Toza Sor / John Fante
Yabancı Edebiyat/ 30 Eylül 2017

Toza Sor Toza Sor’dan… Bir gece Bunker Hill’deki otel odamın yatağında oturuyordum, Los Angeles’ın tam ortasında. Hayatımın önemli gecelerinden biriydi çünkü otelle ilgili bir karar vermek zorundaydım. Ya öde, ya da çık: ev sahibemin kapının altından attığı notta böyle yazıyordu. Hassasiyet gerektiren önemli bir sorunla karşı karşıyaydım. Sorunu ışıkları söndürüp yatağa girerek hallettim. Sabah uyandım, daha fazla egzersiz yapmam gerektiğine karar verdim ve hemen işe koyuldum. Birkaç kez çömelip kalktım. Sonra dişlerimi fırçaladım, ağzıma kan tadı geldi. Diş fırçası pembemsi bir renk almıştı, reklamları anımsadım, dışarı çıkıp kahve içmeye karar verdim. Restorana gitmek istediğim zaman gittiğim restorana gidip uzun tezgahın önündeki taburelerden birine oturdum ve kahve söyledim. Tadı kahveyi epey andırıyordu ama beş sent etmezdi. Orda oturup birkaç sigara içtim, Ulusal Lig sonuçlarını okumamaya özen göstererek Amerikan Ligi beysbol sonuçlarına baktım ve Joe Dimaggio’un İtalyanlar’ın gurur kaynağı olmayı sürdürdüğünü görmekten büyük memnuniyet duydum; sayı krallığında hâlâ öndeydi. Büyük oyuncuydu DiMaggio. Restorandan çıkıp hayali bir atıcının karşısına dikildim ve tel örgülerin üstünden uçup giden müthiş bir vuruş yaptım. Günü nasıl değerlendireceğimi düşünerek yürümeye başladım. Aklıma yapacak bir şey gelmeyince kentte dolaşmaya karar verdim. Olive sokağı boyunca yürüyüp önceki gecenin sisinden sonra ıslak bir kurutma kağıdı gibi duran kirli sarı bir binanın önünden geçtim. Detroitli dostlarım…

Roma’nın Batısı / John Fante
Yabancı Edebiyat/ 29 Eylül 2017

Roma’nın Batısı Roma’nın Batısı’ndan… Aylardan ocaktı, soğuk ve yağmurlu bir gün; yorgundum, sefildim, sileceklerim çalışmıyordu ve Tate Cinayetleri hakkında “Bonnie ve Clyde tarzında” zekice bir senaryo yazmamı isteyen milyoner bir yönetmenle sürekli içilip konuşulan uzun bir geceden sonra fena halde akşamdan kalmaydım. Para söz konusu değildi. “Ortak olacağız,” demişti yönetmen, “yarı yarıya.” Son altı ayda üç benzer teklif daha almıştım. İyiye işaret değildi. Karayolunda başımı pencereden çıkarmış, yağmurdan sırılsıklam olmuş, gözlerim beyaz çizgiyi izlemekte zorlanarak nihayet okyanus sapağına girdiğimde yağmur 1967 Porsche’umun (son dört taksiti ödenmemiş, bankadan her gün arıyorlar) vinil tavanını neredeyse parçalayacaktı. Point Dume’da yaşıyoruz; Santa Monica Körfezi’ni oluşturan hilalin kuzey burnunda, porno filminde bir meme gibi öne fırlamış bir kara parçası. Sokak lambalarından yoksun bir mahalledir Point Dume, dolambaçlı yolların birbirini kestiği, sürekli çıkmaz sokaklarla karşılaşılan son derece kaotik bir banliyö; o kadar ki orada yirmi yıla yakın bir süredir yaşamama rağmen yağmurlu ya da sisli havalarda yolumu kaybeder, sık sık kendimi evden iki blok ötede nereye gittiğimi bilmez bir halde dolanırken bulurum. O gece de Bonsall yerine Ferhnill’den sağa göndüm ve benzini tüketmezsem sonunda tekrar karayoluna dönüp telefon kulübesinin loş ışığım bulacağımı, Harriet’i arayıp gelmesini ve bana yolu göstermesini isteyeceğimi bile bile evimi bulmak için o çıldırtıcı ve…

