Charles Bukowski’nin Kızıl’ı / Pamela Wood
Yabancı Edebiyat/ 28 Temmuz 2020

Charles Bukowski’nin Kızıl’ı Charles Bukowski’nin Kızıl’ı’ndan… Bir anda akla esen bir şey olarak başladı. Öyle de bitecekti. İkisinin arasında Charles Bukowski ile neredeyse iki yıl geçirdim ve kendimi yazılarında hem kutsanmış hem de cezalandırılmış buldum. Beni esin kaynağı ve eksik parçası olarak yüceltecekti. Bana duyduğu sevgiyi ve tutkuyu kanıtlayan öyküler ve şiirler yazdı, içlerinde bana şükran şarkısı olarak yazılmış Kızıl adındaki aşk şiirleri kitabı da vardı. Daha sonra beni acımasızca kaypak, kötü ve duygusuz olmakla eleştirecekti. 1975 yılının 10 Kasım’ıydı. Los Angeles’te harikulade bir sonbahar akşamıydı ve büyük kısmını arkadaşım Georgia ile bir bardan ötekine giderek geçirmiştim. Georgia’nın otuz ikinci yaş günüydü ve Hollywood’daki bütün barları uğrayarak Bukowski tarzında kutlamak istiyordu: İki asi ve eğlenmeyi seven serkeş, eğlence düşkünü, liseli kız giyimli hatun en berbat barlara takılarak kentin doğusundan başlamış batıya doğru ilerliyorduk. Haz peşinde koşmak iyi becerdiğim ender şeylerden biriydi. Yirmi üç yaşındaydım ve daha iyi bir yaşam seçeneğinden yoksun olarak bir barda garsonluk yapıyordum. Tek başıma büyütmek zorunda olduğum altı yaşında bir kız çocuğu ile eğitimime devam edecek zamanı ve parayı bulmam olanaksızdı. O dönemdeki gençlerin çoğu gibi yitiktim ve akıntıya kapılmış gidiyordum, fakat beni heyecanlı bir şeylerin beklediğine dair umudumu hiçbir zaman kaybetmemiştim. Bunun ne olduğunu ya…

Beşinci Çocuk / Doris Lessing
Yabancı Edebiyat/ 28 Temmuz 2020

Beşinci Çocuk Beşinci Çocuk’tan… Harriet ile David pek de isteyerek gitmedikleri bir ofis partisinde tanıştılar ve bunun eskiden beri bekleyip durdukları şey olduğunu ikisi de hemen anladı. Tutucu, demode, hatta çağın gerisinde kalmış, pısırık, müşkülpesent insanlar… Onları herkes böyle tanımlardı ama onlara yakıştırılan ve sevecen olmayan sıfatların sayısı zaten belirsizdi. Onlarsa kendilerine ilişkin, inatla benimsedikleri bir görüşü savunurlardı ki bu, sıradan kişiler oldukları, böyle olmaya da hak taşıdıkları inancıydı; duygusal yönden titiz, perhizkar olmalarını,’sırf bu niteliklerin modası geçti diye eleştirmeye kimsenin hakkı olmamalıydı. Bu ünlü ofis partisinde, yılın üç yüz altmış beş günü yönetim kurulunu barındıran uzun, süslü, ağırbaşlı bir odaya yaklaşık iki yüz kişi doluşmuştu. Hepsi de bina yapımıyla uğraşan üç ortak şirketin yıl sonu partisi bir arada veriliyordu. Çok gürültü vardı. Çoğunluk dans ediyordu, yer darlığından bir araya sıkışmış, oldukları yerde hoplayan, görünmez bir pikaba konmuş gibi kendi çevrelerinde dönüp duran çiftler. Kadınlar giyimli kuşamlıydılar, dramatik, çarpıcı ve tuhaf, rengarenk: Bana bakın! Bana bakın! Kimi erkekler de çevrenin dikkatinden aynı ölçüde pay ister gibiydi. Dans etmeyen az sayıdaki kişi duvar diplerine sokulmuş duruyordu. Harriet’le David de bunların arasındaydılar, tek başlarına, ayakta, ellerinde birer bardak – gözlemciler. İkisi de dans edenlerin yüzlerindeki çarpılmayı -kadınlarınki erkeklerden çok, ama erkeklerinki de…

