Atlas Silkindi / Ayn Rand
Yabancı Edebiyat/ 16 Ekim 2017

Atlas Silkindi Atlas Silkindi’den… Suratı olmayan gölgeye on senti uzatarak, “Git al kahveni,” dedi. “Sağ olun, bayım.” İlgilenmeyen bir ses. Surat bir an için öne eğildi. Rüzgar yanığı, yorgunluk çizgileriyle dolu, alaycı bir teslimiyet ifadesi. Bakışları zekiceydi. Eddie Willers yürürken, günün bu saatlerinde neden hep böyle sebepsiz yere tedirgin ve ürktüğünü merak ediyordu. Hayır, dedi, ürkmek değil bu, korkacak hiçbir şey yok. Yalnızca kocaman, yaygınlaşmış bir beklenti var, ama bunun kaynağı ya da içeriği yok. Alışmıştı bu duyguya. Yine de, bir açıklama bulamıyordu. Oysa serseri, Eddie’nin neler hissettiğini biliyormuş gibi konuşmuştu. Böyle hissetmesi gerektiğini biliyormuş, üstelik bunun sebebini de biliyormuş gibi. Eddie Willers disiplinli bir hareketle omuzlarını dikleştirdi. Vazgeçmeliyim bundan, diye düşündü. Hayallere kapılıyordu. Bu duygu baştan beri mi vardı? Otuziki yaşına gelmişti. Eski günleri düşünmeye çalıştı. Hayır, yoktu eskiden böyle bir duygu. Ne zaman başladığını hatırlayamıyordu. Birdenbire başlıyordu o duygu. Rastgele aralıklarla. Artık daha da sıklaşmaya başlamıştı. Alaca karanlık, diye düşündü. Nefret ediyorum alaca karanlıktan. Bulutlar ve tam önlerindeki gökdelen silüetleri kahverengine dönüşmekteydi. Eskimiş bir yağlıboya tablo gibi. Rengi solmaya yüz tutmuş bir şaheser gibi. Doruklardan aşağıya duvarlar boyunca uzun çizgiler hâlinde kir sızıp duruyordu. Bu kulelerden birinin yan tarafında, hareketsiz bir yıldırımı hatırlatan bir çatlak vardı. Damların tepesiyle…

Postane / Charles Bukowski
Yabancı Edebiyat/ 14 Ekim 2017

Postane Postane’den… Bir yanlışlık olarak başladı. Noel mevsimiydi ve her Noel’de aynı numarayı çeken tepedeki ayyaştan eli ayağı tutan herkesi işe aldıklarını öğrendim; ben de gittim ve kendimi sırtımda posta çantasıyla aylak aylak dolanırken buldum. Ne iş, diye geçirdim içimden. Rahat! Sadece iki blok filan veriyorlardı ve bitirmeyi başarırsan kadrolu posta dağıtıcısına ya da şefe gidiyor, bir blok daha alıyordun; ama hiç acele etmiyordun zaten o noel kartlarını posta kutularına koyarken. Geçici Noel dağıtıcısı olarak ikinci günümdü sanıyorum, iri bir kadın yanıma gelip mektup dağıtırken bana eşlik etmeye başladı. İri derken kıçını ve göğüslerini kastettim, doğru yerlerde iriydi anlayacağınız. Biraz kaçık bir hali vardı ama umursamadım, vücuduyla ilgiliydim. Hiç durmaksızın konuşuyordu. Sonra baklayı çıkardı ağzından. Kocası deniz subayıydı, uzak bir adada görev yapıyordu ve kadın kendini yalnız hissediyor, arka sokaktaki küçük evde bir başına yaşıyordu. “Hangi küçük ev?” diye sordum. Bir kağıt parçasına adresi yazdı. “Ben de kendimi yalnız hissediyorum,” dedim, “bu gece gelirim, laflarız biraz.” Bir hatunla birlikte yaşıyordum ama pek evde durduğu yoktu, sürekli bir yerlerdeydi, kendimi yalnız hissediyordum gerçekten. Hele yanıbaşımdaki o iri kıçı gördükten sonra. “Pekala,” dedi, “bu gece görüşmek üzere.” İstekli hatundu allah için, iyi düzüşüyordu, ama birkaç gece sonra sıkılmaya başladım ve bir daha…

