilinen seçmenleri herkesin gözü önünde dövmekten çekin-miyorlardı zaten. Bir seçmen, oy vermek için sırada beklerken, şapkasını gözleri üzerine indirmiş, korkunç görünüşlü adamlar yanaşıyordu, oyunu kime vereceğini soruyorlardı. Seçmenin verdiği cevabı beğenmezlerse, elindeki oy pusulasını kaptıkları gibi kendileri işaretliyor, geri veriyorlardı. Sonra da ceplerindeki tabancaları elleyerek bekliyorlardı, işaretledikleri pusula sandığa atılıncaya kadar. Karşı koyan seçmenler bir yumrukta yere seriliyor, dürüst sandık gözcüleri, seçim memurları kaçırılıp, seçim sonuna kadar mahpus tutuluyordu. Demokrat Partinin seçim görevlilerinden biri olan Michael Gavin, her iki bacağından da vurularak Chicago’da bir otelin bodrum katına atıldı. Aynı yerde sekiz Demokrat Partili daha tutsak durumdaydı. Regan’in Tayları Joseph Price adlı bir sandık memurunu kaçırarak fena halde dövdüler, sonra da Harry Madigan’ın Pony Inn adlı genelevinde, eli kolu bağlı, ağzı tıkalı durumda hapis tuttular. Bir polis memuru copla dövüldü. Yirmi İkinci sokakta, Howthorne…

Amerikan Sapığı / Bret Easton Ellis
Yabancı Edebiyat/ 17 Ağustos 2018

Amerikan Sapığı Amerikan Sapığı’ndan… Görmediğim ortaya çıkıyor, ama orijinal bir Onica’m olduğunu söyleyecek kadar da ucuzlaşmak istemediğim için masanın altından Courtney’yi hafifçe tekmeliyorum. Bu onu lityum sersemliğinden çekip çıkarıyor ve kurulmuş gibi, “Patrick’in bir Onica’sı var. Gerçekten,” diyor. Hoşnut, gülümsüyorum; J&B’mi yudumluyorum. “Oh, harika bir şey bu,” diyor Anne. “Gerçekten mi? Onica ha?” diye soruyor Scott. “Bayaa pahalı, değil mi.” “Valla, şu kadarını söyleyeyim…” İçkimi yudumluyorum, birden kafam karıştı, ne… ne… demek… şu kadarı? “Hiç.” Courtney bir tekme daha yemekten korkarak içini çekiyor. “Patrick’inki yirmi bin dolara geldi.” Can sıkıntısından çıldıracak raddelerde, küçük bir mısır ekmeği parçasını didiklemekte. Ona ölümcül bir bakış fırlatıp, tıslamamaya çalışarak, ııh, hayır, Courtney, elliye; diyorum. Bakışlarını, parmaklarının arasında ufalamakta olduğu mısır ekmeğinden yavaşça kaldırarak o lityum sarhoşu haline rağmen, bana öyle kötü bir bakışla bakıyor ki, otomatikman tırsıyorum, Onica’nın bana aslında sadece on iki bin dolara mal olduğunu Anne ile Scott’a çaktırmıyor neyse ki. Ama Courtney’in ürkütücü bakışı -gerçi aşırı tepki göstermiş olabilirim; o belki de onaylamayan gözlerle sütunlardaki desenlere, jaluzilere, ban çepeçevre saran mor lalelerle dolu. Montigo vazolara bakıyor-dur- bir Onica satın alma prosedürü üzerine uzun uzadıya açıklamalarda bulunamayacak kadar korkutuyor beni. Kolayca yorumlayabileceğim bir bakış bu. Uyarıyor: Bana hele bir daha tekme at,…

Transit / Anna Seghers
Yabancı Edebiyat/ 16 Ağustos 2018

Transit Transit’ten… Tam bu anda ağzı açık kalıverdi ve bakışları çitin ötesine dikiliverdi. Dönüp baktım ve gördüm, hayır hayır, duydum. Önce gördüğümü mü, yoksa duyduğumu mu kestiremiyeceğim. Belki ikisi de bir andaydı. Motörü çalıştırılmağa başlamış kamyonun sesi motosikletlerin gürültüsünü bastırmıştı, belki! Çitin. arkasında motosikletli iki kişi duruyordu ve sepetlerinde ikişer insan vardı. Haki renk üniformalıydılar. Adamlardan birinin Almanca: «Hay bok canına olsun, yeni kayış da şimdi koptu!» dediğini duydum. Almanlar çıkagelmişlerdi! Bana yetişmişlerdi. Almanların varışını kafamda nasıl canlandırmış olduğumu bilemiyorum. Gökgürültüsü ve yer sarsıntısı gibi bir şey sanmıştım, belki! Fakat önce hiç bir olay geçmedi, çitin arkasına iki motosiklet geldi. Ne var ki tesiri, kafamdaki kadar büyük, hatta belki daha da büyük oldu. Uyuşup kalmıştım, olduğum yerde. Gömleğim sırsıklam olmuştu, bir anda. İlk kamptan kaçarken, hatta uçak saldırıları altında cephane boşaltırken hissetmediğim bir duygu vardı içimde. Ömrümde ilk olarak ölüm korkusu duymaktaydım. Biraz daha katlanmanızı, dilerim. Asıl konuya geçeceğim az sonra. Anlıyorsunuz, belki de! Birine anlatmalı herşeyi sırasıyla, eninde sonunda. Neden öylesine korkmuş olduğumu bugün kendime bile açıklayamıyorum. Kimliğimin anlaşılmasından mı? Kurşuna dizilmekten mi? Doklarda çalışırken de böylesine usulca yokolabilirdim. Almanya’ya geri gönderilmekten mi? İşkenceyle yavaş yavaş öldürülmekten mi? Ren’i yazerek geçerken de bu düşünceye kapılmıştım. Hem ben, sıkışık durumda…