Top / William S.Burroughs
Yabancı Edebiyat/ 28 Eylül 2017

Top Top’tan… 1940’lann sonunda orada yaşadığım dönemde. Mexico City, berrak, ışıl ışıl havasının yaranda, içinde daireler çizerek dönen akbabalara kan ve kum rengine oldukça uygun düşen özel bir mavi tonuna -kaba bir tehditkârlıktaki acımasız Meksika mavisi- sahip gökyüzüyle bir milyon kişinin yaşadığı bir kentti. Mexico City’yi, orayı ziyaret ettiğim ilk günden itibaren sevmiştim. 1949 yılında orası, geniş bir yabana kolonisi, efsanevi genelevleri ve lokantaları, horoz döğüşleri, boğa güreşleri ve akla gelebilecek her türlü eğlencesiyle yaşamak için ucuz bir yerdi. Tek başına bir adam orada günde iki dolara oldukça rahat bir şekilde yaşayabilirdi. Eroin ve marihuana bulundurmaktan New Orleans’ta bana karşı açılan davada dunumun öylesine ümitsiz görünüyordu ki, mahkeme tarihinde ortalıkta görünmemeye karar verdim ve Mexico City’nin sessiz, orta sınıf mahallelerinin birinde, bir apartman dairesi kiraladım. Zaman aşımı yasasına göre, Birleşik Devletler’e beş yıl boyunca dönemeyeceğimi biliyordum, bu yüzden Meksika vatandaşlığına müracaat ettim, Mexico City College’de Maya ve Meksika arkeolojisi üzerine bazı derslere kaydoldum. Amerikan ordusu kitaplarımı, okul taksitlerimi ve yaşamam için ayda yetmiş beş dolarlık bir maaşı üstlendi. Çiftçilik yapabileceğimi veya belki de Amerika sınırında bir bar açabileceğimi düşünüyordum. Kent hoşuma gitmişti. Gecekondu bölgeleri, katışıksız pislik ve yoksulluk açısından Asya’daki herhangi bir bölgeyle rahatlıkla karşılaştırılabilirdi. İnsanlar sokağın her tarafına sıçıyor,…

Yumuşak Makine / William S.Burroughs
Yabancı Edebiyat/ 28 Eylül 2017

Yumuşak Makine Yumuşak Makine’den… Gemiciyle deliğe takılıyorduk ve fena yapmıyorduk. Ortalama bir gecede on beş sent öğleden sonraları kurtarıyor ve özgürler diyarından yollandığımız sabaha karşıları kısaltıyor. Ama bende damar kalmamıştı. Bir fincan kahve daha almak için tezgaha gittim… Joe’nun Lokantası’nda, fincanın altında bir peçeteyle kahve içmek ki kafeteryalarda ve lokantalarda çok oturmuş birinin göstergesi diye bilinir bu… Bir adamı bekleyerek… “Ne yapabiliriz?” dedi Nick birinde bana fena halde keş fısıltısıyla. “Bekleyeceğimizi biliyorlar…” Evet, bekleyeceğimizi biliyorlar… Tezgahta oturan bir oğlan var zayıf suratlı bir çocuk gözleri sırf gözbebeği. Görüyorum o bir keş ve canksız[1] kalmış. Belki de zaman zaman bir ot kaptığım bilardo salonundan tanıdık bir surat. Metroların gri katmanlarında evsizleri bulunduran gece kafeteryalarından. Gözleri bir soruyla pırpırlandı. Benim masaya çağırdım başımla. Kahvesini kapıp geldi ve karşıma çöktü. Long Island’da yaşıyor o Doktor… hafiften uyku derdindedir duraklarda uyanır. Değiştir. Başla. Her şey kesin ve net. TV antenleri göğü emiyor. Saat zamanın akşamüzeri dörtten sonra koşturduğu gibi koşuyor. “Herif üç saat geç kaldı. Arpan var mı?” “Üç sent var bende.” “En az beş senttir. Herifin istediği şu kağıtlar.” Yüzüne baktım. Yakışıklı. “Çocuğa de ki tam sana göre bir moruk teyze doktor buldum Uzman gibi… Telefon et. Benim sesimi çakozlasın istemiyorum.” Bu zaman zarfında…

Çıplak Şölen / William S.Burroughs
Yabancı Edebiyat/ 28 Eylül 2017

Çıplak Şölen Çıplak Şölen’den… Bir dizi ili şkisindeki sayılar piramidini değiştirmek ya da yok etmek istersen, en alttaki sayıyı değiştirir ya da ortadan kaldırırsın. Eğer junk piramidini yok etmek istiyorsak, piramidin tabanı ile başlamalıyız: Sokaktaki Bağımlı ve tümünün yerine derhal yenileri bulunabilecek olan “patronlar”a donkişotça eğilmeyi bırakmalıyız. Yaşamak için junk bulması gereken sokaktaki bağımlı, junk denkleminin tek yeri doldurulamaz faktörüdür. Junk satın alacak bağımlı kalmadığında junk trafiği de kalmayacaktır. Junk var oldukça birileri ona hizmet edecektir. Ba ğımlılar tedavi edilebilir veya karantinaya alınabilir –yani tifo taşıyıcıları gibi, asgari gözetim altında belirli bir miktar morfin kullanmalarına izin verilebilir. Bu yapıldığında dünyanın junk piramitleri çökecektir. Bildiğim kadarıyla İngiltere junk sorununda bu yöntemi kullanan tek ülke. Birleşik Krallıkta karantina altında beş yüz kadar bağımlı bulunuyor. Karantina altındaki bağımlılar birer birer öldüklerinde, junk içermeyen ağrı kesiciler bulunduğunda, junk virüsü çiçek hastalığı gibi kapanmış bir sayfa –tıbbi bir merak konusu olacaktır. Junk virüsünü topra ğa gömülmüş bir geçmişe sürgüne gönderecek aşı mevcuttur. Bu aşı, adını kullanma ve bağımlılar ile alkoliklerin apomorfin tedavisinin otuz yılını kapsayan kitabından alıntı yapma izni almadığım için adını saklı tutacağım bir İngiliz doktor tarafından bulunmuş olan Apomorfin Tedavisi’dir. Apomorfin bileşimi, morfinin hidroklorik asitle kaynatılmasıyla elde edilir. Bağımlıların tedavisinde kullanılmasından yıllarca önce keşfedilmişti. Uzun…