Sıradan Delilik Öyküleri / Charles Bukowski
Yabancı Edebiyat/ 14 Ekim 2017

Sıradan Delilik Öyküleri Sıradan Delilik Öyküleri’nden… Bir kızı vardi Duke’ün, Lala, dört yaşında. Duke’ün ilk çocuğuydu, bir gün onu bir şekilde öldürürler korkusu ile kaçınmıştı çocuk yapmaktan, ama şimdi deli oluyordu kız için, mest oluyordu. Duke’ün aklından geçen herşeyi biliyordu kız, özel bir hat vardı aralarında sanki. Duke ile Lala süpermarketteydiler ve sürekli bir şeyler söylüyorlardı birbirlerine, herşeyden konuşuyorlardı, kız ona bildigi herşeyi söylüyordu; içgüdüsel olarak çok şey biliyordu, Duke ise fazla bir şey bilmiyordu ama bildiklerini ona söylüyordu ve işe yarıyordu, mutluydular birlikte. “Bu ne?” diye sordu Lala. “Bu bir hindistan cevizi.” “İçinde ne var.” “Süt ve kıtır şeyler.” “Neden içinde?” “Çünkü iyi hissediyor kendini orada, o sütlü ve kıtır şey kabuğun içinde iyi hissediyor kendini, kendi kendine, ‘ah, ne kadar iyi hissediyorum kendimi burada!’ diyor.” “Neden iyi hissediyor kendini orada?” “Herşey kendini iyi hisseder orada, ben hissederdim.” “Hayir, hissetmezdin, arabanı süremezdin onun içinde… beni göremezdin, jambonlu yumurta yiyemezdin.” “Jambonlu yumurta herşey degildir.” “Nedir herşey?” “Bilmiyorum, güneşin içi belki, donmuş bir kütle.” “Güneşin içi…? Donmuş?” “Tabii.” “Donmuş olsa neye benzer ki güneşin içi?” “Güneş ateşten bir top. Bilim adamlarının bana katılacaklarını sanmıyorum, ama bana sorarsan buna benzer.” Duke bir avokado aldı. “Hey!” “Evet, avokado budur aslında: donmuş güneş, güneşi…

Pis Moruğun Notları / Charles Bukowski
Yabancı Edebiyat/ 12 Ekim 2017

Pis Moruğun Notları Pis Moruğun Notları’ndan… Orospu çocuğun teki paranın üstüne yatmış, herkes bütün parasını yutulduğunu iddia etmiş ve bu da pokerin sonu olmuştu; dostum Elf ile oturuyordum, çocukken kötü bir hastalık geçirmişti Elf. kuruyup büzülmüş, yıllarca yatakta yatıp lastik bir topu sıkmış, envai çeşit manyakça egzersizler yapmıştı ve bir gün yataktan kalktığında eniyle boyu bir olmuştu, yazar olmayı düşleyen gülen bir dev. ne var ki çok fazla Thomas Wolfe gibi yazıyordu ve Dreieser’i saymazsak Amerikan Edebiyat’ının en kötü yazarıydı T.Wolfe, ve Elf’in kulağına bir tane patlattım (hoşuma gitmeyen bir şey söylemişti) sehpanın üstündeki şişe devrildi, Elf ayağa kalkıp üstüme geldiğinde şişe elimdeydi, kalite skoç ve çenesi ile boynunun arasında bir yere isabet etti ve Elf yere yığıldı yine, içkiden bir yudum aldım, şişeyi sehpanın üstüne koydum; Dostoyevski’nin öğrencisiydim, karanlıkta Mahler dinlerdim ve tekrar üstüme geldiğinde sağ gösterip solumu hayalarına yerleştirdim; dengesiz bir şekilde elbise dolabının üstüne düştü, ayna kırıldı; aynı filmlerdeki gibi büyük bir gürültü çıkararak tuzla buz oldu ve Elf’in yumruğu alnımın ortasında patladı; arkamda duran iskemleye yığıldım, hasır gibi dümdüzoldu lanet şey. Ucuz mobilya, ve başım gerçekten beladaydı çünkü ellerim küçüktür ve dövüşmekten hiç haz etmem, ama işini bitire-memiştim -aklını yitirmiş nefret dolu biri gibi vuruyordu, üç…

Yabancı / Albert Camus
Yabancı Edebiyat/ 11 Ekim 2017

Yabancı Yabancı’dan… Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar Yurdundan bir telgraf aldım: Anneniz vefat etti. Yarın kaldırılacak. Saygılar.” Bundan bir şey anlatılmıyor. Belki de dündü. İhtiyar Yurdu Marengo’dadır, Cezayir’den seksen kilometre uzakta. Saat ikide otobüse biner, öğleden sonra oraya varırım. Bütün gece başında bekler, yarın akşama da dönerim. Patrondan iki günlük izin istedim, ortada böyle bir mazeret varken hayır diyemezdi. Ama pek de hoşnut görünmüyordu. Hatta ona, “Bunda benim bir suçum yok,” dedim. Karşılık vermedi. O zaman, böyle söylememeliydim, diye düşündüm. Hem özür dilemek için neden de yoktu. Asıl onun bana başsağlığı dilemesi gerekirdi. Öbür gün beni yas elbisesiyle görünce, diler elbette. Şimdilik sanki anam pek ölmemiş gibi. Ama gömüldükten sonra, tam tersine, mesele kapanmış olur ve her şey daha resmî bir kılığa girer. Saat ikide otobüse bindim. Hava çok sıcaktı. Yemeği her zamanki gibi Celeste’in lokantasında yedim. Benim adıma hepsi çok üzülüyorlardı. Celeste bana, “İnsanın bir tek anası olur,” dedi. Gideceğim zaman, beni kapıya kadar geçirdiler. Emmanuel’in odasına çıkıp siyah boyunbağıyla, siyah kol şeridini almam gerektiği için biraz telaşlıydım. Birkaç ay önce, onun da amcası ölmüştü. Otobüsü kaçırmamak için koştum. Bu aceleden, koşuştan, üstelik bunlara eklenen sarsıntıdan, benzin kokusundan, yoldaki ve gökteki ışıkla ısı yansımasından, herhalde, bütün…