Ödül / Anna Seghers
Yabancı Edebiyat/ 16 Ağustos 2018

Ödül Ödül’den… Tarladan en son Bastian döndü. Çitin kapısını kapadı, çapanın çamurunu kazıyarak odunluktaki yerine koydu, tulumbada elini yüzünü yıkadı. Yüzü hâlâ yere dönüktü, yüzlerce kez eğilip kalkmaktan sırtı kamburlaştığından omuzları düşüktü. Evin önüne geldiğinde son bir kez daha eğildi. Dora’nın sepetinden düşen iki patatesi almak istemişti. Başı döndü. Bir an için ellerini dayamasa yere kapaklanacaktı. İşte o an sırtında korkunç bir yük duydu. Hemen ardında duran ölüm, ellerini kaldırmış, hafif bir yük daha yüklemek için bekliyordu. Bu, adamın sonu olurdu. Yerden güç alarak tam zamanında kalktı ve inleyerek doğruldu. Sol eliyle patatesleri tutarken sağ eliyle kapının sürmesini kavradı. Kapının tam karşısında, yemek masasının ardında kadın oturuyordu. Yanındaki sıranın üstünde, büyükten küçüğe dört çocuk sıralanmıştı. Kadın beşinciyi kucağına almıştı. Yüzleri, tabaklardan çıkan buharın ardında kaybolmuştu. Yemeklerin kokusunu duyan köylünün bir kez daha başı döndü. Ama baş dönmesi bu kez o kadar güçlü değildi. Açlıktan midesi kazmıyordu. Şimdi tek bir isteği vardı; yemeğe saldırmak .başını tabağa gömmek.. Masanın öbür kenarındaki tek sandalyeye, kendi sandalyesine yaklaştı. Yemek buharına yaklaştıkça yürek atışları hızlandı. Yine de her zaman koruduğu düzenle, yerine oturdu. Baş ve işaret parmağıyla sakalını karıştırdı. Çocuklar onu sabırsızlıkla izliyorlardı, burun delikleri bir açılıp bir kapanıyor, elleriyle tabaklarını kapamaya çalışıyorlardı. Duanın ilk…

Gündelik Mutluluğa Alışma / Anja Meulenbelt
Yabancı Edebiyat/ 16 Ağustos 2018

Gündelik Mutluluğa Alışma Gündelik Mutluluğa Alışma’dan… İlk fotoğrafta bir lavabonun önünde duruyorsun, çıplaksın. Otel penceresindeki tozlarda kırılan sabah ışığı, sen tıraş olurken teninde desenler çiziyor. Sırtındaki ve bacaklarındaki kıllar pırıldıyor. Sol tarafla, aşağıda büyük yatağın uçuk pembe örtüsü belli belirsiz seçiliyor. Fotoğrafı ben çektim. Ama varlığım yalnızca aynanın yanında duran Eau Sauvage şişesinden fark ediliyor. Şişeyi yanıma almıştım, ama bir keresinde Dorian’a da aynı parfümü hediye ettiğini öğrenince kullanmadım. Öbür sevgilin gibi kokmak istemedim. Fotoğrafa baktığımda duyabildiklerim, uyanan Venedik’in gürültüleri, ilk turistlerin sesleri ve suyun yumuşak şıpırtısı. İkinci fotoğraf renkli değil. Siyah pantolonun ve beyaz gömleğinle bana doğru gelirken seni gösteriyor. Eski Yahudi mahallesi Gelto Nuovo’nun dar, yüksek evlerinin gölgesinde hareket ediyorsun. Çevren bomboş. Öğle zamanı, fazla turist gelen bir yer değil. Keskin ışık, güneşin altındaki alınlıkları solgunlaştırıyor ve zamanla dağılmaya başlayan büyük taş plakalar üzerinde konturlarını çizdikten sonra pul pul kalkan renklerin ve ufalanan taşların üzerinden kayıp gidiyor. Solda yukarıda görünen küçük tabelanın üzerinde Banco Rosso yazıyor. Bu fotoğrafta uzaklara gitmiş, düşüncelere dalmış görünüyorsun. Bu öğle sonrasında daracık sokakları, evlerin üst üste yığılmış katlarını, sayısız adların yazılı olduğu kapıları, küçük sinagogu incelerken sessizdik. Fotoğrafa baktığımda duyduğum, sessizlik. Suyun şıpırtısı, güvercinlerin gurultusu ve bir topu duvara fırlatan çocukların sesleri bile…

