Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek / Richard Brautigan
Yabancı Edebiyat/ 25 Eylül 2017

Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek’den… O öğleden sonra, toprağın birkaç kısa gün içinde başka bir mezar haline gelmek için beklediğini bilemezdim. Kurşunu havada yakalayıp 22’lik tüfeğin namlusuna geri koyamamam, onun namludan aşağı kayıp yatağına yerleşmemesi, kovanına yeniden tutunup sanki hiç ateşlenmemiş ve hatta o silaha hiç doldurulmamış gibi olamaması çok kötü. Keşke kurşun, diğer kırk dokuz kardeşi ile birlikte kutusunda olsaydı, güvenli bir şekilde silah dükkanındaki rafta duruyor olsaydı ve ben o yağmurlu Şubat öğle sonrası sadece dükkanın yanından geçmiş, içeriye hiç girmemiş olsaydım. Keşke canım kurşun değil de hamburger istiyor olsaydı. Silah dükkanının hemen yanı başında bir lokanta vardı, Çok iyi hamburger yaparlardı ama aç değildim. Hayatımın geri kalanı boyunca o hamburgeri düşünüyor olacağım. Orada, tezgahta oturmuş, gözyaşlarını yanaklarımdan aşağı akarken onu ellerimde tutuyor olacağım. Garson kız başka taraflara bakıyor olacak, çünkü hamburgerlerini yerken ağlayan çocukları görmekten hoşlanmıyor, ayrıca beni utandırmak da istemiyor. Lokantadaki tek müşteri benim. Buna ihtiyacı yok. Onun kendi sorunları var. Erkek arkadaşı geçen hafta Chicago’lu kızıl saçlı bir kız için onu terk etti. Bu yıl içinde ikindi defa başına geliyor bu. Buna inanamıyor. Bu sadece bir tesadüf olamaz. Chicago’da kaç tane kızıl saçlı kız var ki? Bir bez…

Willard ve Onun Bowling Kupaları / Richard Brautigan
Yabancı Edebiyat/ 25 Eylül 2017

Willard ve Onun Bowling Kupaları Willard ve Onun Bowling Kupaları’ndan… Constance adamın odadan çıkışını izlemek için yatakta beceriksizce döndü. “Bütün gün bunu düşündüm,” dedi Bob. “Senin onu duymanı Sonra sesini koridor boyunca ardından sürükleyerek odadan çıktı, “istiyorum,” başka bir odaya girerken. Kadın, yatakta amaçsızca yatıp geri dönmesini bekledi. Sadece birkaç saniyeliğine gittiğini düşünmüştü ama gideli neredeyse on dakikayı geçmişti. Yatak odasındaki hava sıcak ve durgundu. San Francisco için alışılmadık sıcaklıkta bir eylül akşamıydı ama, pencereler kapalı, gölgelikler de çekiliydi. Öyle olması gerekiyordu. Kitabı bulamadı, diye düşündü. Her zaman bir şeyler kaybediyordu. Aylardan beri herhangi bir şeyi doğru yapma konusunda sorunları vardı. Bu durum onu üzüyordu, çünkü adamı seviyordu. İç geçirdi, bu ağzına gevşekçe tıkılmış mendilden dolayı boğuk bir ses olarak çıktı. Eğer isteseydi, mendili ağzından diliyle rahatlıkla itebilirdi. Şu sıralar Bob hiçbir şeyi doğru dürüst yapamıyordu. Onun ağzını iyi tıkayamıyordu bile. Her zamanki gibi, ellerini çok sıkı, ayaklarını ise çok gevşek bağlamıştı, yine iç geçirdi, ki bu iç geçirme adamın son zamanlarda yaptığı şeylere bakıldığında sıradan bir olay sayılması gereken, kaybettiği kitabı bulmasını bekleyen kadının ağzından boğuk bir ses olarak çıktı. Eskiden böyle değildi; ona siğil bulaştırdığı için olanların kısmen kendi hatası olduğunu düşünüyor ve bu yüzden kendini suçlu hissediyordu; çünkü…