Los Angeles Yolu / John Fante
Yabancı Edebiyat/ 28 Eylül 2017

Los Angeles Yolu Los Angeles Yolu’ndan… Los Angeles Limanı’nda bir çok işe girip çıkmıştım, çünkü yoksulduk ve babanı ölmüştü. İlk işim çukur kazmak olmuştu, liseden mezun olduktan kısa bir süre sonra. Geceleri sırtımın ağrısından uyuyamıyordum. Boş bir alanda hafriyat yapıyorduk, hiç gölge yoktu, güneş bulutsuz gökyüzünden dosdoğru üzerimize iniyordu ve ben zevk için kazan iki yarmayla birlikte o çukurun dibindeydim. Adamlar sürekli fıkra anlatıp katıla katıla gülüyor, acı tütün içiyorlardı. Çılgın gibi girişmiştim işe, bana öğrenmem gereken birkaç şey olduğunu söyleyip gülmüşlerdi. Sonra kazmayla kürek ağırlaşmaya başladı. Su toplayan avucumu emip nefret ettim o adamlardan. Bir gün, öğle paydosunda, oturup ellerime baktım. Seni öldürmeden bu işi bırak, dedim kendi kendime. Ayağa kalkıp küreğimi yere sapladım. “Arkadaşlar,” dedim, “Liman Komisyonu’nun bana önerdiği işi kabul etmeye karar verdim.” Ertesi gün bulaşıkçı olarak çalışmaya başladım. Her gün delikten farksız pencereden dışarı bakıyor ve üzerinde sineklerin uçuştuğu çöp yığınlarını görüyordum. Ev kadını gibi hissediyordum kendimi bulaşık yıkarken, bulaşık suyunun içinde ölü balıkları andıran ellerim iğrenç görünüyorlardı. Şişko aşçıydı benim patronum. Tavalarla şamata yapıp çalıştırıyordu beni. Yanağına bir sinek musallat olduğunda zevkten dört köşe oluyordum. Dört hafta çalıştım o işte. Arturo, dedim sonunda, bu iş fazla bir gelecek vaat etmiyor, neden hemen istifa etmiyorsun? Neden şu aşçıya…

Damızlık Kızın Öyküsü / Margaret Atwood
Yabancı Edebiyat/ 27 Eylül 2017

Damızlık Kızın Öyküsü Damızlık Kızın Öyküsü’nden… Bir zamanlar spor salonu olan yerde uyurduk. Eskiden oynanan oyunlar için çizilmiş çizgi ve daireleri üstünde barındıran cilalı parkedendi zemin; basketbol ağlarının çemberleri hâlâ yerli yerindeydi, ancak ağlar yoktu artık. Salonu bir balkon çevreliyordu, seyirciler için ve resimlerden bildiğim kadarıyla, önceleri keçe, sonraları mini-etekli, daha sonra pantolonlu, en sonunda da tek kulakta küpe ve yeşil meçli dimdik saçlarıyla izleyici kızlardan gelen hoş sakız ve parfüm kokusuyla karışıp insanın burnuna çarpan keskin ter kokusunu duyabileceğimi sanırdım, kaçkın bir art-görüntü gibi. Balolar da yapılırdı orada; müzik can çekişirdi: duyulmayan bir ses parşömeni gibi, biçem biçem üstüne, alttan alta gelen davul sesleri, ümitsiz bir feryat; ince kağıt çiçeklerden yapılmış çelenkler; kartondan şeytan maskeleri; döner bir cam top, ışıktan bir kar serpiştirirdi dansçıların üstüne. Geçmişte kalmış bir cinsellik vardı odada ve yalnızlık ve beklenti, biçimi ya da ismi olmayan bir şeyin. Park yerinde ya da inip kalkan bedenlerin Üzerinde sadece resimlerin titreştiği sessiz televizyon odasında, sırtın en dar yerinde ya da dışında, orada ve o zaman üstümüzde olan eller gibi her zaman değişen ve hemen oluverecek bir şey için duyduğumuz o özlemi hatırlıyorum. Geleceğe de özlem duyardık. Nasıl edindik bunu, bu doymazlık yeteneğini? Havadaydı; konuşmamızı olanaksız kılan aralıklarla…