Veba / Albert Camus
Yabancı Edebiyat/ 11 Ekim 2017

Veba Veba’dan… Bu güncenin konusunu oluşturan ilginç olaylar 194…’ te Oran’da meydana geldi. Genel düşünceye göre biraz sıra dışı olduğundan bu olayların geçebileceği yer burası değildi. İlk bakışta Oran gerçekten de sıradan bir kent, Cezayir’in bir Fransız ilinden başka bir şey değildi. Kentin kendisi de, itiraf etmek gerekir, çirkindir. Dingin görünümlü bu kenti başka onca ticaret kentinden farklı kılan şeyin ne olduğunu ayırt etmek için biraz zaman gerekir. Örneğin, ne bir kanat çırpışın ne de bir yaprak hışırtısının duyulduğu, güvercini olmayan, ağaçsız ve bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür? Mevsimlerin değişimi ancak göğe bakılarak anlaşılır. İlkbahar yalnızca havanın niteliğinin değişmesinden ya da sokak satıcılarının banliyölerden getirdikleri çiçek sepetleriyle kendini duyurur; çarşı pazarda satılan bir ilkbahardır bu. Yazın, güneş fazla kuru evleri kavurur ve duvarları gri bir külle örter; o zaman artık kapalı kepenklerin gölgesinden başka yerde yaşanmaz. Sonbaharda, tersine çamur tufanı olur. Güzel günler yalnızca kışın yaşanır. Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır. Bizim küçük kentimizde, iklimden belki de, bunların tümü bir arada yapılır, aynı tutkulu ve belirsiz havayla. Yani burada insanın canı sıkılır ve alışkanlıklar edinmeye özen gösterir. Burada yaşayanlar çok çalışırlar,…

Sürgün ve Krallık / Albert Camus
Yabancı Edebiyat/ 11 Ekim 2017

Sürgün ve Krallık Sürgün ve Krallık’tan… Camların kapatılmış olmasına karşın, otobüste bir süredir cılız bir sinek dolaşıyordu. Tuhaf mı tuhaf, bitkin bir uçuşla gidip gelmekteydi. Janine onu gözden kaybetti, sonra kocasının kımıltısız eline iniş yaptığını gördü. Hava soğuktu. Camlara çarpıp vızıldayan kumlu yelin her yükselişinde sinek titriyordu. Kış sabahının zayıf ışığında, zorlu bir sac ve dingil gürültüsü içinde araç gidiyor, sallanıyor, zorlukla ilerliyordu. Janine kocasına baktı. Dar bir alın üzerinde dik ve kır saç tutamları, geniş bir burun, düzensiz bir ağızla, Marcel somurtkan bir kır tanrısını andırmaktaydı. Yolun her çukurunda, Janine onun kendisine çarparak sıçradığını duyuyordu. Sonra, bakışı kımıltısız, yeniden cansız, uzak, ağır gövdesini ayrık bacaklarının üzerine bırakıyordu. Gömleğin kollarını geçip bileği örten gri fanilanın daha da kısalttığı tombul, kılsız elleri canlı görünüyordu yalnızca. Dizlerinin arasına konmuş küçük bez bir valizi öyle bir sıkıyorlardı ki, sineğin duraksamalı koşusunu duymaz görünüyorlardı. Birden, yelin uğuldadığı belirgin bir biçimde duyuldu ve otobüsü çevreleyen madensi sis daha da koyulaştı. Şimdi, camların üzerine, görünmez ellerce atılırmış gibi, avuç avuç kumlar inmekteydi. Sinek ürpertili bir biçimde kanadını oynattı, ayaklarının üstünde kıvrıldı, sonra havalandı. Otobüs yavaşladı, nerdeyse duracaktı. Sonra yel yatışır gibi oldu, sis biraz aydınlandı ve araç yeniden hızlandı. Toza batmış görünümde ışık delikleri açılmaktaydı. Madenden…

Kasabanın En Güzel Kızı / Charles Bukowski
Yabancı Edebiyat/ 11 Ekim 2017

Kasabanın En Güzel Kızı Kasabanın En Güzel Kızı’ndan… Cass, beş kızkardeşin en küçüğü ve en güzeliydi. Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı Kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh. Uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanırdı. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass’ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı. Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass’ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekâsı yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgilerini cezp ettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. “Hayat yok onlarda” derdi. “Mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünemezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur…” Deliliğe yakın bir mizacı vardı; mizacına delilik diyenler de. Babası alkolden…