Kürtaj / Richard Brautigan
Yabancı Edebiyat/ 25 Eylül 2017

Kürtaj Kürtaj’dan… Bu güzel bir kütüphane; mükemmel zamanlanmış, konforlu ve Amerikan. Zaman gece yansı, kütüphane kuytu ve düş gören bir çocuk gibi bu sayfaların karanlığına taşınmakta. Kütüphane “kapalı” olmasına rağmen eve gitmem gerekmiyor çünkü benim evim burası, yıllardan beri böyle ve üstelik her zaman burada olmam gerekiyor. Bu işimin bir parçası. Önemsiz bir görevliymişim izlenimi vermek istemem ama biri gelip beni burada bulamasaydı ne olurdu diye düşünmek bile beni korkutuyor. Karanlığa gömülen kitap raflarını seyrederek saatlerce oturakalmışım bu masada. Kitapların varlığını, üzerinde durduran ahşabı onurlandırış biçimlerini seviyorum. Biliyorum, yağmur yağacak. Siyah, ağır kostümlerini kuşanmış bulutlar, gün boyu göğün mavi üslubuyla oynadılar ama şimdiye dek yağmur falan yağmadı. Kütüphaneyi dokuzda “kapattım” ama kitap bırakmak isteyen biri olursa kapıdaki zili çalabilir, bu zil burada ne yapıyor olursam olayım bana ulaşır; uyurken, yemek yaparken, yemek yerken ya da birazdan buraya damlayacak olan Vida’yla sevişirken. İşten 11:30’da çıkıyor. Zil, Texas, Forth Worth’dan geldi. Bize zili getiren adam artık yaşamıyor, kimse de adını bilmiyor. Bir zili getirip masanın üzerine bıraktı. Sıkılgan, terk edilmiş bir yabancı gibi görünüyordu ve bu yıllar önceydi. Büyük bir zil değil ama sesi kulaklarımıza nasıl ulaşacağını bilen küçük, gümüş bir patika boyunca içtenlikle yol alır. Kitaplar daha çok akşamlan karanlık bastırırken…

Babili Düşlemek / Richard Brautigan
Yabancı Edebiyat/ 25 Eylül 2017

Babili Düşlemek Babili Düşlemek’ten… 2 Ocak 1942 günü, hem iyi, hem de kötü haberler getirdi. Önce, iyi haberler: yetersiz olduğumu ve II. Dünya Savaşı’na asker olarak katılamayacağımı öğrenmiştim. Kendimi asla vatan hainiymişim gibi hissetmedim, çünkü beş yıl önce İspanya’da kendi II. Dünya Savaşı’mda mücadele ettim. Bunun kanıtı olarak kıçımdaki bir çift kurşun deliğini gösterebilirim. Kıçımdan niye vurulduğumu asla anlayamayacağım. Zaten bu, berbat bir savaş hikâyesiydi. Kıçınızdan vurulduğunuzu anlattığınızda, insanlar size bir kahraman olarak bakmaz. Sizi ciddiye almazlar ama bu, hiçbir şekilde benim problemim değildi. Amerika’nın geri kalanı için başlayan savaş, benim için bitmişti. Şimdi de kötü haberler: Silahımda hiç kurşunum yoktu. Silahıma ihtiyaç duyduğum bir davayı daha yeni almıştım ama kurşunlarım tükenmişti. Daha sonra gün içinde ilk defa buluşacağım müşterim silahımla gelmemi istemişti; aklındaki şeyin boş bir silah olmadığını çok iyi biliyordum. Ne yapacaktım? Bir sentim bile yoktu ve San Francisco’daki kredim sıfırı tüketmişti. Kirası ayda sadece sekiz papel olduğu halde eylül ayında ofisimden ayrılmak zorunda kalmıştım ve artık işlerimi kirasını iki aydır ödeyemeden yaşadığım, Nob Hill’deki ucuz apartmanın giriş koridorundaki jetonlu telefondan hallediyordum. Ayda otuz papellik kirayı bile karşılayamıyordum. Ev sahibem, benim için Japonlardan daha büyük bir tehtid oluşturuyordu. Herkes Japonların San Francisco’ya gelip tepelerden aşağı gidip gelen kablolu…