Kış Yolculuğu / Amelie Nothomb
Yabancı Edebiyat/ 16 Ağustos 2018

Kış Yolculuğu Kış Yolculuğu’ndan… NEFRET. Söz ağızdan çıktı. Benim müdahalemle birkaç saat içinde bir uçak havada patlayacak. Aldığım tüm önlemlere rağmen ölenlerin sayısı yüzden az olmayacak. Masum kurbanlar. Bunu alay etmek için söylemiyorum. Başkalarının duyduğu nefreti ben ne hakla ayıplayabilirim? Ben bir terörist değilim. Bunu kendi adıma belirtmeliyim. Terörist bir hak iddiasıyla eyleme geçer. Benimse hiçbir hak iddiam yok. Nefretine bir bahane arayan o serserilerden farklı olduğum için mutsuz değilim. Nefretten nefret ediyorum ama nefret duymaktan da kendimi alamıyorum. Bir ısırıkla kana karışan ve iliklerine kadar nüfuz eden bu zehri iyi tanıyorum. Şu sırada hazırlandığım eylem bunun en katıksız ifadesi. Bu eylem terörizm adına olsaydı nefretime ulusalcı, politik veya dini bir kılıf uydururdum. Namuslu bir canavar olduğumu söyleyebilirim: Nefretime bir neden, bir amaç veya yüce hedefler tayin etmek istemiyorum. Bir tahrip tertibatını herhangi bir gerekçeyle süslemek beni tiksindiriyor. Troya’dan beri herkes şunun farkında: Öldürmek için öldürülür, yakmak için yakılır ve sonradan bunu meşrulaştırmakla uğraşılmaz. Kimse bunları okuyamayacağı için kendimi onaylamaya çalışmıyorum, sadece bazı şeyleri açıklığa kavuşturmak istiyorum: İşleyeceğim suçu önceden tasarlamış olsam da bu, yüzde yüz itkisel. Nefretimin saflığını korumak, onun sönmesine izin vermemek ve unutmuş gibi yaparak çürümeye terk etmemek bana yetti. Öldükten sonra, olmadığım biri gibi nitelenmek ve…

Moskova Önlerinde / Aleksandr Aleksandroviç Bek
Yabancı Edebiyat/ 12 Ağustos 2018

Moskova Önlerinde Moskova Önlerinde’den… Panfilov’un emri gereğince Şilov’la iki tabur arasındaki yeri gezindik. Her yanı inceledik. Planlı ve eşgüdümlü olacak manevralar konusunda fikirbirliğine vardık, dostça yardımlar hakkında konuştuk. Yüzbaşıdan ayrılmamızın ardından, ırmak kenarından karargâha gelirken, uykusuz ve ezici kaygılarla yaşanan bir geceyi, Panfilov’la konuşmamızın verdiği asabi gerginliği bir rahatlama olarak algıladığımı şaşkınlıkla fark ettim. Gelirken olduğu gibi ağırlığımı bütünüyle eyere vermiyor taşınması güç düşüncelerle ezilmiyordum. Lisanka bile daha hafif koşar gibiydi… Etraf sakindi. Ne yakın ne de uzak silah sesleri duyuluyordu. Bugün, -on yedi kasım- her şeyi bir sessizlik kaplamıştı. Almanlar’ın dün tankları kullanarak gerçekleştirdikleri yarma harekâtı solumuzda kalan alanda, şiddetli çarpışmaların yaşandığı alanda da çıt çıkmıyordu. Şimdi dahi o sakinlik aklımdan çıkmıyor. Kömürmüşcesine kapkara görünen gökyüzünü unutamıyorum. Batak çimenliği, ufak su birikintilerini, siper hazırlayan askerlerin kürekleriyle boşalttıkları sarımsı killi Moskova önü topraklarını unutamıyorum. Panfilov. bu topraklara az önce dikkatimi çekmişti. Onlar ateş yuvalarımızı ele veriyordu. Derhal kaybedilmeleri gerekiyordu. Ama o anda. bu iş insanın sinir sistemini zedeleyen o ıssızlıkta onları, bu kabaran toprak yığınını görüp, anılarıma adeta nakşediyordum. Irmağın diğer kıyısında, ormanda görünmez olan yol seçiliyordu. Kenardan tırmanıyor, üzerindeki telgraf direkleriyle bir hat biçiminde taburun yerleştiği kenarı bölüyordu. Yağmurun koyult-tuğu köy konutlarının, kilise yakınından geçerek, düşmana hedef olup Moskova’ya…

Zemberekkuşu’nun Güncesi / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat/ 2 Ağustos 2018