Mutlu Ölüm / Albert Camus
Yabancı Edebiyat/ 10 Ekim 2017

Mutlu Ölüm Mutlu Ölüm’den… Saat sabahın onuydu, Patrice Mersault düzenli adımlarla Zagreus ‘un villasına doğru yürüyordu, O saatte hastabakıcı pazara çıkar, villa ıssız olurdu. Nisan ayıydı; pırıl pırıl, soğuk, duru, donuk, mavi ve güzel bir ilkbahar sabahıydı, göz kamaştırıcı, ama ısıtmayan bir güneş vardı. Villanın yanındaki küçük yamaçları süsleyen çamların arasından ağaç gövdeleri boyunca duru bir ışık akıyordu. Yol ıssızdı. Yükseliyordu biraz. Mersault ‘nun elinde bir valiz vardı; soğuk yol üzerindeki sert adım sesleriyle valizinin kulpunun çıkardığı düzenli gıcırtı arasında, bu dünyanın sabahının görkemi içinde ilerliyordu. Yol, villaya varmadan az önce banklar ve bahçelerle dolu bir alana açılıyordu. Külrengi sarısabırların ortasındaki erkenci kırmızı sardunyalar, gökyüzünün maviliği, kireç badanalı beyaz bahçe duvarları, bütün bunlar, öyle hoş, öyle çocuksuydu ki, Mersault, alandan Zagreus ‘un villasına inen yola koyulmadan önce bir an durdu. Eşiğe gelince yeniden durdu ve eldivenlerini giydi. Sakat adamın aralık tuttuğu kapıyı açtı ve rastgele kapattı. Koridorda ilerledi, soldan üçüncü kapının önüne varınca kapıyı çaldı, içeri girdi. Zagreus oradaydı, şöminenin yanındaki koltukta, tam Mersault ‘nun iki gün önce oturduğu yerde; kesik bacaklarının üzerinde bir İskoç battaniyesi vardı. Kitap okumaktaydı; hiç bir şaşkınlığın okunmadığı yuvarlak gözlerini, şimdi, kapalı kapının yanında durmakta olan Mersault ’ya diktiğinde, kitabını örtüye dayıyordu. Pencerelerin perdeleri çekilmişti;…

Düşüş / Albert Camus
Yabancı Edebiyat/ 10 Ekim 2017

Düşüş Düşüş’ten… Size hizmetlerimi sunabilir miyim, bayım, canınızı sıkmadan? Korkarım ki bu kuruluşun kaderini elinde tutan saygıdeğer gorille anlaşmayı bilmiyorsunuz. Gerçekten de Hollanda dilinden başka dil bilmez o. Siz davanızı savunmak için bana izin vermedikçe, sizin ardıç rakısı istediğinizi anlamayacaktır. İşte bakın, umarım ki, beni anladı; başını böyle sallayışı onun benim kanıtlarıma boyun eğdiğini gösteriyor olmalı. Gerçekten de davranıyor o, acele ediyor, akıllı bir yavaşlıkla. Şanslısınız, homurdanmadı. Hizmet etmek istemediği zaman, bir homurtu yeter ona: Kimse üstelemez. Keyfinin kralı olmak, koca hayvanların ayrıcalığıdır. Ama ben gidiyorum, bayım, size hizmet ettiğim için mutlu olarak. Teşekkür ederim size, eğer can sıkıcı bir kimse rolü oynamayacağımdan emin olsaydım, kabul ederdim. Fazla iyisiniz. Bu yüzden bardağımı sizinkinin yanına koyacağım. Haklısınız, suskunluğu sağır edici onun. İlkel ormanların sessizliğidir bu, ağzına kadar yüklü olan. Bizim o suskun dostumuzun uygar dillere surat asmakta inat etmesine şaşıyorum zaman zaman. Onun işi gücü, nedense Mexico-City adını taktığı bu Amsterdam barına her ulustan denizcileri kabul etmek. Böylesi görevlerle, onun bilgisizliğinin rahatsız edici olmasından korkmaz mısınız? Cro-Magnon insanının Babil Kulesi’nde oturduğunu düşünün! En azından yurt özlemiyle kahrolurdu orada. Ama öyle değil işte, bizimkisi sürgünlüğünün acısını duymuyor, yolunda yürüyor yine, hiçbir şey tedirgin etmiyor onu. Onun ağzından işittiğim nadir tümcelerden biri ya seçmek, ya…

Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi / Charles Bukowski
Yabancı Edebiyat/ 10 Ekim 2017

Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi’den… Bugün hipodromda zaman geçmek bilmedi, lanet hayatım bir çengelin ucundan sarkıyordu sanki. Personel dışında her gün orda olan başka birini tanımıyorum. Bir tür hastalık olsa gerek. Saroyan bütün parasını at yarışlarında kaybetti. Fante pokerde, Dostoyevski rulette. Ve son meteliğinle oynamıyorsan para değildir asıl mesele. Kumarbaz bir arkadaşım bir keresinde bana, “Kazanmak ya da kaybetmek umurumda değil, tek istediğim oynamak,” demişti. Ben paraya arkadaşımdan daha çok saygı duyarım. Ömrümün büyük kısmı yoksulluk içinde geçti. Bir park bankının, ev sahibesinin kira istemek için kapıyı çalmasının ne olduğunu bilirim. Para ancak iki şekilde sorun teşkil eder: çok fazla ya da çok azsa. Kendimize işkence etmek için kullanmak isteyeceğimiz bir şey hep bulunur sanırım. Hipodromda başkalarının hislerini paylaşırsın; o ümitsiz karanlığı, pes edip vazgeçmenin kolaylığını. Bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir; hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir. Sonuçta kimse kazanmaz. Geciktirmektir tek isteğimiz, o göz kamaştırıcı ışıktan gözlerimizi bir an için kaçırmak. Allah kahretsin, amaçsızlık üstüne düşünürken sigaramın yanık ucu parmağıma çarptı. Bu da beni uyandırıp Sartre havasından çıkardı. Mizah gerek bize, kahkaha gerek. Eskiden daha çok gülerdim, her şeyi daha çok yapardım. Yazmak hariç. Artık yazıyorum,…

Olasılıksız / Adam Fawer
Yabancı Edebiyat/ 9 Ekim 2017

Olasılıksız Olasılıksız’dan… “Bu yirmi sana, Caine. Var mısın, yok musun?” David Caine kendisine söyleneni duyuyor, ama cevap veremiyordu; daha doğrusu koku cevap vermesine izin vermiyordu. Bu kokuyu daha önce hiç almamıştı. Sanki çürümüş et ve yumurta, idrarla karışmıştı. İnternette okuduklarına bakılırsa bazıları kokulara dayanamayıp kendilerini öldürüyormuş. İlk başta bunun abartılı olduğunu düşünmüştü, ama şimdi… Bunu neden yapmış olabileceklerini anlıyor gibiydi. Aslında bu kokuyu sinir hücrelerindeki sinyaller bir şekilde karıştığından aldığının farkındaydı. Ama bunu bilmesi hiçbir şeyi değiştirmiyordu. David’in beyni bu kokuyu gerçekten algılıyordu. Hatta masanın etrafını sarmış olan sigara dumanından bile daha ağırdı koku. Walter’in gece yarısı yediği yağlı McDonald’s hamburgerinden bile daha gerçekti. Tüm odayı saran çaresizlik ve ter kokusundan daha baskındı. Koku o kadar kötüydü ki gözleri sulanmaya başladı, ama koku ne kadar kötü olursa olsun, habercisi olduğu şeyden daha kötü olamazdı. Caine bu durumdan daha fazla nefret ediyordu. Kokuya bakılırsa vakit yaklaşıyordu; insanın midesini bulandıran, zihnini karıncalandıran kokunun ağırlığına bakılırsa bu nöbet hiç de hafif olmayacaktı. Daha da kötüsü, her şey çok hızlı gelişiyordu. Tam zamanını bulmuştu, daha kötü bir zamanlama olamazdı. Caine bir an için gözlerini kapayıp iyice sıktı. Çaresizce, kaderine engel olmaya çalışıyordu. Gözlerini açıp Walter’in önünde duran buruşturulmuş kırmızı-sarı patates kutusuna baktı. Kutu birden…

Empati / Adam Fawer
Yabancı Edebiyat/ 9 Ekim 2017

Empati Empati’den… Kör adam boş göz çukurlarını saklayan kara gözlüklerinin ardından ileriye doğru baktı. Gözleri yuvalarından sokulurken gördüğü o parlak renk senfonisini, sivri uçlu tırnaklar retinalarını delerken duyduğu o keskin acıyı hâlâ anımsıyordu. Laszlo irkilerek o anıyı kafasmdan uzaklaştırdı. Elini çenesine götürüp, hafif uzamış gri sakalını sıvazladı. En azından gri olduğunu düşünüyordu. Ona kalsa, eline hâlâ siyah geliyordu. Ama kör birisi için renklerin ne anlamı olabilirdi ki? Hiç. Ama Darian kör değil. Dişlerini sıktı. Onu düşünmek bile gerilmesine neden oluyordu. Ayaklarının dibindeki Alman kurdu bunu sezerek dikildi. Laszlo köpeğin kulaklarının arkasını kaşırken, “Tamam kızım, sorun yok,” diye fısıldadı. Sascha, salyaları oturdukları kafenin ahşap döşemesine akarken hızla soluyordu. Kendini sakin olmaya zorlayan kör adam etrafındaki dünyanm kokularını içine çekti. Yeni öğütülmüş kahve ve kızarmış tost, ona üniversite yıllarını anımsatan parfüm ve kolonya kokuları, açık kapının hemen dışındaki evsizliğin kirli kokusu. Laszlo parmaklarını önündeki devasa kapuçino bardağına doladı; kâğıt bardağın üzerinden hissettiği sıcaklık hoşuna gidiyordu. Bir taraftan Darian’m onu ekme olasılığını düşünmemeye çalışır-I ıı AdamFawer ken, bir taraftan da espresso makinesinin gürültülü tıslamasıyla hoparlörlerden gelen duygulu ve melankolik Kate Bush şarkısının üzerinden zihnini etrafındaki konuşmalara yöneltti. Birden burnuna çiçeklerin Parliament sigarasmınkine karışan tanıdık kokusu geldi. Koku ve sivri topuklu çizmelerin zeminde çıkardığı…

