Çocukluğun Sonu / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 23 Şubat 2020

Çocukluğun Sonu Çocukluğun Sonu’ndan… Bunlar gizli bilgiler olsa da vaktimizin ne kadar daraldığını daha iyi anlamaları adına mühendislik ekibimize açıklama gereği duyduk.” Sandmeyer heyecan yaratmak için bir anlık duraksadı, ancak bu bir işe yaramadı. Nedense Reinhold devamında ne geleceğini gayet iyi biliyordu. “Ruslar bize yetişti sayılır. Ellerinde atomik bir cihaz var; bizimkinden daha etkili bile olabilir. Ayrıca Baykal Gölü’nün kıyısında bir gemi inşa ediyorlar. Ne kadar ilerleme kaydettiklerini bilmiyoruz ama bu sene içinde fırlatılması mümkün. Bunun ne anlama geldiğinin farkındasınız, değil mi?” Evet, diye içinden geçirdi Reinhold. Farkındayım. Yarış başladı… Ve kazanan biz olamayabiliriz. Cevap alamayacağını bilse de, “Ekiplerinin başında kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Şaşırtıcı bir şekilde Albay Sandmeyer daktilo edilmiş bir kâğıt uzattı Reinhold’a. Kâğıdın üstünde tanıdık bir isim gözüne ilişti: Konrad Schneider. “Bu adamların çoğunu Peenemünde’den tanıyorsunuz, öyle değil mi?” dedi Albay. “Kullandıkları yöntemleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilirsiniz. Bana onlar hakkında her şeyi anlatmanızı istiyorum: uzmanlık alanları, buldukları parlak fikirler vesaire. Üzerinden bunca zaman geçmişken bu hiç de kolay olmayacaktır, biliyorum; ama yine de elinizden geleni yapmaya çalışın.” “İçlerinden bahse değer tek kişi Konrad Schneider,” diye yanıtladı Reinhold. “Geri kalanlar da iyi mühendisler ama çok bir özellikleri yok. Konrad ise tam bir dâhiydi… Tanrı bilir…

Şehir ve Yıldızlar / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu , Genel/ 22 Şubat 2020

Şehir ve Yıldızlar Şehir ve Yıldızlar’dan… Beyaz Solucanların Mağarası’ndan çıkmak için saatlerce uğraşmışlardı. Şimdi bile, soluk renkli canavarların birkaçının peşlerinde olmadığından emin olamıyorlardı ve silahlarının enerjisi tükenmek üzereydi. Kristal Dağ’ın labirentlerindeki esrarengiz rehberleri olan havada süzülen ışıktan ok, ileride onlara işaret ediyordu. Daha önce defalarca yaptığı gibi onların daha da korkunç tehlikelere sürükleyebilirdi, yine de onu izlemekten başka seçenekleri yoktu. Alvin arkadaşlarının tümünün hâlâ kendisiyle olup olmadıklarını görebilmek için arkasına baktı. Alystra hemen arkasındaydı, maceraları başladığından beri müthiş dehşetler ve güzellikler sunmuş olan, soğuk, ancak devamlı yanan ışık küresini taşıyordu. Soluk beyaz ışık dar koridoru dolduruyor, duvarlardan yansıyordu; enerjisi yettiği sürece nereye gittiklerini görebilir ve gözle görülür tehlikeleri fark edebilirlerdi. Ama Alvin çok iyi biliyordu ki, bu mağaralardaki en büyük tehlikeler görülebilir olanlar değillerdi. Alystra’nın arkasından projektörlerinin ağırlığıyla boğuşan Narrillian ve Floranus geliyordu. Alvin bir an için o projektörlerin neden o kadar ağır olduklarını düşündü, yanlarına yerçekimi yok edicileri verilse çok daha basit olurdu. En umutsuz maceraların ortasında bile hep böyle şeyler düşünürdü. Aklından böyle düşünceler geçtiğinde sanki gerçekliğin yapısı bir an için aralanır ve duyuların dünyasının ötesinde tamamen farklı başka bir dünya görür gibi olurdu… Koridor boş bir duvarda son buluyordu. Ok onlara yine ihanet mi etmişti? Hayır. Daha…