Zemberekkuşu’nun Güncesi Zemberekkuşu’nun Güncesi’nden… Bir insan için bir başka insanı derinliğine tanımak olası mıdır? Birini gerçekten tanımak, hem zaman hem de içtenlikle harcanacak çaba ister, ama gene de özüne ne derece yaklaşılabilir ki? Hukuk bürosundan ayrılışımdan yaklaşık bir hafta sonra bu soruyu kendime ciddi ciddi sormaya başladım. O zamana değin bu türden bir kuşku aklımın ucundan bile geçmemişti. Neden? Belki de yaşamımı kurma işine o derece dalmıştım ki, temel soruları kendime sormaya zaman bulamamıştım. Dünyada geçen önemli olayların çoğu gibi benim de geniş araştırmalarımın kökeninde son derece önemsiz bir ayrıntı vardı. Kumiko, alelacele yaptığı bir kahvaltının ardından telaşla işine gitmişti; ben de bulaşıkları makineye tıkmış, yatağı toplamış, evi süpürmüştüm. Sonra, verandaya, kedinin yanına oturup gazetedeki iş ilanlarına ve ucuzluk reklamlarına bir göz gezdirmiştim. Öğleyin kendime ayaküstü bir yemek hazırlamış, sonra da akşam yemeği için alışverişe, süpermarkete gitmiş ve çamaşır deterjanından başka, “indirim” reyonundan kâğıt mendil ile tuvalet kâğıdı almıştım. Sonra da eve gelip yemeği hazırlamış, ardından da elimde bir kitapla kanepeye yığılıp karımın dönüşünü beklemeye başlamıştım. İşsiz kalalı uzun zaman olmamıştı, bu yüzden, bu yeni yaşam biçimini oldukça huzurlu buluyordum. Artık işe gitmek için tıklım tıklım metrolara binmeme ve istemediğim insanları görmeme gerek kalmamıştı. Ve hepsinden güzeli, istediğim kitapları istediğim…

Decameron / Giovanni Boccaccio
Yabancı Edebiyat/ 1 Ağustos 2018

Decameron Decameron’dan… SALERNO prensi Tankred, elini sevişenlerin kanı ile lekelememiş olsa iyi adam olabilirdi. Onun bir tek kızı vardı, ama, o da olmasa daha mesut olacaktı. Çok sevdiği kızını, uzun zaman kimseye vermedi. Nihayet bir Kapsa prensi ile evlendirdiyse de kısa zaman sonra dul kaldı ve babasının evine döndü. Kız, boy bos ve terbiye bakımından kimseden geri kalmazdı. Genç, canlı ve zeki idi. Babası kızını tekrar evlendirmek için hiç bir meyil göstermediğinden ve kız da açıkça bir talepte bulunmadığından kendisine iyi kalbli bir âşık aramaya başlamıştı. Babasının sarayına girip çıkan, asil ve gayri asil adamlar arasında Diskardo isminde bir uşak vardı ki halk tabakasındandı, fakat gayreti ve karakteri bakımından birçok asillerden daha yüksekti. Kız, bu adama delice âşık olmuştu. Adamı gördükçe onun asil davranışlarına olan hayranlığı artıyordu. Genç adamın kalbine de kız öyle bir girmişti ki, bu yüzden ikisi de herşeyi unutmuşlardı. Bu karşılıklı gizli meyil dolayısıyle prenses, adamla buluşmayı çok istiyordu. Fakat aşkını kimseye anlatamadığından bir hileyle delikanlıya fırsat vermek istedi. Bir mektup kâğıdına adamın ertesi gün kendisini nasıl ziyaret edebileceğini yazarak bir boru içine koyup Diskardo’ya verdi. Diskardo kızın boruyu boş yere vermediğine kani olarak eve koştu ve borunun içinde bir mektup buldu. Sevincinden çıldıracaktı. Davete icabet etmek…

Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü / Aimee Bender
Yabancı Edebiyat/ 1 Ağustos 2018

Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü’nden… Annem evdeydi ve bana pasta yapıyordu. Kaldırımdan eve doğru geliyordum ki, daha çalmama kalmadan kapıyı açtı. Kapıdan dışarı doğru eğilerek, Bir deneme yapmaya ne dersin? diye sordu. Hoş geldin niyetine beni kendine çekerek sarıldı, en sevdiğim önlüğüne, ikişerli kırmızı kiraz desenleri işlenen eprimiş pamuklu önlüğe beni sıkı sıkıya bastırdı. Malzemeleri mutfak tezgâhına çıkarmıştı bile: bir paket un, bir paket şeker, fayanstaki oluklara yuvalanmış iki kahverengi yumurta. Kenarlarından yumuşamaya başlayan sarı bir tereyağı kütlesi. Sığ bir cam kapta limon kabuğu. Malzemelere sırayla baktım. Bu hafta dokuzuncu doğum günüm vardı ve okulda hiç hoşlanmadığım elyazısı dersiyle, oyun sahasında sayı yapıp yapmamanın ağız kavgasıyla geçen uzun bir günün ardından güneş ışığının dolduğu mutfak ve annemin sevecen bakışları beni açık kollarla karşılıyordu. Esmerşeker kristallerinin olduğu mumlu kese kâğıdına bir parmak daldırıp, Evet, mmm, evet, diye mırıldandım. Annem bir saat kadar süreceğini söyleyince ben imla kitapçığımı çıkardım. Muşamba amerikan servisin üstüne kalem ve kâğıtları yayarak, Yardım edebilir miyim? diye sordum. Annem unla kabartma tozunu katıştırarak, I-ıh, dedi. Doğum günüm martta; ve o yıl, Sunset Caddesi’nin topu topu birkaç blok güneyindeki dar sokaklı mahallemizde daha da parlak, canlı ve berrak bir bahar haftasına denk gelmişti. Komşumuzun öndeki bahçe…

Yaban Koyununun İzinde / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat/ 1 Ağustos 2018