Büyük Zen Düğünü / Charles Bukowski
Yabancı Edebiyat/ 9 Ekim 2017

Büyük Zen Düğünü Büyük Zen Düğünü’nden… “Bukowski! Saçlarım uzun diye kız olduğumu düşünüyorsun hemen! Adım Paul! Tanıştırılmıştık! Hatırlamıyor musun?” Paul’un babası, Harvey, bana bakıyordu. Gözlerini gördüm. Benim o kadar da iyi bir yazar olmadığıma karar verdiğini anladım o anda. Belki de kötü bir yazar olduğuma. Kimse sonsuza dek saklanamaz. Ama oğlan iyiydi: “Ziyan yok Bukowski,” dedi, “yine de okuduğum en büyük yazar sensin! Babam bazı öykülerini okumama izin verdi…” Sonra elektrikler kesildi. Hak etmişti bunu oğlan gevezeliği ile… Ama her yer mum doluydu. Herkes eline bir mum alıp yakıyordu. “Allah kahretsin, sigorta atmış olmalı, sigortayı değiştirin,” dedim. Biri sigorta ile ilgili olmadığını söyledi, başka bir şeydi, ben de vazgeçip, mumların yakılması sürerken mutfağa gittim, kendime bir içki koymaya. Hay allah, Harvey ordaydı. “Nefis bir oğlun var Harvey. Oğlun Peter…” “Paul.” “Afedersin. İncil adları karışıyor.” “Anlıyorum.” (Zenginler anlarlar; sadece bir şey yapmazlar anladıkları şeyler için.) Harvey yeni bir şişe açtı. Kafka’dan söz ettik. Dos, Turgenev, Gogol. Kabız konuşmalar, can sıkıcı. Ortalık mumlardan geçilmiyordu. Zen Üstadı artık başlamak istiyordu. Roy bana iki yüzük vermişti. Yokladım. Hâlâ ordaydılar. Herkes bizi bekliyordu. O kadar viskiden sonra Harvey’nin yere yığılacağını umuyordum. Boşuna bekliyordum. Benim her içişime karşılık iki tane içmişti ve hâlâ ayaktaydı. Pek sık…

Yeni Atlantis / Francis Bacon
Yabancı Edebiyat/ 7 Ekim 2017

Yeni Atlantis Yeni Atlantis’ten… Tam bir yıl kaldığımız Peru’dan ayrılarak, Pasifik Okyanusu üzerinden Çin’e ve Japonya’ya doğru yelken açtık. Yanımıza bize on iki ay yetecek kadar erzak almıştık. İlk beş ay, doğudan, hafif ve cılız, ama aynı zamanda bizim için koşulları uygun kılan rüzgârlar esti. Fakat daha sonra rüzgârın yönü tersine döndü ve batıdan esmeye başladı. Bu durum, bizim hızımızı epey kesmişti; hatta bazen hiç ilerleyemediğimiz de oluyordu. Doğrusu bazen geri dönsek mi diye düşünmüyor da değildik. Daha sonra güneyden doğuya doğru esen son derece güçlü ve şiddetli rüzgârlara maruz kalmaya başladık. Bu rüzgârlar bizim bütün karşı çabamıza rağmen gemimizi güneye doğru sürükledi. Bu arada erzağımız da tükenme noktasına gelmişti. Halbuki tutumlu kullanmaya ne kadar da özen göstermiştik. Artık dünyanın uçsuz bucaksız sularının ortasında aç ve susuz kalmıştık. Mahvolduğumuz kesindi ve ölümü beklemekten başka çaremiz yoktu. Yine de son bir umutla gönüllerimizden geçenleri ve yakarışlarımızı “mucizelerini denizlerde gösteren” Tanrı’ya ulaştırmaya çalışıyorduk. O’nun merhametine sığınıyor ve nasıl en başta önce denizleri, ardından da kuru toprağı yarattıysa, şimdi yine bizim için bu denizin üzerine bir kara yaratıp bizi bu durumdan kurtarmasını diliyor ve bunun için O’na yalvarıyorduk. En sonunda bir akşam üzeri, ufukta, kuzey yönünde yoğun bulut kümeleri gibi bir şeyler gözümüze…