Antilop ve Flurya / Margaret Atwood
Yabancı Edebiyat/ 27 Eylül 2017

Antilop ve Flurya Antilop ve Flurya’dan… Kar Adamı şafaktan önce uyanıyor. Hareketsiz yatıyor, çeşitli engellere vuran dalgaların sesini dinliyor: Hışşş, hışşş, nabız gibi. Hâlâ uykuda olduğuna inanmayı öyle istiyor ki. Doğu ufkunda sis var. Gül rengi, ölümcül bir parıltıyla aydınlanıyor. O rengin hâlâ zarif görünmesi ne tuhaf. Pembe ve soluk mavi lagünde, ışığa karşı kara siluetler halinde yük­selen kuleler gerçekdışı görünüyor. Orada yuva yapmış kuşla­rın çığlıkları ve paslı araba parçalarından, tuğlalardan ve çöplerden oluşma yapay kayalıklara vuran okyanus dalgaları­nın uzaktan gelen sesleri, tatil günü trafiğinin gürültüsünü andırıyor. Kar Adamı alışkanlıktan saatine bakıyor. Paslanmaz çe­likten yapılma, parlak alüminyum kayışlı bir saat. Artık çalış­masa da hâlâ gıcır gıcır. Artık saatini yalnızca tılsım olarak kullanıyor, sahip olduğu tek tılsım. Saati ona boş bir yüz gös­teriyor o kadar: Sıfır saati. Saati bilememek dehşete kapılma­sına yol açıyor. Hiç kimse, hiçbir yerde saati bilmiyor. “Sakin ol” diyor kendine. Birkaç derin soluk aldıktan sonra sinek ısırıklarını kaşıyor. En çok kaşınan yerlerin yal­nızca etrafını kaşımaya, kabuklarını yolmamaya özen gösteri­yor. Kanının zehirlenmesini istemiyor. Aşağı, etrafta vahşi hayvan olup olmadığına bakıyor. Ortalık dingin. Ne pul gö­rüyor ne kuyruk. Sol elini, sağ ayağını, sağ elini, sol ayağını kullanarak ağaçtan iniyor. Üstünü dal ve yapraklardan temiz­ledikten sonra, kirli çarşafını sırtına pelerin gibi…

Ademden Önceki Yaşam / Margaret Atwood
Yabancı Edebiyat/ 27 Eylül 2017

Ademden Önceki Yaşam Ademden Önceki Yaşam’dan… Nasıl yaşamalıyım, bilmiyorum. Herkes nasıl yaşamalı, bilmiyorum. Bütün bildiğim, nasıl yaşadığım. Kabuğu çıkarılmış bir salyangoz gibi yaşıyorum. Bu da para kazanmak için iyi bir yol değil. O kabuğu geri istiyorum, onu oluşturmam yeterince uzun zaman aldı zaten. Her neredeysen, o senin yanında, biliyorum. Sen kabuğu çıkarmakta ustaydın. Pullu bir elbise gibi bir kabuk istiyorum; gümüş paralardan, dolarlardan yapılmış olmalı. Bunlar bir armadillonun pulları gibi üst üste dikilmeli. Bir Fransız trençkotu gibi de su geçirmez olmalı. Keşke seni düşünmeden durabilsem. Beni etkilemek istedin. Ama etkilenmedim işte, tiksindim. Yaptığın iğrenç bir şeydi; çocukça, aptalca bir şey. Bir kriz, bir oyuncak bebeği parçalamak gibi bir şey. Ne var ki, parçaladığın kendi kafandı, kendi bedenindi. Yatakta o bedenin yanımda olmadığını hissetmeden bir daha bir yandan öbür yana dönmeyeceğimden emin olmak, kesinkes emin olmak istedin. O bedenin orada olmadığını, ama kesilmiş bir bacak gibi, hâlâ dokunulabilir olduğunu bileyim istedin. Kesilip atılmış ama yeri hâlâ acıyor. Ağlamamı, yas tutmamı, elimde kara kenarlı bir mendille sallanan bir koltuğa oturmamı, gözlerimden yaş değil kan dökmemi istedin. Ama ben ağlamıyorum, öfkeliyim yalnızca. O kadar öfkeliyim ki, bu işi zaten kendin yapmamış olsaydın, ben seni öldürebilirdim. Elizabeth sırtüstü yatıyor, elbisesi sırtında ama ütüsü bozulmamış….

Büyük Açlık / John Fante
Yabancı Edebiyat/ 27 Eylül 2017

Büyük Açlık Büyük Açlık’tan… Dibber Lannon’un bir abisi var. Adı Pat Lannon. Dibber bana abisinin bir gün papa olacağını söylemişti. Neyse, fena halde yanıldı Dibber. Bana abisinin dünyanın gelmiş geçmiş en büyük papası olacağını söylemişti, büyük Papa Pius’dan bile daha büyük. Yuh olsun Dibber Lannon’a! Şu yüzden: Ben ve Dibber ilkokul üçteyken Pat Lannon sekizinci sınıftaydı. Hatırlıyorum onu. Ne abi! Peh! İspiyoncunun önde geleniydi. Dibber bunu bilmiyordu tabii ki. Nasıl bilebilirdi? Pat’in küçük kardeşiydi, abisinin ispiyoncunun teki olduğunu nasıl bilebilirdi? Kim söylerdi bunu ona? Kimse. Neyse, yuh olsun Dibber Lannon’a. Bir keresinde eski okul arkadaşlarının Pat Lannon hakkında konuşmalarına kulak misafiri oldum. Çok şey biliyorlardı. El İşi Atölyesi’ne gittikleri ama gitmedikleri günden söz ettiler, onun yerine okulu kırmışlardı. Pat Lannon hariç herkes. Pat Lannon okul kırmayı kendine yakıştıramamıştı. Peki, ne yapmıştı? Bay Simmons’u alıp köprüye getirmişti. Herkes köprünün altında sigara içiyordu. Bay Simmons hepsini dersinden çaktırmıştı. Pat Lannon hariç. Öyle biriydi işte Dibber Lannon’un abisi. Bana bir gün papa olacağını söylediği abisi. Pat Lannon bizim okuldayken ben henüz üçüncü sınıfa gidiyordum. O sekizinci sınıf öğrencisiydi. Ama hatırlıyorum onu. Çok tuhaf bir tipti. Kafadan çatlak bir görünümü vardı. Gözlüklüydü. Gözleri bir yerde durmazdı. Bir şeye bakardı ve gözleri sapıtırdı. Sandalet giyerdi….

Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek / Richard Brautigan
Yabancı Edebiyat/ 25 Eylül 2017

Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek’den… O öğleden sonra, toprağın birkaç kısa gün içinde başka bir mezar haline gelmek için beklediğini bilemezdim. Kurşunu havada yakalayıp 22’lik tüfeğin namlusuna geri koyamamam, onun namludan aşağı kayıp yatağına yerleşmemesi, kovanına yeniden tutunup sanki hiç ateşlenmemiş ve hatta o silaha hiç doldurulmamış gibi olamaması çok kötü. Keşke kurşun, diğer kırk dokuz kardeşi ile birlikte kutusunda olsaydı, güvenli bir şekilde silah dükkanındaki rafta duruyor olsaydı ve ben o yağmurlu Şubat öğle sonrası sadece dükkanın yanından geçmiş, içeriye hiç girmemiş olsaydım. Keşke canım kurşun değil de hamburger istiyor olsaydı. Silah dükkanının hemen yanı başında bir lokanta vardı, Çok iyi hamburger yaparlardı ama aç değildim. Hayatımın geri kalanı boyunca o hamburgeri düşünüyor olacağım. Orada, tezgahta oturmuş, gözyaşlarını yanaklarımdan aşağı akarken onu ellerimde tutuyor olacağım. Garson kız başka taraflara bakıyor olacak, çünkü hamburgerlerini yerken ağlayan çocukları görmekten hoşlanmıyor, ayrıca beni utandırmak da istemiyor. Lokantadaki tek müşteri benim. Buna ihtiyacı yok. Onun kendi sorunları var. Erkek arkadaşı geçen hafta Chicago’lu kızıl saçlı bir kız için onu terk etti. Bu yıl içinde ikindi defa başına geliyor bu. Buna inanamıyor. Bu sadece bir tesadüf olamaz. Chicago’da kaç tane kızıl saçlı kız var ki? Bir bez…

Willard ve Onun Bowling Kupaları / Richard Brautigan
Yabancı Edebiyat/ 25 Eylül 2017

Willard ve Onun Bowling Kupaları Willard ve Onun Bowling Kupaları’ndan… Constance adamın odadan çıkışını izlemek için yatakta beceriksizce döndü. “Bütün gün bunu düşündüm,” dedi Bob. “Senin onu duymanı Sonra sesini koridor boyunca ardından sürükleyerek odadan çıktı, “istiyorum,” başka bir odaya girerken. Kadın, yatakta amaçsızca yatıp geri dönmesini bekledi. Sadece birkaç saniyeliğine gittiğini düşünmüştü ama gideli neredeyse on dakikayı geçmişti. Yatak odasındaki hava sıcak ve durgundu. San Francisco için alışılmadık sıcaklıkta bir eylül akşamıydı ama, pencereler kapalı, gölgelikler de çekiliydi. Öyle olması gerekiyordu. Kitabı bulamadı, diye düşündü. Her zaman bir şeyler kaybediyordu. Aylardan beri herhangi bir şeyi doğru yapma konusunda sorunları vardı. Bu durum onu üzüyordu, çünkü adamı seviyordu. İç geçirdi, bu ağzına gevşekçe tıkılmış mendilden dolayı boğuk bir ses olarak çıktı. Eğer isteseydi, mendili ağzından diliyle rahatlıkla itebilirdi. Şu sıralar Bob hiçbir şeyi doğru dürüst yapamıyordu. Onun ağzını iyi tıkayamıyordu bile. Her zamanki gibi, ellerini çok sıkı, ayaklarını ise çok gevşek bağlamıştı, yine iç geçirdi, ki bu iç geçirme adamın son zamanlarda yaptığı şeylere bakıldığında sıradan bir olay sayılması gereken, kaybettiği kitabı bulmasını bekleyen kadının ağzından boğuk bir ses olarak çıktı. Eskiden böyle değildi; ona siğil bulaştırdığı için olanların kısmen kendi hatası olduğunu düşünüyor ve bu yüzden kendini suçlu hissediyordu; çünkü…