Alfred ile Emily / Doris Lessing
Yabancı Edebiyat/ 27 Temmuz 2020

Alfred ile Emily Alfred ile Emily’den… Royal Free Hastanesinde. Artık evde kalamazdı: Resmen kapı dışarı edilmişti. Ona, “Eşiğimi bir daha aşındırma,” denmişti. Şimdi bu cümleyi yinelemek, belli bir doygunluk sağlıyordu, sözcükleri tekrarlarken babasını, John McVeagh’ı dilinde yuvarlayıp dışarıya tükürüyor, onunla ilişiğini kesiyordu sanki. “Dediğine göre, kendimi artık onun kızı saymamalıymışım,” diye ekledi, öfkeyle, çaresizlikle; yaşlar gözlerinden boşanıverdi. “Canım benim,” dedi Bayan Lane; kolunu Emily’nin omzuna doladı, ateş basmış, ıslanmış yanağından öptü. “Ne dediği hiç önemli değil. Sen onun kızısın ve bu gerçeği hiçbir şey, hiç kimse değiştiremez.” Kriket sahasından alkışlar yükseldi. Yakışıklı delikanlı oyun dışı kalmıştı, ama anlaşılan rezil rüsva olacak şekilde değil, çünkü seyircilerin arasına dönerken, onu alkışlayanlar oldu. Az önce onu seyretmekte olan annesinin çekip gitmiş olduğunu görünce, hiç şaşırmadı. Emily’nin başının üstünden o yana bakınca, Bayan Tayler’ın, bu kibarlıktan nasibini almamış kadının gittiğini Bayan Lane de gördü. Alfred yanına gelince, Bayan Lane Emily’yi bıraktı, annesinin yokluğunu telafi etmeye çalışırcasına delikanlıyı kucakladı. “Öyle başarılıydın ki,” dedi. “Bravo, Alfred.” Alfred duraksadı, adını bilmediği kızın ağladığını görmüştü, kendini az uzaktaki iskemleye bıraktı. “Ah, canım,” dedi müşfik Bayan Lane yeniden Emily’ ye sarılırken. “Ah, canım, canım. Keşke anlayabilseydim.” Alfred kriket maçını izliyordu, ama başını Bayan Lane’in omzuna bırakmış olan kızın söylediklerini…

Koku / Patrick Süskind
Yabancı Edebiyat/ 9 Temmuz 2020

Koku Koku’dan… “Ha, şunu desene,” dedi Terrier, rahatlamış gibiydi, “şimdi anladım: Yani gene para meselesi.” “Hayır!” dedi kadın. “Evet! Hep paradır mesele. Bu kapı ne zaman vurulsa, para için vurulur. Hep dilemişimdir, ne olur bir kere de kapıyı açınca başka bir niyetle gelmiş biri çıksa karşıma. Düşünüp de ufak bir armağan getiren biri örneğin. Hani azıcık yemiş ya da birkaç fındık fıstık, getirecek şey mi yok şu güz vakti. Belki de birkaç sap çiçek. Ya da biri sırf öyle uğrayıp bir candan ‘Tanrı’nın selamı, Peder Terrier, güzel bir gün dilerim size!’ diyecek olsa. Ama o günü göremeyeceğim galiba. Dilenci değilse satıcıdır, satıcı değilse zanaatkar, sadaka istemiyorsa çıkardığı hesabı verir insanın eline. Hele sokağa hiç mi hiç çıkamaz oldum. Çıkarsam daha üç adım atmadan çevremi para isteyen birileri sarıyor.” “Ben onlardan değilim,” dedi sütanne. “Ama şunu aklına koy: Sen bu kilisenin semtinde tek sütanne değilsin. Yüzlerce birinci sınıf analık var, hepsi de yarış ederler böyle şirin bir bebeği haftada üç franka emzirmek, çorbalar, ezmeler ya da başka gıdalarla doyurmak için…” “O zaman onlardan birine verin!” “… Öte yandan, bir çocuğu öyle oradan oraya itip kakmak da iyi değildir. Bakalım başkasının sütü ona seninki gibi yarayacak mı? Senin göğsünün kokusuna alışmıştır çocuk,…

Güvercin / Patrick Süskind
Yabancı Edebiyat/ 9 Temmuz 2020

Güvercin Güvercin’den… Bir gün içinde hayatını allak bullak eden o güvercin işi başına geldiğinde Jonathan Noel ellisini aşmış bulunuyordu, yetkin bir olaysızlık içinde geçen rahat yirmi yıllık bir süreyi gerisinde bırakmıştı ve daha karşısına, günün birinde gelecek olan ölümden başka, temel nitelikte herhangi bir şey çıkabileceği aklının ucundan bile geçmezdi. Bundan da çok hoşnuttu. Çünkü olayları sevmezdi, hele insanın iç dengesini sarsan, dış yaşam düzeniniyse karmakarışık eden olaylardan bayağı nefret ederdi. Böyle olayların çoğu Allah’a şükür çok gerilerde, çocukluk ve gençlik yıllarının loşluğunda kalmıştı, bunları hatırlamayı hiç mi hiç sevmezdi, hatırlayacak olursa da derin bir rahatsızlık duyardı: Örneğin Charenton’da bir öğle sonrası, 1942 Haziranında, balık tutmaktan eve döndüğü sıra -fırtına çıkmıştı o gün, yağmur yağmıştı, uzun süren bir sıcağın ardından, eve dönerken pabuçlarını çıkarmıştı, çıplak ayaklarıyla sıcak, ıslak asfaltta yürümüş, su birikintilerine dalmıştı…- evet, balık tutmaktan eve dönmüş, mutfağa koşmuştu, annesini orada yemek pişirirken bulacağını düşünerek, ama kadın orada değildi artık, yalnız önlüğüydü olan, sandalyenin arkalığına asılı. Annen gitti, demişti babası, uzun bir süre için yolculuğa çıkması gerekti. Götürdüler, demişti komşular, önce Velodrome drive’e1 götürdüler, sonra Drancy’deki kampa, sonra da doğuya yolculuk, oradansa kimse gelmez bir daha. Jonathan bu olaydan hiçbir şey anlamamıştı, hepten kafasını karıştırmıştı olay, birkaç gün sonraysa…