Şeytan Tangosu / Laszlo Krasznahorkai
Yabancı Edebiyat/ 6 Ekim 2017

Şeytan Tangosu Şeytan Tangosu’ndan… En geç yarın. Yarın sabah.” “Aman Tanrım!” diye ürpererek sıçradı Bayan Schmidt; alacakaranlıkta ne yapacağını bilemeyen bakışlarını dört bir yanda gezdirdi; göğsü inip inip kalkıyordu ama her şey tanıdık gelince hafifleyerek derin bir soluk aldı ve kendini yastığın üzerine bıraktı. f<Ne oldu, kötü bir rüya mı gördün?” diye sordu Futaki. Bayan Schmidt korku dolu gözlerini tavana dikmişti. “Aman Tanrım, hem de nasıl!” diyerek yeniden iç çekti ve elini kalbinin üstüne koydu. “Böyİesi de varmış ha!.. Düşünsene… Oturmuşum, içeride ve… ansızın biri pencereyi tıklattı. Açmaya cesaret dahi edemedim, önüne dikildim ve perdenin arkasından gözetledim. Bir tek sırtını gördüm, çünkü artık kapı kolunu zorlamaya başlamıştı… bir de bağırırken açtığı ağzını ama ne dediğini anlamak mümkün değildi… suratı tıraşlıydı ve sanki gözleri camdandı… korkunçtu… Sonra, akşam anahtan yalnız bir kere çevirdiğim aklıma geldi ama biliyordum ki, ben oraya varıncaya kadar iş işten geçmiş olacaktı… ben de mutfağın kapısını hızla çarpıp kapattım ama aklıma senin anahtarın olmadığı geldi… Tam çığlığı basacak oldum, boğazımdan tek bir ses dahi çıkmadı. Sonra… hatırlamıyorum… neden ya da ne için, ama… Bayan Halics göründü pencerede ve kıkırdamaya başladı… onun kıkırdarken nasıl olduğunu bilirsin, değil mi?.. Her neyse, içeriye, mutfağa bakıyordu… sonra, nasıl oldu bilmiyorum… ortadan kayboldu……

Kürklü Venüs / Leopold von Sacher-Masoch
Yabancı Edebiyat/ 6 Ekim 2017

Kürklü Venüs Kürklü Venüs’ten… Lütufkâr birisi ile beraberdim. Karşımda, rönesans usülü şöminenin yanında Venüs oturuyordu. Lâkin, Matmazel Kleopatra benzeri, düşman cinse karşı bu isim altında savaşan bir yeraltı dünyası kadını değil, gerçek bir aşk tanrıçasıydı. Koltukta oturuyordu. Kızıl alevlere bürünmüş yansımasının ak gözlü solgun çehresini ve, zaman zaman ısıtmak için uzattığı, ayaklarını yalayan, çıtırdayarak yanan ateşi körüklemişti. Ölü taş gözlerine rağmen başı harikulâdeydi, zaten vücudundan görebildiğim tek yeri orasıydı. Ulvîyet, mermer vücudunu büyük bir kürke sarmış ve soğuktan titreyen bir kedi gibi kıvrılmıştı. «Anlayamıyorum, Hanımefendi», dedim, «artık gerçekten de soğuk değil. İki haftadan beri mükemmel bir ilkbahar yaşıyoruz. Besbelli asabîsiniz.» Kalın katı sesiyle «İlkbaharınız sizin olsun», dedi ve ardından, hem de iki defa ard arda asümanî bir şekilde hapşırdı; «oraya gerçekten de dayanamam. Yavaş yavaş anlamaya başlıyorum » «Neyi, Hanımefendi?» «İnanılmaza inanmaya, anlaşılamazı anlamaya başlıyorum. Cermen kadın meziyetini ve Alman felsefesini anlıyor ve siz Kuzey’lilerin sevememenize, hatta aşkın ne olduğunu bilmemenize de artık şaşırmıyorum.» «Müsaade ederseniz, Madam», diye öfkelenerek karşılık verdim, «böyle konuşmanız için size bir neden vermedim.» «Ah, siz », tanrıça üçüncü defa hapşırdı ve taklit edilemez bir zarafetle omuzlarını silkti, «zaten bunun için size her zaman merhametli davrandım. Hatta, her defasında kalın kürklerime rağmen hemen üşütsem de, zaman…

Eşekarısı Fabrikası / Iain Banks
Yabancı Edebiyat/ 6 Ekim 2017

Eşekarısı Fabrikası Eşekarısı Fabrikası’ndan… Ağabeyimin kaçtığını öğrendiğimiz gün Kurban Kazıklarını kolaçan etmeye gitmiştim. Bir şeyler olacağını zaten biliyordum; Fabrika bana haber vermişti. Adanın kuzey ucunda, doğu rüzgârı estiğinde paslı kolu gıcırdayan gemi kızağının kalıntılarının yanında, son kum tepesinin dışa bakan yüzünde iki kazığım vardı. Kazıkların birinde bir sıçan kafası ve iki kızböceği, diğerinde bir martı ve iki fare kafası vardı. Tam fare kafalarından birini kazığa geçiriyordum ki kuşlar havalanıp bağrışmaya başladılar. Yuvalarının yakınından geçen patikanın üzerinde daireler çiziyorlardı. Kafayı iyice sağlamlayıp kum tepesinin üzerine, dürbünle ne olup bittiğine bakmaya çıktım. Diggs, yani kasabanın polis memuru kafasını öne eğmiş, kuma gömülen tekerlekler yüzünden güçlükle pedal çevirerek bisikletiyle patikada ilerliyordu. Köprüye gelince bisikletinden inip onu köprüyü tutan iplere dayadı, sonra asma köprünün ortasına, kapıya kadar yürüdü. Oradaki diyafonun düğmesine bastı. Sessiz kum tepelerine ve yuvalarına konan kuşlara bakarak bir süre orada bekledi. Beni görmedi; çünkü çok iyi saklanmıştım. Sonra babam evden bir şey sormuş olacak ki hafifçe öne eğilip düğmenin yanındaki ızgaraya konuştu, sonra da kapıyı açıp köprüyü geçerek adaya çıktı, oradan da eve yöneldi. Adam kum tepelerinin arkasında kaybolduktan sonra apışaramı kaşıyarak bir süre oturdum; rüzgâr saçlarımı karıştırıyor, kuşlar yuvalarına yerleşiyordu. Kemerimden sapanımı çıkardım, bir buçuk santimlik bir saçma seçip dikkatle…