Kürtaj / Richard Brautigan
Yabancı Edebiyat/ 25 Eylül 2017

Kürtaj Kürtaj’dan… Bu güzel bir kütüphane; mükemmel zamanlanmış, konforlu ve Amerikan. Zaman gece yansı, kütüphane kuytu ve düş gören bir çocuk gibi bu sayfaların karanlığına taşınmakta. Kütüphane “kapalı” olmasına rağmen eve gitmem gerekmiyor çünkü benim evim burası, yıllardan beri böyle ve üstelik her zaman burada olmam gerekiyor. Bu işimin bir parçası. Önemsiz bir görevliymişim izlenimi vermek istemem ama biri gelip beni burada bulamasaydı ne olurdu diye düşünmek bile beni korkutuyor. Karanlığa gömülen kitap raflarını seyrederek saatlerce oturakalmışım bu masada. Kitapların varlığını, üzerinde durduran ahşabı onurlandırış biçimlerini seviyorum. Biliyorum, yağmur yağacak. Siyah, ağır kostümlerini kuşanmış bulutlar, gün boyu göğün mavi üslubuyla oynadılar ama şimdiye dek yağmur falan yağmadı. Kütüphaneyi dokuzda “kapattım” ama kitap bırakmak isteyen biri olursa kapıdaki zili çalabilir, bu zil burada ne yapıyor olursam olayım bana ulaşır; uyurken, yemek yaparken, yemek yerken ya da birazdan buraya damlayacak olan Vida’yla sevişirken. İşten 11:30’da çıkıyor. Zil, Texas, Forth Worth’dan geldi. Bize zili getiren adam artık yaşamıyor, kimse de adını bilmiyor. Bir zili getirip masanın üzerine bıraktı. Sıkılgan, terk edilmiş bir yabancı gibi görünüyordu ve bu yıllar önceydi. Büyük bir zil değil ama sesi kulaklarımıza nasıl ulaşacağını bilen küçük, gümüş bir patika boyunca içtenlikle yol alır. Kitaplar daha çok akşamlan karanlık bastırırken…

Babili Düşlemek / Richard Brautigan
Yabancı Edebiyat/ 25 Eylül 2017

Babili Düşlemek Babili Düşlemek’ten… 2 Ocak 1942 günü, hem iyi, hem de kötü haberler getirdi. Önce, iyi haberler: yetersiz olduğumu ve II. Dünya Savaşı’na asker olarak katılamayacağımı öğrenmiştim. Kendimi asla vatan hainiymişim gibi hissetmedim, çünkü beş yıl önce İspanya’da kendi II. Dünya Savaşı’mda mücadele ettim. Bunun kanıtı olarak kıçımdaki bir çift kurşun deliğini gösterebilirim. Kıçımdan niye vurulduğumu asla anlayamayacağım. Zaten bu, berbat bir savaş hikâyesiydi. Kıçınızdan vurulduğunuzu anlattığınızda, insanlar size bir kahraman olarak bakmaz. Sizi ciddiye almazlar ama bu, hiçbir şekilde benim problemim değildi. Amerika’nın geri kalanı için başlayan savaş, benim için bitmişti. Şimdi de kötü haberler: Silahımda hiç kurşunum yoktu. Silahıma ihtiyaç duyduğum bir davayı daha yeni almıştım ama kurşunlarım tükenmişti. Daha sonra gün içinde ilk defa buluşacağım müşterim silahımla gelmemi istemişti; aklındaki şeyin boş bir silah olmadığını çok iyi biliyordum. Ne yapacaktım? Bir sentim bile yoktu ve San Francisco’daki kredim sıfırı tüketmişti. Kirası ayda sadece sekiz papel olduğu halde eylül ayında ofisimden ayrılmak zorunda kalmıştım ve artık işlerimi kirasını iki aydır ödeyemeden yaşadığım, Nob Hill’deki ucuz apartmanın giriş koridorundaki jetonlu telefondan hallediyordum. Ayda otuz papellik kirayı bile karşılayamıyordum. Ev sahibem, benim için Japonlardan daha büyük bir tehtid oluşturuyordu. Herkes Japonların San Francisco’ya gelip tepelerden aşağı gidip gelen kablolu…

Nadja / Andre Breton
Yabancı Edebiyat/ 22 Eylül 2017

Nadja Nadja’dan… Kimim ben? İstisna olarak, atasözü olmuş bir özdeyişe bakacak olursam, gerçekten de her şey, dönüp dolaşıp, şunu bilmeye dayanmaz mı?: “Kiminle düşüp kalkıyorum?”, “Arkadaşım kim?” İtiraf etmeliyim ki bu son sözcük, kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu sözcük söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki bir kişilik olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. Sözcük, kullanıldığı bu temel anlamda biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel belirtileri olarak algıladığım şeylerin, ki bunlar enikonu kesinleşmiş belirtilerdir, bu yaşamın sınırlarında olup bitenlerden başka bir şey olmadıkları, gerçek alanını hiç mi hiç tanımadığım bir hareket içindeki belirtiler olduklarını anlatmak istemektedir bana. Dış görünüşüyle olduğu kadar bazı olağan zaman ve yer olgularına körü körüne boyun eğmesi gibi geleneksel bazı yanlarıyla “hayalet”in kafamdaki temsili imgesi, benim için her şeyden önce ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının yetkin imgesiyle eşdeğerdedir. Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve ben bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken; gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gerekeni tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum…