Yaban Koyununun İzinde Yaban Koyununun İzinde’den… O gidince, bir kola daha yuvarladım, sonra sıcak bir duş alıp tıraş oldum. Hemen hemen her şeyim sıfırı tüketmişti; sabundu, şampuandı, tıraş kremiydi. Duştan çıkıp saçımı kuruttum, vücut losyonumu sürdüm, kulaklarımı temizledim. Sonra doğru mutfağa, kahvenin kalanını ısıtmaya gittim. Bu da sadece şunu saptamama yaradı: masada, karşımda oturan kimse olmadığını. Kimsenin oturmadığı bu sandalyeye bakarken kendimi bir De Chirico tablosundaki küçücük çocuğa benzettim, yabancı bir ülkede, tek başına, arkada bırakılmış bir çocuğa. Elbette ki küçük bir çocuk değildim ben. Bunu düşünmemeye karar verdim ve kahvemle sigarama daldım. Yirmi dört saat uyumamış biri olarak kendimi şaşılacak kadar uyanık buluyordum. Bedenim, iliklerine dek yorgundu, ama zihnim, bilincimin karmaşık ırmaklarında huzursuz bir su yaratığı gibi hızla yüzüyor, dolanıyordu. Karşımdaki boş sandalye aklıma bir süre önce okumuş olduğum bir Amerikan romanını getirdi. Karısı evi terk edip gittikten sonra koca, onun donunu katlayarak iskemlenin üzerine bırakır. Şimdi düşününce… Bunda bir anlam buluyordum işte. Gerçi böyle bir davranışın hiçbir şeye yararı olmazdı ama karşımdaki şu öldü ölecek sardunyadan gene de daha iyiydi. Üstelik belki kedi bile, onun kullandığı şeyleri çevresinde bulursa daha rahat ederdi. Yatak odasına baktım, bütün gözleri teker teker açtım, hepsi boş. Sadece güveyeniği bir atkı. Üç tane…

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat/ 31 Temmuz 2018

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında’dan… Lisede tipik bir gençtim. Bu hayatımın ikinci kısmı, kişisel gelişimimde attığım bir adımdı –farklı olma fikrini bırakıp normalleşmeye çalışmak. Problemlerim olmadı değil. Hangi on altılığın olmaz ki? Yavaş yavaş ben dünyaya, dünya da bana yakınlaşıyordu. On altı yaşına geldiğimde artık o küçük sıska tek çocuk değildim. Ortaokulda evimize yakın bir yerde yüzme derslerine başlamıştım. Kulaç atmada ustalaşmıştım ve haftada iki kere yüzmeye gidiyordum. Omuzlarım ve göğsüm irileşmiş, kaslarım güçlenip sıkılaşmıştı. İki damla yağmurla soğuk kapıp yataklara düşen hastalıklı çocuk değildim artık. Sık sık banyodaki aynanın karşısına geçip vücudumun her bir köşesini dikkatle inceliyordum. Neredeyse geçirdiğim her fiziksel değişimi gözlerimle görebiliyordum. Ve bu hoşuma gidiyordu. Büyüme sürecinden çok yaşadığım değişimi izlemekten hoşlanıyordum. Yeni bir ben olabilirdim. Kitap okumayı ve müzik dinlemeyi seviyordum. Zaten hep kitapları severdim, ama Şimamoto’yla olan arkadaşlığım kitaplara olan ilgimi daha da geliştirdi. Kütüphaneye gidip elimi değdirdiğim bütün kitapları hırsla yalayıp yutuyordum. Bir kere başladım mı, bitirmeden bırakamıyordum. Okumak bir tür bağımlılık gibiydi; yemek yerken, trende, geç saatlere kadar yatakta ve derste okumak için kimse görmesin diye saklayarak getirdiğim okulda. Çok geçmeden kendime küçük bir teyp alıp bütün vaktimi odamda caz plaklarını dinleyerek geçirmeye başladım. Ama kitap ve müzikle edindiğim…

Sahilde Kafka / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat/ 30 Temmuz 2018

Sahilde Kafka Sahilde Kafka’dan… Uyandığımda gün ağarmak üzereydi. Pencerenin perdesini açarak dışarıdaki manzarayı izlemeye koyuldum. Yağmur dinmişti, ama dineli pek uzun süre geçmemiş olacak ki pencerenin dışında görebildiğim her şey siyah ıslaklığını koruyor, üzerlerinden yağmur damlaları düşüyordu. Doğudaki bulutların belirgin hatları, doğmak üzere olan güneşin ışıklarıyla yeşile boyanmıştı. Işığın o renginde sanki lanetler saklıydı, bir an sonra ise merak uyandıran bir hale bürünüyordu. Baktığım açıya göre edindiğim izlenim saniye saniye değişiyordu. Otobüs otobanda sabit hızında ilerlemeye devam ediyordu. Kulağıma gelen tekerlek sesi ne alçalıyor ne de yükseliyordu. Motorun dönüş hızı da hiç değişmiyordu. O monoton ses, zımpara kâğıdı gibi zamanı, hatta insanın bilincini törpülüyordu sanki. Çevremdeki diğer yolcular pencerelerinin perdelerini iyice kapatmış, koltuklarında büzüşüp uykuya dalmışlardı. Galiba, yalnız şoför ve ben uyanıktık. Hep birlikte, adım adım ama hissizce, varış yerimize doğru ilerliyorduk. Boğazım kurumuştu, sırt çantamın cebinden pet su şişesini çıkarıp artık iyice ılımış olan suyu içtim. Aynı cepten sodalı kraker kutusunu çıkararak, ağzıma birkaç kraker attım. Sodalı krakerin ağzımın içinde yayılan tadını özlemiş gibiydim. Kol saatim 4.32’yi gösteriyordu. Günü ve tarihi de öylesine kontrol ettim. O sayılar, evden ayrılmamın üzerinden on üç saat geçtiğini gösteriyordu. Zaman ne aşırı ilerlemiş ne de geri kalmıştı. Halen doğum günümün içindeydim. Yeni yaşamımın…