Ölüm Denizaltıları / David Mason
Yabancı Edebiyat/ 28 Haziran 2020

Ölüm Denizaltıları Ölüm Denizaltıları’ndan… 1918 yılının 4 Ekim günü sabahın erken saatlerinde, Akdeniz deki bir denizaltı sıkı muhafaza altında seyrederken bir konvoya hücum ettiği sırada, birdenbire kontrolden çıkarak, kurşun gibi dibe doğru dalmaya başladı. Kritik bir mesafe olan 70 metreye, sonra da 100 metreye kadar indi ve artan şiddetli tazyik sonucunda yedek hava tanklarından iki tanesi patladı. Mürettebatını boş yere telef olmaktan kurtarmak için komutan, düşmanı imha etmek ile ilgili planlarını bir tarafa bırakarak, diğer bütün tanklara hava basılmasını emretti ve makineleri tam yol tornistana geçirdikten sonra dalışı durdurdu. Denizaltı, yolunu derhal değiştirerek, tanklarındaki tazyikli havanın tesiriyle derinliklerden kopup, İngiliz kruvazörüyle refakat muhriplerinin ortasına bir şampanya şişesinin mantarı gibi fırladı. Savaş gemilerinden açılan ateşin yarattığı rahnelerden su almaya başlayan denizaltı; tazyikli hava tanklarının boşalmış olması dolayısıyla tekrar dalma imkânına sahip olmadığından, komutanın gemiyi terk etmekten başka çaresi kalmamıştı. Tekne batarken, çarkçıbaşıyla mürettebatın altısı da beraber gitti, diğerleri ise bir destroyer tarafından kurtarılarak Malta Adası‘na getirildiler. Denizaltı komutanı için şimdi; İngiliz esir kamplarında, denizaltı muharebesinin geleceği hakkında etraflıca düşüncelere dalabileceği uzun bir esaret devresi başlıyordu; ki bu düşünceleri sonradan mükemmelen uyguladı. Serbest bırakıldıktan sonra denizaltıların; Alman Deniz Kuvvetleri’nin bir unsurunu teşkil edeceğine dair âmirlerinin verdiği söz üzerine yeniden hizmete girdi ve…

Maldoror’un Sarkıları / Comte de Lautreamont
Yabancı Edebiyat/ 15 Mayıs 2020

Maldoror’un Sarkıları Maldoror’un Sarkıları’ndan… Ateşböceği seslendi: “Hey sen! Bir taş al ve öldür onu.” —Niçin? diye sordum ona. Ateşböceği bana: “Kendine dikkat et,” dedi; “güçsüz olan sensin, güçlü olan benim çünkü. Fuhuştur bu kadının adı.” Gözlerimde yaşlar, yüreğimde öfke, bilinmez bir gücün doğduğunu duyumsadım içimde. Kocaman bir taş aldım yerden; güçlükle göğsüme kadar kaldırdım; ve omzuma aldım taşı sonra. Bir dağı doruğuna kadar tırmandım: Oradan ezdim ateşböceğini. İnsan boyunda bir çukura gömüldü toprakta başı; altı kilise boyu yüksekliğe sıçradı taş. Sonra gidip bir göle düştü, bir anda, döne döne, uçsuz bucaksız, ters bir koni oyarak çekildi gölün suları. Ortalık duruldu; parıldamadı artık kan ışık. “Yazık! Yazık!” diye haykırdı çıplak ve güzel kadın; “ne yaptın böyle?” — Ben seni yeğliyorum, dedim ona, çünkü acırım mutsuzlara. Sonsuz tüze yarattıysa seni, suç senin değil. Yanıtladı beni: “Bir gün,” dedi, “hakkımı teslim edecek insanlar. Söyleyecek başka sözüm yok. Bırak da gideyim, sonsuz acımı derinliklerine gömeyim denizin. Bir sen varsın hor görmeyen beni, bir de bu karanlık uçurumlarda kaynaşan iğrenç canavarlar. İyisin sen. Elveda beni sevmiş olan sana!” —Elveda! dedim ona, tekrar elveda! Hep seveceğim seni… Bugünden tezi yok terk ediyorum erdemi. İşte bu nedenle, ey insanlar, kış yelinin denizin üzerinde ve kıyılarda ya da…