Morel’in Buluşu / Adolfo Bioy Casares
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Morel’in Buluşu Morel’in Buluşu’ndan… Bugün, bu adada bir mucize gerçekleşti. Yaz erkenden geldi. Yatağımı havuzun kenarına yaptım ve çok geç saatlere kadar suda kaldım. Uyumak olanaksızdı. Havuzun kenarında geçirdiğim iki-üç dakika, korkunç boğucu havaya karşı beni koruması gereken suyun tere dönüşmesine yetiyordu. Sabaha karşı bir fonograf beni uyandırdı. Eşyaları almak için müzeye dönmeye zamanım olmadı. Dere yataklarından kaçtım. Şimdi, kaçışımı anlamsız bir biçimde çabuklaştırdığımı düşünerek, belime kadar gelen ırmak ya da deniz suyunun içinde, sineklerden deliye dönmüş bir halde, güneyin alçak topraklarındayım. Bu insanların beni aramaya geldiklerini sanmıyorum; hatta beni görmemiş bile olabilirler. Ama yazgımın azizliği: Her şeyden yoksun, denizin haftada bir kez kapladığı bataklıklarda, adanın en oturulmaz, en dar yerinde sıkışıp kaldım. Bu satırları, sevimsiz mucizeye tanıklık edecek bir şeyler bırakmak için yazıyorum. Şu birkaç gün içinde boğulup gitmezsem, ya da özgürlüğüm için savaşırken ölmezsem, Sağ Kalanlar Önünde Savunma’yı ve Malthus’a Övgü’yü yazmayı umut ediyorum. Bu sayfalarda, ormanları ve çölleri sömürenlere saldıracağım; polis teşkilatının, fişlerin, gazeteciliğin, telsizin ve gümrüklerin kusursuzlaşmasıyla adaletin hatalarının düzeltilemez kılındığını, bu dünyanın ezilenler için çıkışı olmayan bir cehennem olduğunu göstereceğim. Daha dün, aklımın ucundan bile geçmeyen bir sayfa dışında, hiçbir şey yazamadım. Issız bir adada, ne büyük uğraş! Ormanın sertliği ne denli amansız! Uzay, bir kuşun uçabileceğinden…

Northanger Manastırı / Jane Austen
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Northanger Manastırı Northanger Manastırı’ndan… Catherine Morland’i çocukluğunda gören hiç kimse onun kahraman olmak için doğduğunu düşünmezdi. Hayattaki konumu, anne babasının tabiatı, kendi kişiliği ve mizacı, hepsi birden ona engeldi. Babası din adamıydı, önemsiz de yoksul da değildi, adı Richard olsa da gayet saygın bir adamdı… ve yakışıklılıkla uzaktan yakından alakası yoktu. Kayda değer bir kazancı, ayrıca iki kilise arazisinden iyi geliri vardı… kızlarını kapatmaya da hiç meraklı değildi. Catherine’in annesi zeki ve pratik, iyi huylu, daha da önemlisi sağlam bünyeli bir kadındı. Catherine doğmadan önce üç oğlu oldu; Catherine’i dünyaya getirirken tüm tahminlerin aksine ölmeyip yaşamaya devam etti… hem de altı çocuk daha doğuracak, hepsinin etrafında büyüdüklerini görecek, kendisi de kusursuz sağlığının sefasını sürecek kadar. On çocuklu bir aile her zaman hoş bir ailedir; kafa, kol, bacak sayısı buna yeter; ama Morlandlar başka pek az bakımdan bu kelimeyi hak ediyorlardı, çünkü genel olarak çok sıradandılar, Catherine de hayatının büyük bölümünde herkes kadar sıradan oldu. İnce, kaba saba bir yapısı, renksiz soluk bir teni, siyah düz saçları ve sert hatları vardı… görünümüyle ilgili bu kadar yeter; aklı da kahramanlık için daha fazla umut veriyor değildi. Oğlanların oyunlarına düşkündü ve kriketi sadece bebeklere değil, fındık faresi büyütmek, kanarya beslemek ya da gül…