Koşmasaydım Yazamazdım / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat/ 29 Temmuz 2018

Koşmasaydım Yazamazdım Koşmasaydım Yazamazdım’dan… 14 Ağustos, Pazar. Sabah saatlerinde MD’den Carla Thomas ve Otis Redding müzikleri dinleyerek 1 saat 15 dakika koştum. Öğleden sonra spor salonunun havuzunda 1.300 metre yüzüp, akşamüzeri sahile giderek yüzmeye devam ettim. Sonrasında Hanalea kasabasının girişi yakınlarındaki Dolphin Restaurant’ta biramı içip, balık yedim. Walu dedikleri beyaz etli bir balıktı yediğim. Kömür ızgarasında pişirtip, üzerine soya sosu ekledim. Yanında da kızaymış sebze vardı. Bir de kocaman bir salata tabağı ikram olarak geldi. Ağustos ayının başından beri, bugüne kadar 150 kilometre koştum. Her gün düzenli koşmaya başlamamın üzerinden çok uzun zaman geçti. Net olarak söylemek gerekirse 1982 yılının sonbaharıydı. Ben o sıralarda 33 yaşıma girmiştim. Bu tarihten kısa süre öncesine kadar Sendagaya İstasyonu yakınlarında caz bar tarzı bir yer işletiyordum. Üniversiteden çıktıktan sonra hemen (aslında öyle çok part-time iş yapıyordum ki bazı ders kredilerini sonraya bırakmıştım, bu yüzden öğrencilik yıllarımdan itibaren demem gerekir gerçi) Kokubunci İstasyonu’nun güney çıkışındaki bu yeri işletmeye başladım ve üç yıl sonra binada tadilat yapılacağı için Tokyo merkezine taşıdım. Asla büyük bir yer sayılmazdı, ama o kadar küçük de değildi. Kuyruklu piyano konulabilen, ucu ucuna da olsa beşli grubun müzik yapabileceği bir işletmeydi. Öğlenleri kahve servisi yapılıyor, akşamları bar haline geliyordu. Yiyecek olarak idare…

İmkansızın Şarkısı / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat/ 28 Temmuz 2018

İmkansızın Şarkısı İmkansızın Şarkısı’ndan… Yaz tatilinde, üniversite, güvenlik güçlerinin duruma el koymasını istedi; onlar da barikatları yıkıp içeri sığınmış olan öğrencilerin tümünü tutukladılar. O dönem için bu, olağanüstü bir durum değildi; çünkü hemen hemen her yerde aynı şeyler olmaktaydı. Bizim üniversite kapatılmadı. Çok yüksek miktarda para yatırılmıştı ve üniversite, birkaç öğrencinin eylemine öyle kolay kolay teslim olmazdı. Ayrıca, barikatları kuranların niyeti de üniversitenin kapatılması değildi. Sadece üniversitenin gerçekleştirmek istediği bazı girişimlerde değişiklik yapılmasını istiyorlardı, ama benim hiç umurumda değildi. Bu yüzden boykota son verildiği zaman, öyle özel olarak duygulanıp sevinmedim. Eylülde üniversiteyi yıkılmış bulmak umuduyla geldim, ama bir şey olmamıştı. Kitaplık yağma edilmemiş, profesörlerin oturduğu salonun altı üstüne getirilmemişti ve öğrencilerin bulunduğu bina da ateşe verilmemişti. Öğrenciler acaba ne yapmış diye, merak ediyordum doğrusu. Boykota son verilip de dersler polis gözetiminde yeniden başlayınca derse ilk girenler, boykotun liderleri oldu. Hiçbir şey olmamış gibi sınıflara giriyorlar, not tutuyorlar ve yoklama yapılınca buradayım, diye yanıt veriyorlardı. Gerçekten garipti. Çünkü boykot kırılmıştı, hiç kimse sona ermesine karar vermemişti ki. Üniversite, barikatları yıksınlar diye polisin içeri girmesine izin vermişti, ama ilke olarak, eylem sürmekteydi. Boykot oylaması yapılıp başlatıldığında ateşli konuşmalar yapan ve boykota karşı çıkan öğrencileri azarlayanlar onlardı. Gidip onları buldum ve neden boykotu…

Peter Schlemihl’in Garip Hikayesi / Adelbert von Chamisso
Yabancı Edebiyat/ 27 Temmuz 2018