Nibelung’lar Destanı / Anonim
Yabancı Edebiyat/ 12 Mayıs 2020

Nibelung’lar Destanı Nibelung’lar Destanı’ndan… Elimizdeki metin, 1200’lü yılların ürünüdür. Ama elbette ki bunu üreten ozan, çağdaşımız bir romancı, öykücü, türkü sözü yazarı vb. işlevinde olmadı; bize ulaşan Das Nibelungenlied, tıpkı İlyada gibi, nice ozanın eklemeleriyle yüzyıllar boyunca gelişen bir destan anlatımının kendi çağında var olan malzemesini işleyen, zenginleştiren bir âhir zaman ozanının ürünü oldu. Das Nibelungenlied’in gerek birinci gerek ikinci parçasının “müsveddesi” denebilecek destanların metinleri, çeşitli el yazmalarının gösterdiği bazı farklılıklarla, bize ulaşmıştır. Diğer yandan, nasıl İlyada, kendisinin üretildiği ve Bey konaklarında saz eşliğinde “teganni edildiği” çağda, o konaklarda yaşayan insanların tümünün bildiği bir destanlar sistemi içinde belli bir olayın (Troia Savaşı’nın) küçücük bir bölümünü anlatıyorsa, ortaçağ Germen dünyasının da hayli ayrıntılı, birbirine geçmiş bir destanlar sistemi vardı. Bazı destan kişileri, okuyacağınız çeviriye eklediğim açıklama dipnotlarında göreceğiniz üzere, o sistemin çeşitli parçalarında boy gösteriyorlardı, bu arada Nibelung’lar Destanı’nda da boy gösteriyorlardı. Bunun yadırganacak yanı ilke olarak yok ama, hiç de yok değil; gerçekten, o kişilerin kiminde de köken yönünden tarihsel gerçeklik vardı ve destanda yansımasını gördüğümüz kişilerin tarihteki gerçekleri, ayrı ayrı birtakım dönemlerde yaşamışlardı. Örneğin, Nibelung’lar Destanı ikinci parçasının eni konu önemli kişilerinden Verona’lı Dietrich Han’ın kökeni, İtalya’da 493-526 arasında egemenlik sürmüş Ostrogot Kralı Büyük Theoderich’tir ki, görüldüğü üzere bu…

Japon Masalları / Anonim
Yabancı Edebiyat/ 12 Mayıs 2020

Japon Masalları Japon Masalları’ndan… Eskiden, köyün dışındaki bir kulübecikte bir dede ile bir nine yaşarmış. Dede her sabah ormana gider, nine de evde kendi işine gücüne bakarmış. İkisi de çalışkanmış ve huzur içinde yaşarmış. Kuşkusuz, büyük bir üzüntüleri olmasaymış, daha memnun ve mutlu olurlarmış; çocukları olmamış ve yaşlılık günlerinde yapayalnız kalmışlar. Nine küçük avlusunu süpürürken sık sık “Ah, şimdi küçük bir oğlan ya da kız şuracıkta oynasaydı, ne hoş olurdu!” diye düşünürmüş. Dede de sırtında çalı çırpı yüküyle ormandan döndüğü zaman, küçük bir oğlanın kendisini karşıladığını ve sevgiyle kucakladığını düşlermiş. Ama bir düş yalnızca bir düştür. Çocuksuz, neşesiz bir yaşam içinde yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün, nine her zamanki gibi dedenin azığını hazırlamış; o ormana gidince çamaşırları toplayıp yakındaki derede yıkamaya gitmiş. Yıkamış, durulamış ve ancak sırtı dayanamayacak kadar ağrıyınca başını işinden kaldırmış. “Gerinip biraz dinlenmeliyim,” demiş nine ve ayağa kalkmış. “Orada suyun üstünde yüzen şey de ne!” diye şaşırmış birden ve daha iyi görmek için elleriyle gözlerini korumuş; iri, kırmızı bir şeftali ağır ağır kıyıya yaklaşıyormuş. “Gerçekten şeftali mi! Bu kadar iri olur mu! Üstelik şeftali mevsimi de değil!” diye düşünmüş nine. Çabucak bir sopa almış ve akıp gitmeden şeftaliyi kıyıya çekmiş. Öyle bir koku yormuş ki başını döndürmüş. “Kokusu…

Tepedeki Ev / Cesare Pavese
Yabancı Edebiyat/ 11 Mayıs 2020

Tepedeki Ev Tepedeki Ev’den… Eski günlerde bile, hani deniz, orman der gibi, tepe denirdi. Akşamları kararan kentten oraya dönerdim ve tepe benim için yalnızca bir yer değil, nesnelerin bir görünüm biçimi, bir yaşama tarzıydı. Sözgelimi o tepelerle, çocukluğumda oynadığım, şimdi de yaşadığım bu tepeler arasında bir ayrım görmüyordum: Her zaman nereye varacağı belli olmayan, yılankavi bir toprak parçasıydı, kimi yeri ekili, kimi yeriyse yabanıl; karşıma kimi yollar çıkardı, kimi mandıralar, kimi uçurumlar. Sanki gece alarmlarının dehşetinden kaçarmışçasına, akşam oldu mu ben de tırmanıyordum; yollar karınca gibi insan kaynıyordu, zavallı insancıklar şiltelerini bisikletlerine ya da sırtlarına yükleyip kırlarda uyumak için toplaşırlardı: Konuşurlar, tartışırlar, sevgi ve inançla kaynaşıp eğlenirlerdi. Yokuşa sardın mıydı herkes başlardı tutuklu kentten, geceden, yakındaki korkulardan söz etmeye. Uzun zamandan beri yukarıda yaşayan ben, onların yavaş yavaş saptıklarını, seyreldiklerini görür, sonra da bir an gelir ve artık çalıların ve çitlerin arasından tek başıma tırmanmaya başlardım. İşte o zaman yürürken dikerdim kulaklarımı, gözlerimi tanıdık ağaçlara çevirirdim, toprağı ve her şeyi derin derin koklardım. Hüzünlerim yoktu, biliyordum ki gece bütün kent alev alev yanabilir, insanlar ölebilirdi. Ne var ki uçurumlar, kırlar ve patikalar her zamanki gibi ve dingin bir sabaha uyanacaklardı. Meyve bahçelerine açılan pencereden ben gene sabahı görecektim. Bir yatağın…