Nadja / Andre Breton
Yabancı Edebiyat/ 22 Eylül 2017

Nadja Nadja’dan… Kimim ben? İstisna olarak, atasözü olmuş bir özdeyişe bakacak olursam, gerçekten de her şey, dönüp dolaşıp, şunu bilmeye dayanmaz mı?: “Kiminle düşüp kalkıyorum?”, “Arkadaşım kim?” İtiraf etmeliyim ki bu son sözcük, kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu sözcük söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki bir kişilik olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. Sözcük, kullanıldığı bu temel anlamda biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel belirtileri olarak algıladığım şeylerin, ki bunlar enikonu kesinleşmiş belirtilerdir, bu yaşamın sınırlarında olup bitenlerden başka bir şey olmadıkları, gerçek alanını hiç mi hiç tanımadığım bir hareket içindeki belirtiler olduklarını anlatmak istemektedir bana. Dış görünüşüyle olduğu kadar bazı olağan zaman ve yer olgularına körü körüne boyun eğmesi gibi geleneksel bazı yanlarıyla “hayalet”in kafamdaki temsili imgesi, benim için her şeyden önce ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının yetkin imgesiyle eşdeğerdedir. Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve ben bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken, gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gerekeni tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum…

Morel’in Buluşu / Adolfo Bioy Casares
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Morel’in Buluşu Morel’in Buluşu’ndan… Bugün, bu adada bir mucize gerçekleşti. Yaz erkenden geldi. Yatağımı havuzun kenarına yaptım ve çok geç saatlere kadar suda kaldım. Uyumak olanaksızdı. Havuzun kenarında geçirdiğim iki-üç dakika, korkunç boğucu havaya karşı beni koruması gereken suyun tere dönüşmesine yetiyordu. Sabaha karşı bir fonograf beni uyandırdı. Eşyaları almak için müzeye dönmeye zamanım olmadı. Dere yataklarından kaçtım. Şimdi, kaçışımı anlamsız bir biçimde çabuklaştırdığımı düşünerek, belime kadar gelen ırmak ya da deniz suyunun içinde, sineklerden deliye dönmüş bir halde, güneyin alçak topraklarındayım. Bu insanların beni aramaya geldiklerini sanmıyorum; hatta beni görmemiş bile olabilirler. Ama yazgımın azizliği: Her şeyden yoksun, denizin haftada bir kez kapladığı bataklıklarda, adanın en oturulmaz, en dar yerinde sıkışıp kaldım. Bu satırları, sevimsiz mucizeye tanıklık edecek bir şeyler bırakmak için yazıyorum. Şu birkaç gün içinde boğulup gitmezsem, ya da özgürlüğüm için savaşırken ölmezsem, Sağ Kalanlar Önünde Savunma’yı ve Malthus’a Övgü’yü yazmayı umut ediyorum. Bu sayfalarda, ormanları ve çölleri sömürenlere saldıracağım; polis teşkilatının, fişlerin, gazeteciliğin, telsizin ve gümrüklerin kusursuzlaşmasıyla adaletin hatalarının düzeltilemez kılındığını, bu dünyanın ezilenler için çıkışı olmayan bir cehennem olduğunu göstereceğim. Daha dün, aklımın ucundan bile geçmeyen bir sayfa dışında, hiçbir şey yazamadım. Issız bir adada, ne büyük uğraş! Ormanın sertliği ne denli amansız! Uzay, bir kuşun uçabileceğinden…