Peter Schlemihl’in Garip Hikayesi Peter Schlemihl’in Garip Hikayesi’nden… Sonunda yeniden kendime geldim ve artık yapacak hiçbir işimin olmadığı bu yerden ayrılmaya can attım. Önce ceplerimi altınla doldurdum, sonra kesenin kaytanlarını boynuma sıkıca bağladım ve onu koynuma sakladım, kimsenin dikkatini çekmeden parktan çıktım, caddeye ulaştım ve kentin yolunu tuttum. Düşüncelere dalmış olarak kentin kapısına doğru giderken arkamdan birinin bağırdığını duydum: “Genç efendi! Hey, genç efendi… Dinlesenize!” Dönüp baktım, yaşlı bir kadın bana sesleniyordu: “Genç efendi, dikkat edin, gölgenizi yitirmişsiniz!” “Teşekkür ederim, anacığım” diyerek bu iyi niyetli öğüdünden dolayı kendisine bir altın fırlattım ve ağaçların altına girerek yürümeye başladım. Kentin kapısında nöbetçinin: “Efendi gölgesini nereye bırakmış?” dediğini ve hemen biraz sonra da birkaç kadının: “Aman Tanrım! Zavallı adamın gölgesi yok!” diye konuştuklarını duydum. Bunlar canımı sıkmaya başladı ve ben güneşe çıkmaktan şiddetle çekinir oldum. Ancak bu, her yerde mümkün olmuyordu, örneğin şanssızlığım yüzünden tam erkek çocuklarının okuldan çıktığı saatte bir yanından öbür yanına geçmek zorunda kaldığım anacaddede… Tanrı belasını veresi kambur bir yumurcak, hâlâ gözlerimin önündedir, benim gölgemin bulunmadığını hemen fark etti, büyük bir çığlık kopararak beni bu dış mahallenin bütün edebiyatçı sokak çocuklarına haber verdi, onlar da derhal beni eleştiri yağmuruna tutup çirkefe boğmaya başladılar. “Doğru dürüst insanlar güneşe çıktıkları zaman…

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat/ 27 Temmuz 2018

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’ndan… Şehrin merkezi eski köprünün kuzeyinde kalan yarım daire şekilli meydandı. O yarım dairenin kopuk kısmı, yani dairenin diğer yarısı ırmağın güney tarafında kalıyordu. İki yarım daire kuzey meydanı ve güney meydanı diye adlandırılarak, bir çift gibi düşünülüyordu ama gerçekte, bu iki meydanı görenlerin üzerinde bıraktıkları izlenim açısından birbirine tamamen zıt denilebilecek ölçüde farklıydılar. Kuzey meydanında şehrin tüm sessizliği oraya doluyormuşçasına tuhaf, ağır bir hava hissediliyordu. Orayla karşılaştırıldığında güney meydanında hissedilebilecek hiçbir şey yoktu. Orada hâkim olan, son derece anlamsız, boşluk hissine yakın bir havaydı, o kadar. Köprünün kuzey tarafıyla karşılaştırıldığında evlerin sayısı da azdı; çiçeklikler ve taş döşeme yol da bakımsızdı. Kuzey meydanının ortasında, büyük bir saat kulesi göğü delercesine yükseliyordu. Daha doğru nitelemek gerekirse, saat kulesinden ziyade, saat kulesi havası veren bir cisim olarak ifade etmek, belki de daha doğru olur. Çünkü saatin ibreleri belirli bir noktada durmuş, saat kulesi esasında yerine getirmesi gereken işlevi çoktan bir kenara bırakmıştı. Kule dörtgen şekilliydi; her bir yüzeyi dört anayöne bakıyor, yükseldikçe inceliyordu. En tepesinde, dört yüzeyde birer saat vardı ve o sekiz ibrenin her biri 10.35’i gösterecek şekilde hiç kımıldamadan duruyordu. Kadranların hemen altındaki pencereye bakılırsa kulenin içi boştu…

1Q84 / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat/ 26 Temmuz 2018

1Q84 1Q84’ten… Aomame ayakkabısız halde dar acil durum merdivenlerinden inmeyi sürdürüyordu. Etrafı açık merdivenlerin aralıklarından rüzgâr uğultular çıkararak esiyordu. Mini eteği dardı, ama yine de, arada sırada aşağıdan gelen rüzgâr eteğini yat yelkeni gibi şişirip de, vücudunu yukarı kaldıracak gibi olunca tedirgin oluyordu. Korkuluk niyetine konmuş boruyu çıplak eliyle sıkıca kavramış, basamak basamak aşağıya doğru ilerledi. Arada sırada yüzünü kapatan saçlarını düzeltip, omzuna çaprazlama astığı çantasının yerini ayarlıyordu. Aşağıdan 246. Devlet Karayolu geçiyordu. Motor gürültüsü ve korna sesleri, arabaların güvenlik alarmlarının çınlamaları, sağcı propaganda arabasından yükselen eski marşlar, bir yerlerde duvar yıkan vinç çekici… Şehrin olabilecek her türlü gürültüsü etrafını kaplamıştı. Gürültü her yönden, çevresindeki 360 derecelik alandan üzerine yükleniyor, sonra rüzgâra kapılıp gidiyordu. Bu gürültüleri dinledikçe (pek de dinlemek istemiyordu gerçi ama kulaklarını kapatabilecek durumda da değildi) gitgide deniz tutması gibi bir hisse kapıldı. Merdivenlerden bir süre daha inince, otobana doğru yükselen düz koridoru fark etti. Aksi yönde de koridor aşağı doğru iniyordu. Etrafı açık merdivenlerin altındaki yolun karşı tarafında beş katlı bir apartman vardı. Kahverengi fayans tuğlalarla kaplı, oldukça yeni bir binaydı. Binanın ön cephesi ondan tarafa bakıyordu, ama pencereleri ya perde ya da güneşliklerle kapatılmıştı. Acaba ne tür bir mimar, Başkent Otobanı ile burun buruna bir yere…