Plaj / Cesare Pavese
Yabancı Edebiyat/ 10 Mayıs 2020

Plaj Plaj’dan… Dostum Doro’yla evinde konuğu olmam konusunda uzunca bir süre önce sözleşmiştik. Doro’yu çok severdim ve evlenerek Cenova’da yerleşmek üzere yola çıktığında neredeyse cinnet geçirecektim. Evlilik törenine katılmayı reddettiğimi belirten mektubuma karşılık aldığım cevapta, fazla abartmadan, yürekli bir biçimde “Eğer para insanı karısının sevdiği bir şehirde yerleşmeye zorunlu kılmazsa, neye zorunlu kılabilir peki?” diyordu. Bu yazışmanın üzerinden bir süne geçtikten sonra güneşli ve güzel bir günde Cenova’ya uğrayıp kapılarımı çalmış ve Doro ile barışmıştım. Karısı oldukça sempatikti, hoş bir tavırla kendisini Clelia diye çağırmamı belirttiği andaki hali hâlâ gözlerimin önündedir. Beni, Doro ile baş başa bırakmıştı ve bu yapması gereken en doğru davranıştı. Akşama doğru, dışarı çıkmadan önce yeniden ortalıkta göründüğü zaman ise büyüleyici bir kadın oluvermişti. Eğer ben, ben olmasaydım yarattığı büyüye kapılarak elini öpebilirdim. O yıl pek çok kez Cenova’ya uğradım ve kapılarını pek çok kez çaldım. Onları yalnız bulduğum anlar çok seyrekti. Doro sıkıntılı tavrına karşın, karısının çevresine oldukça iyi bir uyum sağlamıştı. Ya da doğruyu söylemek gerekirse, karısının çevresi onun iç dünyasında kabul görmüştü ve onlardan gelen her şeyi kabul etmeye hazırdı. Doro bir aldırmazlık içindeydi, sevgisinin getirdiği bir aldırmazlık belki. Arada bir trene atladıkları gibi yolculuğa çıkarlardı. Bu bende, aralıklı bir balayı yolculuğu izlenimi…

Güzel Yaz / Cesare Pavese
Yabancı Edebiyat/ 9 Mayıs 2020

Güzel Yaz Güzel Yaz’dan… Amelia’nın başka türlü bir yaşam sürdürdüğü bilinirdi hiç olmazsa. Onun erkek kardeşi teknisyendi, ama o, arada sırada, o yaz akşamlarında ortaya çıkıyordu. Amelia pek kimsede güven uyandırmıyordu, herkesle gülüp eğleniyordu, çünkü on dokuz yirmi yaşlarına gelmişti. Ginia, onun boyunu bosunu pek beğenirdi, çünkü bacaklarında ince çoraplar gerçekten pek de hoş duruyordu. Ne var ki mayoyla bakıldığında Amelia’nın kalçaları oldukça genişti ve yüz çizgileri bir atınkini anımsatıyordu. Bir gece Ginia, onun giysisini incelerken, “İşsizim,” dedi ona, “bu yüzden bütün gün giysi modellerine kafa yorabiliyorum. Senin gibi terzi yanında çalışırken giysi biçmeyi öğrenmiştim. Ya sen, biliyor musun biçki yapmayı?” Ginia, işin hoş yanının giysiyi diktirmek olduğunu düşünürdü, ama bunu ona söylemedi. O akşam birlikte bir tur attılar, Ginia hiç uykusu olmadığından ve yatmayı düşünmediğinden ona evine dek eşlik etti. Yağmur yağdığından asfalt ve ağaçlar yıkanmışlardı: İnsan, yüzünde bir serinlik hissediyordu. “Gezmeyi seviyorsun,” diyordu Amelia ona, gülerek. “Ya kardeşin Severino ne diyor buna?” “Severino bu saatte çalışıyor. Bütün sokak lambalarını o yakıyor ve kontrol ediyor.” “Demek âşık çiftlere o ışık tutuyor. Nasıl giyiniyor peki? Lambacı giysisi mi?” “Hayır, tabii ki değil.” dedi Ginia gülerek, “O merkezde sigortaları kontrol ediyor. Geceyi bir makinenin karşısında geçiriyor.” “Siz yalnız mı yaşıyorsunuz? Sana…