Northanger Manastırı / Jane Austen
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Northanger Manastırı Northanger Manastırı’ndan… Catherine Morland’i çocukluğunda gören hiç kimse onun kahraman olmak için doğduğunu düşünmezdi. Hayattaki konumu, anne babasının tabiatı, kendi kişiliği ve mizacı, hepsi birden ona engeldi. Babası din adamıydı, önemsiz de yoksul da değildi, adı Richard olsa da gayet saygın bir adamdı… ve yakışıklılıkla uzaktan yakından alakası yoktu. Kayda değer bir kazancı, ayrıca iki kilise arazisinden iyi geliri vardı… kızlarını kapatmaya da hiç meraklı değildi. Catherine’in annesi zeki ve pratik, iyi huylu, daha da önemlisi sağlam bünyeli bir kadındı. Catherine doğmadan önce üç oğlu oldu; Catherine’i dünyaya getirirken tüm tahminlerin aksine ölmeyip yaşamaya devam etti… hem de altı çocuk daha doğuracak, hepsinin etrafında büyüdüklerini görecek, kendisi de kusursuz sağlığının sefasını sürecek kadar. On çocuklu bir aile her zaman hoş bir ailedir; kafa, kol, bacak sayısı buna yeter; ama Morlandlar başka pek az bakımdan bu kelimeyi hak ediyorlardı, çünkü genel olarak çok sıradandılar, Catherine de hayatının büyük bölümünde herkes kadar sıradan oldu. İnce, kaba saba bir yapısı, renksiz soluk bir teni, siyah düz saçları ve sert hatları vardı… görünümüyle ilgili bu kadar yeter; aklı da kahramanlık için daha fazla umut veriyor değildi. Oğlanların oyunlarına düşkündü ve kriketi sadece bebeklere değil, fındık faresi büyütmek, kanarya beslemek ya da gül…

Gurur ve Önyargı / Jane Austen
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Gurur ve Önyargı Gurur ve Önyargı’dan… Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir, hali vakti yerinde olan her bekar erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır. Böyle bir erkek yeni bir muhite ilk adımını atarken ne hissediyor, ne düşünüyor, kimse bilmez, ama bu gerçek civardaki ailelerin aklına öyle yerleşmiştir ki onu kızlarından birinin ya da diğerinin tapulu malı sayarlar. “Duydun mu Mr. Bennet, şekerim,” dedi eşi bir gün, “Netherfield Korusu nihayet tutulmuş.” Mr. Bennet duymadığını söyledi. “Ama tutulmuş,” diye devam etti eşi; “Mrs. Long az önce buradaydı, bana her şeyi anlattı.” Mr. Bennet cevap vermedi. “Kim almış, merak etmiyor musun?” diye haykırdı karısı sabırsızca. “Söylemek istiyorsan itiraz etmem.” Bu kadar davet ona yeterdi. “Valla, şekerim, bunu dinlemelisin, Mrs. Long diyor ki Netherfield’i kuzey İngiltere’li, büyük servet sahibi bir genç almış; Pazar günü dört atlı arabasıyla gelip yeri görmüş ve öyle beğenmiş ki Mr. Morris’le şıp diye anlaşmış; Michaelmas’dan önce mülkü devralacakmış, birkaç hizmetçisi de gelecek hafta sonuna kadar evde olacakmış.” “Adı neymiş?” “Bingley.” “Evli mi bekar mı?” “Aa! Bekar, şekerim, bekar tabii! Çok zengin, yılda dört beş bin kazanan bir bekar. Kızlarımız için ne hoş bir şey!” “Nasıl yani? Kızlarımızla ne ilgisi var?” “İlahi Mr. Bennet,” diye cevapladı karısı, “nasıl bu kadar yorucu…