Ölü Ruhlar / Abbas Maroufi
Yabancı Edebiyat/ 25 Temmuz 2018

Ölü Ruhlar Ölü Ruhlar’dan… Ruhsuz duman, eskiden kervansaray olan kuruyemişçiler çarşısının konik kümbetleri altından hareket ederek tarihi binanın eşiğinden dışarıya süzülüyordu. Kervansarayın sonunda oturan birkaç hamal, yağlı tenekede ağaç yakıyor ve eğer cesaret ederlerse bazen de ellerini, Üzerlerindeki battaniyenin altından çıkararak çekirdek kırıyorlardı. Hemen arkalarındaki mezara benzeyen yerde duran kişilerse kuruyemiş makinesinde ay çekirdeği kavuruyordu. Duman ve sis birbirine karışmış, kar yağışı ise o an için durmuştu. Gömeçli sobalar dahil tüm ışıklar yanıyordu. Kervansaray uzaktan sislere boğulmuş küçük bir köyü andırıyordu. Kuruyemişçiler çarşısının orta kısmına yakın “Muteber Kuruyemişçilik’’ dükkanında iki adam oturmuş, masa üzerindeki sobanın sıcaklığıyla ısınmaya çalışıyordu. Masanın arkasında “Orhan Orhani” vardı, hemen yanında ise “Bekçi Ayaz” oturuyordu. Her Perşembe dükkana gelen Bekçi Ayaz içeride bulduğu en büyük sandalyenin üzerine oturur, ayaklarını da küçük taburenin üzerine atardı. Yaz kış demeden sürekli alnına düşen terleri silerdi. Oturmak için cüssesine uygun bir sandalye bulamayacak olsa koca bir çekirdek çuvalının üzerine adeta çökerdi. “Bu koca gövdemle şu küçücük sandalyeye nasıl sığarım canım?” derdi sürekli. İsterse, tüm o saygınlığına rağmen babayı bile rahatça iki parmağıyla kaldırıp tavandan sarkan çengellere asabilirdi. İri, tombulca bir yüzü vardı. Kafası ise yüzünün aksine biraz daha minyon görünümlüydü. Sol yanağı üzerinde çukurlaşmış duran yara onun da yüzünü diğerlerininki…

Kozmik Haydutlar / A.C. Weisbecker
Yabancı Edebiyat/ 25 Temmuz 2018

Kozmik Haydutlar Kozmik Haydutlar’dan… En azından hava güzeldi, gerçi hava her zaman güzel oluyordu. 28 derece, Kuzeydoğudan saatte 15 ila 20 deniz mili hızla esen alize rüzgârı, güneşin asla önüne geçmeyen birkaç küme bulut. Yer Britanya Batı Hint Adaları’ndaki Antigua’ydı, ne günlerdi. Yani. Arkadaşlarım ve gemi yoldaşlarım Robert ve Jim İngiliz Limanı Admiral’s Inn’de oturmuş Mount Gay romunun üçüncü şişesiyle meşgulken Kolombiya’ya yaptığımız son deniz yolculuğunda ters giden şeyin ne olduğunu bulmaya çalışıyorduk. Teknemizi ve 5.000 kiloluk esrarı kaybetmekle sonuçlanan bir yolculuktu. Ara sıra bizimle çalışmış, oralı biri olan Cap oturup romdan koca bir yudumu mideye indirdi. Güneş gözlüklerimi ayarlayıp Loopie’nin yirmi beş metrelik trimaran Trick’e doğru kürek çekişini seyrettim. Bu tekne İsveçli sarhoş bir mürettebatla daha yeni gayri resmi bir transatlantik hız rekoru kırmıştı. Yeni rekor hâlâ geçerli fakat teknedeki hiç kimse hangi adaya vurduklarını anlayacak kadar ayık kalmıyordu. Hedefleri Barbados’muş, birkaç mil güneyde. Loopie’nin birkaç yıl öncesinde Contrabandista (kaçakçı) kariyerini bıraktığını hatırlıyorum. Bir yandan kız arkadaşına el sallamaya çalışırken bir yandan da yelkeni kaldırayım derken ana çördek vincinin koluyla kafasını yardığında daha limandaydık. “Ayy, mon, ayy, mon,” dedi bilincini yitirmeden. Uzun yolculuk ona göre değildi, biz de onu yakıt iskelesinin üzerine attık, ön yelkeni açtık ve şalopayı José…