Pornografi Üzerine / Boris Vian
Yabancı Edebiyat/ 5 Ekim 2017

Pornografi Üzerine Pornografi Üzerine’den… “Ama Sade’ın, buzullarıyla, uçurumlarıyla ve ürkünç şatolarıyla . . . ısrarlı vurgularıyla, yinelemeleriyle, bayağılıklarıyla, sistem ruhuyla ve birbiri içinde yiten akıl yürütmeleriyle, sansasyonel bir eylemin ama aynı zamanda eksiksiz çözümlemenin inatçı takibiyle . . . edebi yapaylıklara gösterdiği tuhaf aşağılamayla, çözümleme ve seçim, gösteriş ve teatral numaralar, incelik ve abarb yapmaktan başka bir şansı da yoktur. Ne ayırt eder ne de ayırır . . . Kendini yineler ve sürekli olarak kendini ucuna bucağına dek inceler.” Edebiyatsa bu, kötü bir edebiyatbr ve Sade’ın yasalarca yasaklanmasının edebiyat adına aklanmaktan başka bir şey olmayacağını söyleme cüretini göstereceğim; çünkü buradan, az önce bildirdiğim noktaya vardım; Sade’ın yapıtları erotik edebiyatın içinde sınıflandırılamaz çünkü edebiyat içinde sı-nıflandınlamaz; ve ben, kişisel olarak bu yapıtları erotik felsefe içine koyma eğilimine girerdim; bu da bizi çıkış noktamıza döndürüyor: erotik edebiyatı nasıl tanımlamalı?’ Kuşkusuz etimolojiye dayanmak basit bir çözümdür; ama böyle yapıldığında, aşkı konu eden her tür çalışma erotik edebiyattan çıkarsanabilirdi; yalnız saf kurgu yapıtların ya da Forberg’in Klasik Erotoloji Kılavuzu adlı harikası gibi saf bilgece yapıtların bu aynını hak edip etmediğini öğrenmeye geldi sıra; işte yeni bir nokta: sorunun yerini değiştirmekten başka bir şey yapmadık. Çünkü duyularımız iv Imyal giiainıiiz ii$tiindeki etkisiyle erotik edebiyatın niteliğinin ölçüldüğü bir başka tanım – bu…

Pekin’de Sonbahar / Boris Vian
Yabancı Edebiyat/ 5 Ekim 2017

Pekin’de Sonbahar Pekin’de Sonbahar’dan… Amadis Dudu, hiç farkında olmadan, 975 nolu otobüsün durduğu durağa ulaşmasını sağlayacak yollardan en uzununa, daracık bir sokağa dalmış, yürüyordu. Teorik olarak, her gün dört yerine üç buçuk bilet vermesi gerekiyordu, çünkü otobüs durağa gelmeden ayaklanır ve hareket halindeyken atlardı. Biletinin olup olmadığını anlamak için yeleğinin cebini yokladı. Evet, vardı. Bir çöp yığınının üzerine tünemiş bir kuş gördü. Hayvan boş konserve kutularından üçünü gagalayıp duruyor ve Volga Kürekçileri’nin giriş bölümünü çalmayı pekâlâ başarıyordu. Amadis Dudu durdu, ama kuş yanlış bir notaya basıp homurdanarak havalanıverdi. Çılgın gibiydi ve gagasının arasından, kuş dilinde küfürler savuruyordu. Amadis Dudu ezginin kaldığı yerden şakıyarak yoluna devam etti, ama o da yanlış bir notaya dokundu ve küfrü bastı. Öyle ahım şahım olmasa da, gökyüzü güneşliydi. Ama tam önünde, sokağın ucu tatlı tatlı parıldıyordu, çünkü parke taşları yağlıydı. Şu var ki, sokak bir sağa bir sola iki kez kıvrıldığı için o bunu göremiyordu. Yumuşak keyiflerle yüklü kadınlar beliriyordu kapıların önünde; önü ağılmış bornozlarıyla iffet denen şeyin epey uzağındaydılar. Çöp tenekelerini ayaklarının dibine boşaltıyor, içinde sokağa kusulmadık hiçbir şey kalmasın diye tenekelerin dibini dövüyorlardı. Bir yandan da fıkırdayıp duruyorlardı. Ve Amadis Dudu, her zamanki gibi uygun adıma geçti. Bu sokaktan geçmeyi işte bu yüzden seviyordu. Bu…