Emma / Jane Austen
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Emma Emma’dan… Emma Woodhouse, güzel, zeki, varlıklı bir kızdı. Rahat bir evi, iyimser bir yaradılışı vardı. Böylece, dünyanın en büyük nimetlerine sahip sayılırdı; ömrünün şu ilk yirmi yılında pek az sıkıntı, üzüntü çekmişti. Sağlıklı, yumuşak huylu bir babanın iki kızının küçüğüydü. Ablasının evlenmesi üzerine, pek genç yaşta evin hanımı olup çıkmıştı. Küçük yaşta yitirdiği annesinin şefkatini ancak hayal meyal anımsıyordu. Gelgelelim son derece kusursuz bir kadın olan mürebbiyesi, şefkat bakımından gerçek bir anayı ona pek aratmamıştı. Mürebbiye Miss Taylor, Woodhouse ailesine gireli tam on altı yıl oluyordu. Artık mürebbiyeden çok, bir dost olup çıkmıştı. Evin kızlarının ikisini de pek severdi. Emma’ya daha düşkündü. Emma ile Miss Taylor arasındaki yakınlık bir kardeş yakınlığıydı. Emma daha çocukken bile Miss Taylor’ın yumuşak huyu, ona çok baskı yapmasına engel olmuştu. Emma’nın mürebbiye isteyecek çağı geçmesinden sonraysa, tamamen birbirine çok bağlı iki arkadaş olarak kalmışlardı. Emma, Miss Taylor’ın görüşlerine son derece değer verir, gene de kendi bildiğini yapardı. Aslında Emma’nın kusurları, gerektiğinden çok, kendi başına buyruk oluşu ve kendini biraz fazlaca beğenmesiydi. Bu kusurlar, yaşantısındaki sayısız zevklerin katıksızlığını tehlikeye atıyordu. Gelgelelim şu sırada genç kız bu tehlikelerin hiç ayırdında değildi ki, korkmak ya da durumunda bir kusur bulmak hiç mi hiç aklından geçmiyordu. Bu arada,…

Aşk ve Gurur / Jane Austen
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Aşk ve Gurur Aşk ve Gurur’dan… “Niyet mi? Saçma! Neler de söylüyorsun! Ama kızlarımızdan birine gönül vermesi akla yakın bir şey. Onun için taşınır taşınmaz ona hoş geldine gitmelisin.” “Bence bunun gereği yok. Kızlarla sen gidin ya da sen istersen bırak, kızlar kendileri gitsinler; belki daha bile iyi olur; çünkü sen de kızlarının hepsini cebinden çıkaracak kadar güzel olduğuna göre, Bay Bingley bir de bakarsın, hepsinden çok seni beğenivermiş!” “Ruhum, iltifat ediyorsun bana. Gerçi bir zamanlar gerçekten güzeldim ama artık geçti… Bir kadının beş tane yetişkin kızı olunca kendi güzelliğini düşünmekten vazgeçmesi gerekir.” “Zaten böyle durumlarda çoğu kadının düşünecek güzelliği kalmamıştır.” “Ama, gözümün nuru, çok ciddi söylüyorum; taşındığı zaman Bay Bingley’yi görmeye gitmen şart.” “Benim böyle bir şeye söz vermeyeceğimi çok iyi bilmen gerekir.” “Ama kızlarını düşünsene! Birinden biri için ne parlak bir kısmet olur, onu düşün! Sir William’la Bayan Lucas’ın gitmeye niyetleri var – salt bu nedenle. Yoksa bilirsin, genel olarak yeni taşınanlara hiçbir zaman gitmezler. Senin gitmen şart; çünkü sen gitmedikçe bizim gitmemiz dünyada yakışık almaz.” “Etikete fazla bakıyorsun gibi geliyor bana. Bay Bingley sizlerin ziyaretinize, bana kalırsa, pek sevinecektir. Ben de seninle bir not gönderirim ona; kızlarımdan gözüne kestirdiğiyle evlenmesine yürekten razı olduğumu söylerim; ama Lizzyciğimi özellikle…