Gurur ve Önyargı / Jane Austen
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Gurur ve Önyargı Gurur ve Önyargı’dan… Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir, hali vakti yerinde olan her bekar erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır. Böyle bir erkek yeni bir muhite ilk adımını atarken ne hissediyor, ne düşünüyor, kimse bilmez, ama bu gerçek civardaki ailelerin aklına öyle yerleşmiştir ki onu kızlarından birinin ya da diğerinin tapulu malı sayarlar. “Duydun mu Mr. Bennet, şekerim,” dedi eşi bir gün, “Netherfield Korusu nihayet tutulmuş.” Mr. Bennet duymadığını söyledi. “Ama tutulmuş,” diye devam etti eşi; “Mrs. Long az önce buradaydı, bana her şeyi anlattı.” Mr. Bennet cevap vermedi. “Kim almış, merak etmiyor musun?” diye haykırdı karısı sabırsızca. “Söylemek istiyorsan itiraz etmem.” Bu kadar davet ona yeterdi. “Valla, şekerim, bunu dinlemelisin, Mrs. Long diyor ki Netherfield’i kuzey İngiltere’li, büyük servet sahibi bir genç almış; Pazar günü dört atlı arabasıyla gelip yeri görmüş ve öyle beğenmiş ki Mr. Morris’le şıp diye anlaşmış; Michaelmas’dan önce mülkü devralacakmış, birkaç hizmetçisi de gelecek hafta sonuna kadar evde olacakmış.” “Adı neymiş?” “Bingley.” “Evli mi bekar mı?” “Aa! Bekar, şekerim, bekar tabii! Çok zengin, yılda dört beş bin kazanan bir bekar. Kızlarımız için ne hoş bir şey!” “Nasıl yani? Kızlarımızla ne ilgisi var?” “İlahi Mr. Bennet,” diye cevapladı karısı, “nasıl bu kadar yorucu…

Emma / Jane Austen
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Emma Emma’dan… Emma Woodhouse, güzel, zeki, varlıklı bir kızdı. Rahat bir evi, iyimser bir yaradılışı vardı. Böylece, dünyanın en büyük nimetlerine sahip sayılırdı; ömrünün şu ilk yirmi yılında pek az sıkıntı, üzüntü çekmişti. Sağlıklı, yumuşak huylu bir babanın iki kızının küçüğüydü. Ablasının evlenmesi üzerine, pek genç yaşta evin hanımı olup çıkmıştı. Küçük yaşta yitirdiği annesinin şefkatini ancak hayal meyal anımsıyordu. Gelgelelim son derece kusursuz bir kadın olan mürebbiyesi, şefkat bakımından gerçek bir anayı ona pek aratmamıştı. Mürebbiye Miss Taylor, Woodhouse ailesine gireli tam on altı yıl oluyordu. Artık mürebbiyeden çok, bir dost olup çıkmıştı. Evin kızlarının ikisini de pek severdi. Emma’ya daha düşkündü. Emma ile Miss Taylor arasındaki yakınlık bir kardeş yakınlığıydı. Emma daha çocukken bile Miss Taylor’ın yumuşak huyu, ona çok baskı yapmasına engel olmuştu. Emma’nın mürebbiye isteyecek çağı geçmesinden sonraysa, tamamen birbirine çok bağlı iki arkadaş olarak kalmışlardı. Emma, Miss Taylor’ın görüşlerine son derece değer verir, gene de kendi bildiğini yapardı. Aslında Emma’nın kusurları, gerektiğinden çok, kendi başına buyruk oluşu ve kendini biraz fazlaca beğenmesiydi. Bu kusurlar, yaşantısındaki sayısız zevklerin katıksızlığını tehlikeye atıyordu. Gelgelelim şu sırada genç kız bu tehlikelerin hiç ayırdında değildi ki, korkmak ya da durumunda bir kusur bulmak hiç mi hiç aklından geçmiyordu. Bu arada,…

Aşk ve Gurur / Jane Austen
Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2017

Aşk ve Gurur Aşk ve Gurur’dan… “Niyet mi? Saçma! Neler de söylüyorsun! Ama kızlarımızdan birine gönül vermesi akla yakın bir şey. Onun için taşınır taşınmaz ona hoş geldine gitmelisin.” “Bence bunun gereği yok. Kızlarla sen gidin ya da sen istersen bırak, kızlar kendileri gitsinler; belki daha bile iyi olur; çünkü sen de kızlarının hepsini cebinden çıkaracak kadar güzel olduğuna göre, Bay Bingley bir de bakarsın, hepsinden çok seni beğenivermiş!” “Ruhum, iltifat ediyorsun bana. Gerçi bir zamanlar gerçekten güzeldim ama artık geçti… Bir kadının beş tane yetişkin kızı olunca kendi güzelliğini düşünmekten vazgeçmesi gerekir.” “Zaten böyle durumlarda çoğu kadının düşünecek güzelliği kalmamıştır.” “Ama, gözümün nuru, çok ciddi söylüyorum; taşındığı zaman Bay Bingley’yi görmeye gitmen şart.” “Benim böyle bir şeye söz vermeyeceğimi çok iyi bilmen gerekir.” “Ama kızlarını düşünsene! Birinden biri için ne parlak bir kısmet olur, onu düşün! Sir William’la Bayan Lucas’ın gitmeye niyetleri var – salt bu nedenle. Yoksa bilirsin, genel olarak yeni taşınanlara hiçbir zaman gitmezler. Senin gitmen şart; çünkü sen gitmedikçe bizim gitmemiz dünyada yakışık almaz.” “Etikete fazla bakıyorsun gibi geliyor bana. Bay Bingley sizlerin ziyaretinize, bana kalırsa, pek sevinecektir. Ben de seninle bir not gönderirim ona; kızlarımdan gözüne kestirdiğiyle evlenmesine yürekten razı olduğumu söylerim; ama Lizzyciğimi özellikle…