İnez’in Sezgisi / Carlos Fuentes
Yabancı Edebiyat/ 1 Nisan 2020

İnez’in Sezgisi İnez’in Sezgisi’nden… Uzun zamandır Maestro’nun yaşlı zihninde dönüp duran bir cümleydi bu. Yazmaya cesaret edemedi. Cümleyi bir kâğıdın üzerine aktarmanın uğursuz sonuçlar doğurmasından korkuyordu. Bundan sonra söyleyecek söz kalmayacaktı çünkü: Ne ölüm bilirdi ölümün ne olduğunu ne de canlılar. Sözel bir hayalet gibi,peşinde dolaşan bu cümle hem yeterliydi hem de yetersiz. Bir daha hiçbir şey söylememe pahasına her şeyi söyleyen bir cümleydi bu. Üstadı sessizliğe mahkûm etmişti. Yaşamını müziğe, Korsikalı kaba askerin kaba tanımlamasınca ‘gürültülerin en az rahatsız edenine’ adayan Maestro sessizlik hakkında ne söyleyebilirdi ki; sahi kimdi o asker, Bonaparte mı? Yaşlı Maestro gözünü belli bir cisme dikerek saatler geçirirdi. Bir şey çalarsa marazi düşüncelerinin dağılacağından, nesnelere yapışacağından çekiniyordu sanki. Müzikle nesnenin yerini değiştirmenin bedelinin ne kadar yüksek olduğunu keşfetmişti. Müzik ve ölüm onu (ya da birbirlerini) yaşlı bir adam gibi ve yaşlı bir adam olarak tanımlıyorlarsa, belleğinin bir nesneye tutunması da çaresiz ona, doksan üç yaşındaki bu adama yer çekimi, özgül ağırlık kazandıracaktı. O ve nesnesi. O ve ele gelen, kesin, görünen, değişmez bir biçimi olan cisim. Bu cisim bir mühürdü. Arma ve nişanların üzerindeki bal mumu, metal ya da kurşun daire değil, kristal bir mühür. Kusursuz bir küre ve kusursuz biçimde bütün. Bir belgeyi, bir…

Zahir / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Zahir Zahir’den… Özgürüm, hapishaneden çıktım, karım gizemli bir biçimde ortadan kayboldu, belirli bir çalışma saatim yok, yeni insanlarla tanışırken zorlanmam, zenginim, ünlüyüm ve eğer Esther gerçekten beni terk ettiyse, onun yerini tutacak birini eninde sonunda bulurum. Özgürüm, bağımsızım. Ama özgürlük nedir? Yaşamımın büyük bölümünü şunun ya da bunun tutsağı olarak geçirdim, dolayısıyla kelimenin ne anlama geldiğini biliyordum. Çocukluğumdan beri en değerli varlığım, özgürlüğüm için savaştım. Yazar değil, mühendis olmamı isteyen ailemle kavga ettim. Acımasız şakalarıyla beni alaylarının hedefi haline getiren okuldaki diğer çocuklarla kavga ettim, sadece benim burnumdan onlarınkinden daha fazla kan aktığında, ya da annemden yüzümdeki yara izlerini saklamak zorunda kaldığım çünkü sorunlarımı çözmek benim isimdi, onun değil öğleden sonraları, acaba gözyaşlarına boğulmadan dayak yiyebildiğimi onlara kanıtlayabildim mi? Hayatımı devam ettirebilecek bir iş bulmak için kavga ettim. Bir nalbur dükkânında dağıtım elemanı oldum, böylece ailemin şantajlarımdaki o kara cümleden de kurtulmuş olacaktım: “Sana para vereceğiz, ama sen de şunları, şunları yapmalısın…” Büyüme çağında her ne kadar başarıyla sonuçlanmadıysa da âşık olduğum kız için kavga ettim, o da beni seviyordu; sonunda beni terk etti çünkü ailesi benim bir geleceğim olmadığı konusunda onu ikna etti. İkinci işim olan gazetecilik dünyasındaki düşmanca tavırla savaştım. İlk patronum beni üç saat boyunca bekletmiş ve…

Simyacı / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Simyacı Simyacı’dan… Delikanlının adı Santiago idi. Sürüsüyle birlikte eski, terk edilmiş kilisenin önüne geldiğinde güneş batmak üzereydi. Kilisenin çatısı çoktandır çökmüş, bir zamanlar ayin eşyalarının konulduğu yerde kocaman bir firavuninciri büyümüştü. Delikanlı geceyi burada geçirmeye karar verdi. Bütün koyunlarını yıkık kapıdan içeri soktu. Koyunların, geceleyin kaçmalarına engel olacak şekilde, kapıya birkaç tahta koydu. Bu bölgede kurt falan yoktu, ama bir keresinde bir kaçak koyunu bulmak için, ertesi gün bütün gün dolaşmak zorunda kalmıştı. Yamçısını yere yayıp üzerine uzandı, okuyup bitirdiği kitabı da yastık olarak başının altına koydu. Uykuya dalmadan önce, artık daha kalın kitaplar okuması gerektiğini düşündü: Okunmaları daha uzun sürer, geceleyin de daha rahat yastık olurlardı. Uyandığında ortalık hâlâ karanlıktı. Yukarıya baktı, yarı yarıya yıkılmış çatının arasından parıldayan yıldızları gördü. “Biraz daha uyusaydım,” diye düşündü. Bir hafta önceki düşü tekrar görmüş, gene sonunu getiremeden uyanmıştı. Kalktı, bir yudum şarap içti. Sonra değneğini eline alıp hâlâ uyumakta olan koyunları uyandırmaya başladı. Hayvanların çoğunun tıpkı kendisi gibi uykudan hemen sıyrılıp uyandıklarını fark etti. Sanki gizemli bir güç, iki yıldır, yiyecek ve su peşinde kendisiyle birlikte bütün ülkeyi dolaşıp duran koyunların yaşamına bağlamıştı yaşamını. “Bana öylesine alıştılar ki, saat düzenimi biliyorlar,” dedi kendi kendine alçak sesle. “Bir an daldıktan sonra, tersi de…