Akıl Ve Tutku / Jane Austen
Yabancı Edebiyat/ 20 Eylül 2017

Akıl ve Tutku Akıl ve Tutku’dan… Dashwood ailesi Sussex’e uzun zaman önce yerleşmişti. Büyük mülk sahibiydiler; evleri arazinin ortasındaki Norland Park’taydı ve nesiller boyu burada gayet edepli bir şekilde yaşamış, civardaki insanların saygısmı kazanmışlardı. Mülkün son sahibi çok ileri yaşa kadar gelmiş, hayatının büyük bölümünde kızkardeşini can yoldaşı ve evinin kahyası olarak yanında bulundurmuş bekar bir adamdı. Ama bundan on yıl önce kızkardeşinin ölümü evinde büyük bir değişim yaratmıştı; kızkardeşinin boşluğunu doldurmak için Norland mülkünün yasal varisi olan ve kendisinin de mülkü miras bırakmayı düşündüğü yeğeni Mr Henry Dashwood’un ailesini evine davet ve kabul etmişti. Yeğeniyle karısının ve çocuklarının eşliğinde yaşlı Bey’in son günleri rahat geçti. Hepsine olan bağlılığı arttı. Mr ve Mrs Henry Dashwood’un onun isteklerine gösterdikleri ve pek öyle çıkarcılıktan değil, ama iyi kalplilikten gelen aralıksız ihtimam ona yaşının tadabileceği her konforu sağladı; çocukların neşesi de hayatına ayrı bir keyif kattı. Mr Henry Dashvvood’un önceki evliliğinden bir oğlu, şimdiki karısından da üç kızı vardı. Aklı başında, saygın bir delikanlı olan oğlu, annesinin reşit olduğunda yarısı ona kalan büyük servetinden makul bir gelire sahipti. Kısa süre sonra gerçekleşen kendi evliliği de aynı şekilde servetine servet kattı. Dolayısıyla Norland mülkünün sahipliği onun açısından kızkardeşleri için olduğu kadar önemli değildi; çünkü…

Başkan Babamızın Sonbaharı / Gabriel Garcia Marquez
Yabancı Edebiyat/ 12 Eylül 2017

Başkan Babamızın Sonbaharı Başkan Babamızın Sonbaharı’ndan… Hafta sonunda akbabalar, balkon pencerelerindeki kepenkleri gagalayarak başkanlık sarayına girdiler, kanat çırpışları, içerdeki durağan zamanı dalgalandırdı ve pazartesi günü tan ağarırken, kent, büyük bir ölü ve çürüyen bir görkemin ılık esintisiyle, yüzyılların uyuşukluğunu üstünden attı. Ancak o zaman, kimilerimizin Önerdiği üzere ana kapıyı menteşelerinden sökmek için koçbaşı kullanmadan ve daha gözü pek olanlarımızın sözlerine uyarak, yıkılmaya yüz tutmuş, kaç kereler payandalanmış taş duvarları zorlayıp içeri girme yiğitliğini gösterebildik, yapının cesur çağlarında, William Dampier’in Lombardiyalılarına karşı direnmiş koskocaman kurşungeçirmez kapılar, bir omuzlayışta açılıverdi. Başka bir çağın havasına girmiş gibiydik; saltanatın bu geniş inindeki beton tuzaklarda hava daha hafifti, sessizlik epeskiydi ve ölgün ışıkta nesneler kolaylıkla seçilemiyordu. Girişte, döşeme taşlarının boydan boya alttan süren ayrıkotlarına boyun eğdiği avluda, görevini bırakıp kaçan nöbetçinin kulübesindeki keşmekeşi gördük, silahlıklardaki pusatları gördük, ansızın bastıran bir ürkü sonucu yanda kalmış pazar öğle yemeğinin artıklarıyla dolu tabakların dizildiği uzun, kaba tahta masaları, gölgeler içinde hükümet konağının bulunduğu bölmeyi gördük, en tatsız hayatlardan da daha ağır işlem görmüş dosyaların arasından fışkıran renk renk mantarları, solgun irisleri, avlunun tam ortasında, en aşağı beş kuşağın askeri törenle vaftiz edildiği vaftiz kurnasını gördük, geride, şimdi atlı arabaların durduğu eski genel valilik ahırını, kamelyalarla kelebeklerin ortasında, ayaklanma…