Şafak Projesi Phobos / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 21 Şubat 2020

Şafak Projesi Phobos Şafak Projesi Phobos’tan… PİLOT, «Uzaya ilk çıkışın mı?» diye sordu ve öne-arkaya sallanan koltuğuna tembelce yaslandı. Yanındaki yolcuyu umursamazcasına ellerini ensesinde kenetledi. — Evet, dedi Martin Gibson. Bunu söylerken gözlerini bir an olsun kronometreden ayırmamıştı. — Ben de öyle düşünmüştüm. Çünkü yazdığın öykülerde anlattıklarının pek doğru olduğu söylenemez, ivme nedeniyle insanların bayılması gibi saçmalıklar örneğin. Böyle saçma sapan şeylere ne gerek var? Bunu yapmak zorunda mısın?.. — Özür dilerim ama, herhalde ilk yazdığım öykülerden söz ediyorsun. O zamanlar uzay yolculukları henüz başlamamıştı ki. Ben onları yazarken yalnızca hayâl gücümü kullandım. Başvurabileceğim hiç bir veri yoktu. — Olabilir, dedi pilot isteksizce. Bu sırada makinelerle hiç ilgilenmiyordu. Oysa kalkışa iki dakika kadar bir zaman kalmıştı. «Bu konuda pek çok şeyler yazan biri olarak bu yolculuk size sanırım, çok eğlenceli gelecek.» diye söylendi. Gibson o an içinde bulunduğu durumu tanımlayabilecek sıfatı bulmakta güçlük çekiyordu. Onun düzinelerle öykü kahramanları, sonsuza gitmek üzere ayarlanmış roketlerde kalkışı beklerlerken, kronometrenin saniye ibresini büyük bir heyecanla izlemişlerdi. Ve şimdi -uzun bir bekleyişten sonra- hayalleri gerçek olmak üzereydi. Doksan saniye gibi kısa bir süre sonra onun yeni geleceği başlıyordu. Evet çok garipti. Kaderin kaçınılmaz sonucu olarak adalet yerini bulmuştu.,. Ona bakıp da duygularını yüzünden okuyan pilot…

Rama’nın Sırrı / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

Rama’nın Sırrı Rama’nın Sırrı’ndan… İlk anda, yumuşak, mekanik ses, ona rüyasının bir parçası gibi gelmişti. Fakat, isminin biraz daha yüksek sesle yinelendiğini duyduğu zaman, Nicole irkilerek uyandı. Yoğun bir korku dalgası tüm vücudunu kapladı. Nicole hemen, Benim için geldiler, diye düşündü. Sabah oldu. Birkaç saat içinde öleceğim. Nicole, yavaş, derin bir nefes aldı ve yükselen paniğini yatıştırmaya çalıştı. Birkaç saniye sonra gözlerini açtı. Hücresinin içi tümüyle karanlıktı. Şaşıran Nicole, onu çağıran kimseyi görmek için çevresine baktı. Ses, yumuşak bir tonla, “Buradayız, karyolanda, sağ kulağının yanında,” dedi. “Richard bizi kaçmana yardım etmemiz için yolladı… ama, çabuk davranmamız gerek.” Bir an için Nicole, belki de hâlâ rüya görmekte olduğunu sandı. Sonra, birinciye çok benzeyen, ama yine de farklı, ikinci bir ses işitti. “Sağ tarafına dön ve biz de kendimizi aydınlatalım.” Nicole döndü. Karyolanın üstünde ve başının yanında, sekiz ya da on santimetreden uzun olmayan, her biri kadın biçiminde iki minik şekil gördü. Bir an için içlerindeki bir ışık kaynağıyla aydınlandılar. Birinin saçları kısaydı ve onbeşinci yüzyıl Avrupa şövalyesi zırhı giymişti. İkinci şeklin başında bir taç vardı ve bol plili bir ortaçağ kraliçesi elbisesi giyiyordu. İlk şekil, “Ben Jean d’Arc’ım,” dedi. “Ben de Aquitaineli Eleanor.” Nicole, sinirli bir şekilde gülerken her iki şekle…