On Bir Dakika / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

On Bir Dakika On Bir Dakika’dan… Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, Maria adında bir fahişe varmış. Durun bir dakika. ‘Bir varmış bir yokmuş’, çocuk masallarının başına çok yakışır sahiden de, oysa ‘fahişe’ yetişkinlere özgü bir sözcük. Bir öykü, böylesi açık bir çelişkiyle nasıl başlatılabilir? Her neyse, mademki ömrümüzün her anında bir ayağımız peri masallarında, öbürüyse uçurumda, bırakalım bu öykü de böyle başlasın. Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar Maria adında bir fahişe varmış. Bütün fahişeler gibi, o da doğduğunda bakire ve masumdu, genç kızlığında hayatının erkeğine (zengin, yakışıklı ve akıllı biri olacaktı bu) rastlamayı, onunla (telli duvaklı) evlenmeyi, (ileride büyük adam olacak) iki çocuk yapmayı, (denize bakan) güzel bir evde yaşamayı hayal etti. Babası esnaf, annesi terziydi. Brezilya’nın kuzeydoğusunda bulunan, yaşadığı kentte tek bir sinema, tek bir gece kulübü ve tek bir banka şubesi vardı; işte bu nedenle Maria beyaz atlı prensinin ansızın ortaya çıkıp yüreğini çalacağı ve kendisinin de onunla birlikte dünyayı keşfe çıkacağı günü bekler dururdu. Beyaz atlı prens bir türlü gelmediğinden, Maria’nın payına sadece hayal etmek kalıyordu. Aşkı ilk kez on bir yaşındayken, yürüyerek ilkokula gittiği günlerde tattı. Okulun açıldığı gün, yolda yalnız olmadığını anladı: İki adım ötesinde, o civarda oturan ve onunla aynı saatlerde okula…

Kazanan Yalnızdır / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Kazanan Yalnızdır Kazanan Yalnızdır’dan… Beretta Px4, cep telefonundan biraz daha büyük, yaklaşık 700 gram ağırlığında ve on atış yapabilen derli toplu bir tabancadır. Küçük ve hafiftir, cepte taşındığında fark edilmez; düşük kalibreli olmasının en büyük üstünlüğü, merminin kurbanın vücudunu delip geçmek yerine kemikleri parçalaması ve yoluna çıkan her şeyi paramparça etmesidir. Hiç kuşku yok ki, bu kalibrede bir tabancayla vurulduktan sonra hayatta kalma olasılığı oldukça yüksektir; hiçbir yaşamsal damarın zarar görmediği, dahası kurbanın karşı koyup saldırganın silahını elinden almayı başardığı binlerce vaka vardır. Gel gör ki, silahı ateşleyen kişi yeterince deneyimliyse, kurbanını en kısa yoldan -iki gözünün ortasına ya da kalbine nişan alarak- ya da yavaş yavaş -namluyu belirli bir açıdan kaburgalara yaklaştırıp tetiği çekerek- öldürmeyi seçebilir. Vurulan kişi ölümcül bir yara aldığını bir süre anlayamaz ve karşı koymaya, kaçmaya ya da yardım istemeye çalışır. Bunun en büyük yararı, pek az dış kanaması olan kurbanın gücünü yavaş yavaş yitirip başına geleni tam olarak anlayamadan yere yığılırken, kendisini vuranın yüzünü görebilecek kadar vakit bulmasıdır. Beretta Px4, uzmanların gözünde ideal bir silah olmaktan çok uzaktır. İlk James Bond filminde, İngiliz Gizli Servisinden bir ajan, Bond’a, “Şık ve hafif, ama bir kadının çantasında dursun diye. Hiçbir durdurucu gücü yok,” der ve eski tabancasını…

Aldatmak / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Aldatmak Aldatmak’tan… Her sabah “yeni bir gün” dedikleri şeye açtığım gözlerimi gerisingeri kapamak, yatağımdan hiç çıkmamak istiyorum. Ama mecburum. Harika bir kocam var, bana sırılsıklam âşık, saygın bir yatırım bankasının sahibi ve her sene -kendisi istemese de- Bilan dergisi tarafından İsviçre’nin en zengin üç yüz kişisi arasında gösteriliyor. İki oğlum (arkadaşlarımın tabiriyle) benim “yaşama sebebim”. Sabahları erkenden kahvaltılarını hazırlayıp onları evden beş dakika yürüme mesafesindeki okullarına götürmeliyim; okulları tam gün olduğundan çalışmaya ve kendime zaman ayırmaya fırsat bulabiliyorum. Okuldan sonra, kocam ve ben eve dönene kadar, onlara Filipinli bir dadı bakıyor. İşimi seviyorum. Yaşadığımız şehir Cenevre’deki hemen her sokağın köşesinden satın alınabilecek saygın bir gazetede muhabirlik yapıyorum. Senede bir kez ailemle birlikte seyahate çıkıyorum, çoğunlukla enfes kumsallara sahip cennet misali yerlere; kendimizi olduğumuzdan daha zengin ve ayrıcalıklı hissetmemizi, yaşamın bize bahşettiği nimetlere ziyadesiyle şükretmemizi sağlayacak kadar fakir insanların yaşadığı “egzotik” kentlere gidiyoruz. Hâlâ kendimi tanıtmadım: Adım Linda, memnun oldum. 31 yaşındayım, boyum 1.75, 68 kiloyum ve kocamın sınırsız cömertliği sayesinde paranın satın alabileceği en iyi giysileri giyiniyorum. Erkeklerde arzu, kadınlarda kıskançlık uyandırıyorum. Ama her sabah gözlerimi, herkesin düşlemesine rağmen çok az kişinin erişebildiği bu kusursuz dünyaya açtığım andan itibaren günümün felaket geçeceğini biliyorum. Bu senenin başına kadar hiçbir şeyi sorgulamaz,…