Aşk ve Öbür Cinler / Gabriel Garcia Marquez
Yabancı Edebiyat/ 11 Eylül 2017

Aşk ve Öbür Cinler Aşk ve Öbür Cinler’den… Alnında beyaz bir lekesi olan kül rengi bir köpek, Aralık ayının ilk Pazar günü, çarşının daracık yollarına dalarak, kebapçıların masalarını devirip yerlilerin işporta tezgâhlarıyla piyangocuların tentelerini altüst etmiş, o arada yoluna çıkan dört kişiyi de ısırmıştı. Bunlardan üçü, zenci kölelerdi. Dördüncüsü ise, yanında melez bir hizmetçiyle birlikte, on ikinci yaş günü kutlaması için bir dizi çıngırak satın almaya giden, Casalduero markisinin tek kızı Sierva Maria de Todos los Angeles idi. Onlara, Tacirler Kapısı’nın ötesine geçmemeleri tembihlenmişti, ama Gine’den getirilen bir gemi dolusu kölenin satışa çıkarıldığı zenci limanındaki şamatanın çekiciliğine kapılan hizmetçi kız, kentin kenar mahallesi Getsemani’deki iner kalkar köprüye kadar uzanmaktan çekinmemişti. Cadiz Zenci Şirketi’nin gemisi, yolda başlarına gelen açıklanamaz sayıdaki ölüm olayı nedeniyle, bir haftadan beri telaşla beklenmekteydi. Olayı gizleme çabasıyla cesetleri hiç düşünmeden suya atmışlardı. Ama kabaran deniz onları yüzeye çıkarıp sürüklemiş, ertesi sabah da garip bir mor renk alarak şişip biçimsizleşmiş bir halde kumsala vurmuşlardı. Herhangi bir Afrika salgını patlak vermiş olabileceği korkusuyla gemi, körfezin açıklarında demir atmıştı, ta ki kokmaya yüz tutmuş konserve etlerden zehirlendikleri anlaşılana kadar. Köpeğin çarşıdan geçtiği saatte, gemi yükünden hayatta kalmış olanları, içinde bulundukları son derece kötü sağlık durumu nedeniyle değer kaybetmiş olarak çoktan…

Albaya Mektup Yazan Kimse Yok / Gabriel Garcia Marquez
Yabancı Edebiyat/ 11 Eylül 2017

Albaya Mektup Yazan Kimse Yok Albaya Mektup Yazan Kimse Yok’tan… Albay kahve tenekesinin tepesini kaldırdı ve yalnızca bir küçük kaşık kahve kalmış olduğunu gördü. Kabı ateşten indirip suyun yarısını toprak zemine döktü ve çekilmiş kahvenin son zerreleri de pas kırıntılarıyla karışıp kaba dökülene kadar tenekenin içini bir bıçakla kazıdı. Masum ve inançlı bir tavırla taş ocağın yanında oturup kahvenin kaynamasını beklerken, bağırsaklarında mantar ve zehirli zambakların kök saldığı duygusuna kapıldı. Aylardan ekimdi. Kendisi gibi buna benzer pek çok sabahı atlatabilmiş biri için bile geçirmesi zor bir sabahtı. Nerdeyse altmış yıldır son iç savaş bittiğinden beri beklemekten başka hiçbir şey yapmamıştı albay. Gelen birkaç şeyden biri de ekimdi. Kahveyle yatak odasına girdiğini gören karısı cibinliği kaldırdı. Bir gece önce bir astım nöbetine tutulmuştu ve şimdi uykulu bir hali vardı. Ama fincanı almak için doğruldu. “Ya sen?” “Ben içtim,” diye yalan söyledi albay. “Koca bir kaşık daha vardı.” O sırada çanlar çalmaya başladı. Albay cenazeyi unutmuştu. Karısı kahvesini içerken o da hamağın bir ucunu kancadan çıkarıp kapının arkasındaki öbür uca doğru sardı. Kadın ölen adamı düşündü. “1922’de doğmuştu,” dedi. “Oğlumuzdan tam bir ay sonra. 7 Nisan’da.” Hışırtılı soluklar arasında kahvesini yudumlamayı sürdürüyordu. Kavisli, katı belkemiğinin üstünde bir tutam beyazlıktan ibaretti. Sıkıntılı soluması…