Şehir Mektupları / Ahmet Rasim
Türk Edebiyatı/ 18 Ağustos 2018

Şehir Mektupları Şehir Mektupları’ndan… Vay efendim vay! Yeni Cami’den Köprü’ye onluğu toka edinceye kadar insanda ne kafa kalıyor, ne beyin. Bu satıcılarla ne yapacağız? Herifler kulak belâsı, baş ağrısı, avazı çıktığı kadar bağırıyor. – Haydi biş, haydi biş! – Karı da biş, buzu da biş, Bahçelerde bal kabak Getirdim tabak tabak İnanmazsan ye de bak On paraya bir tabak – Buyurun gözüm!. – Buzzz…. – Buz!!.. Otuz iki dişine güvenen… – Buz deryası… – İkdam, Sabah, Malûmat… – Efendi! Efendi! Bir kuruş daha… – Destur! Bu sesler birbiri ardınca aksediyor, bir kıyamet. Araba, tramvay, hamal, beygir, küfe, sepet, demet, bohça, omuz başı, baston ucu, şemsiye kenarı, bütün bu görünür kaza oralarda dönüp dolaşıyor. Yolda yürümeyi bilmek de hüner! Alık alık yürüyenlere kızmamak mümkün mü? Ya birinin ayağına basar, sürçer, düşer, birikmiş sulara dalar, ortalığı zifoslar. Hele elinde şemsiye veya baston varsa iş dehşetlenir, ellerini arkaya çevirir onu da kuyruk gibi sallar. Bir kere Eminönü’nü düşünün, kalabalığı göz önüne alın ve arabacıların kırbaçlarını hatırlayın, insan mutlaka dehşet içinde kalır. Ya o muhacir arabaları? Allah esirgesin, işin en rezalet olan ciheti bizim sokak köpeklerinin yaya kaldırımlarına serilmeleridir. Geçebilirsen geç! Uyandırmaya cesaret edebilirsen uyandır! Ben, uyku sersemliğinden ‘Hart!’ diye kapacağından korktuğum için bir…