Kamelyalı Kadın / Alexandre Dumas Fills
Yabancı Edebiyat/ 16 Şubat 2020

Kamelyalı Kadın Kamelyalı Kadın’dan… Kendim de etrafı şöyle dikkatlice gözden geçirince, bir kapatmanın apartımanında bulunduğumu farkettim. Öyle ya, kibar bir kadının — burada sahiden kibar kadınlar vardı — görmek istiyeceği şey, böyle bir kadının eviydi. Her gün bu çeşit kadınların arabaları onların arabalarına çamur sıçratıyordu; kendileri gibi onların da gerek Opera’da, gerek Theâtres des Italiens’de, yanıbaşlarında locaları vardı. Rezaletlerindeki, mücevherlerindeki, güzelliklerindeki zenginliği de bütün Paris’e saygısızcasına yayıyorlardı. Evinde bulunduğum kadın Ölmüştü: en namuslu kadınlar bile artık onun yatak odasına kadar girebilirlerdi. Ölüm bu ihtişamlı çirkef yatağının havasını arıtmıştı. Zaten bu namuslu kadınlar, sıkışınca, nereye geldiğimizi bilmiyorduk ki, bir satışa gelmiştik, diyebileceklerdi. İlânları okumuş, görmek, ne alacaklarını önceden seçmek istemiş olurlardı. Ne vardı bunda? Ama, kapatmaların hayatına dair o zamana kadar türlü şeyler dinlemişlerdi, bu hârikulâde eşya arasında o hayatın izlerini aramaktan kendilerini alamazlarmış, o da başka mesele. Yazık ki, kendisine tapınılan kadınla birlikte o hayatın sırları da ölüp gitmişti. Bu hanımefendiler, bütün iyi niyetlerine rağmen, ancak ölümden sonra satılacakların neler olduğunu öğrenebildiler; orada kira ile oturmuş olan kadın sağken neler satıldığını anlıyamadılar. Satın almaya değer şeyler vardı. Eşya pek nefisti. Gül ağacından, meşhur marangoz Boulle’nin elinden çıkma mobilyalar; Sevre ve Çin vazoları; Saksonya işi heykelcikler; ipekliler, kadifeler, danteleler, herşey, herşey…

Üç Silahşör / Alexandre Dumas
Yabancı Edebiyat/ 15 Şubat 2020

Üç Silahşör Üç Silahşör’den… 1625 yılı Nisan ayının ilk pazartesi günü, Roman de la Rose’un yazarının doğduğu Meung kenti Huguenot’lar sanki ikinci bir Rochelle vakası için geri gelmişlercesine, yeniden bir devrimci kalkışmaya sahne oluyor gibiydi. Kadınların Grande-Rue’ye doğru kaçtığını, çocukların kapı önlerinde bağrıştıklarını gören birçok kentli, zırhlarını aceleyle üzerlerine geçirip, bir işe yarayıp yaramayacağı belli olmayan alaybozan tüfeklerini ve baltalı mızraklarını yanlarına alarak, sayısı her geçen dakika daha da artan gürültücü ve meraklı bir kalabalığın toplandığı Franc Meunier hanına koşturuyorlardı. Bu tür toplumsal çalkantıların sık sık yaşandığı o dönemde, böyle olayların kayıtlara geçmediği günlere nadir rastlanıyordu. Senyörler kendi aralarında çarpışıyor, kral kardinale savaş açıyor, İspanyollar krala karşı savaşıyorlardı. Bu açık ya da sinsi, aleni ya da gizli savaşların dışında, herkesle savaş halinde olan hırsızlar, dilenciler, Huguenot’lar ve ip kaçkınları vardı. Kentliler, hırsızlarla, ayaktakımıyla, senyörlerle, Huguenot’larla, hatta bazen kralla çatışsalar da, kardinal ve İspanyollara asla karşı çıkmazlardı. İşte bu alışkanlığın etkisiyle, sözü geçen pazartesi günü, sarı kırmızı flamayı ve Richelieu dükünün muhafızlarını göremedikleri için gürültüyü duyar duymaz Franc Meunier hanına doğru koşuyorlardı. Oraya geldiklerinde, her biri bu kargaşanın nedenini anlayabilmişti. Orta yerde genç bir adam vardı… –birkaç kalem oynatışla portresini çizelim; Kafanızda zırhlı gömleği ve kalça zırhı olmayan, üzerinde mavisi, mor-kırmızı…