Rama Bahçesi / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

Rama Bahçesi Rama Bahçesi’nden… İki gece önce Dünya’daki Greenwich zamanına göre 10:44’te Simone Tiasso Wakefield evrene merhaba dedi. Daha önce, güçlü duygular yaşadığımı düşünmüştüm, fakat hayatımdaki hiçbir şey -annemin ölümü, Los Angeles’teki altın olimpiyat madalyası, Prens Henry’yle geçirdiğim otuz altı saat ve hatta babamın kaygılı bakışları altında, Tours’daki hastanede Genevieve’in doğumu bile- sonunda Simone’un ilk çığlığını duyduğum andaki sevinç ve rahatlamam kadar yoğun değildi. Michael bebeğin Noel Günü doğacağını tahmin etmiş ve her zamanki sevecen haliyle, uzay çocuğumuzun, İsa’nın varsayılan doğum gününde dünyaya gelmesiyle Tanrı’nın “bize bir işaret gönderdiği”ni söylemişti. Michael’ın dinsel duygularının her canlanışında yaptığı gibi kocam Richard gene onunla eğlendi. Fakat Noel’in arifesinde ilk güçlü kasılmaları hissetmeye başlamam üzerine, Richard bile neredeyse inançlı biri oluyordu. Noel’den önceki gece çok düzensiz uyudum. Tam uyanmadan önce, derin ve canlı bir rüya gördüm. Beauvois’daki havuzumuzun yanında yürüyor ve evcil ördeğim Dunois ve onun yabani ördek arkadaşlarıyla oynuyordum, bir sesin beni çağırdığını duydum. Sesi tanıyamadım, fakat konuşanın bir kadın olduğuna kesinlikle emindim. Kadın bana doğumun son derece zor olacağını ve ikinci çocuğumu gün ışığına getirebilmek için gücümün en küçük parçasına bile ihtiyacım olacağını söyledi. Noel Günü, gizlice Ramalılara sipariş ettiğimiz hediyeleri birbirimize verdikten sonra, Michael ve Richard’ı olası her acil duruma karşı…

Rama Dönüyor / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

Rama Dönüyor Rama Dönüyor’dan… Garip metal yaratık duvar boyunca yukarıdaki çıkmaya doğru kıvrılarak yavaşça ilerledi. Üç parçasının ortasında ikiye ayrılan küçük elektronik araç grubunun çevresine kıvrılan ince bir kabuğun örttüğü, salyangozu andıran eklemli vücudu ile, sıska bir armadilloya benziyordu Duvarın iki metre kadar ötesinde bir helikopter hareket etmeden havada asılı duruyordu Helikopterin ucundan uzatılmış uzun, esnek bir kolun ucundaki kerpeten, çenelerini garip yaratığın çevresine kapatma fırsatını yeni kaçırmıştı. “Kahretsin” diye söylendi Janos Tabori, “helikopter böyle sarsılıp durdukça bu hemen hemen imkânsız. En iyi şartlarda bile tam uzatılmış haliyle bu pençelerle hassas bir çalışma yapmak çok zor.” Yana doğru pilota bir göz atarak, “Neden uçan bu harika makine yükseklik ve davranışını sabit tutamıyor?” Dr. David Brown emretti, “Helikopteri duvara doğru yaklaştır.” Hiro Yamanaka ifadesiz bir şekilde Brown’a baktı ve kontrol tablosuna bir emir girdi. Önündeki ekran kırmızı ışıkla yanıp sönmeye başladı ve bir mesaj belirdi, “EMİR KABUL EDİLEMEZ. YETERSİZ TOLERANS.” Helikopter aynı noktada asılı kalmaya devam etti. “Pervanelerimiz ile duvar arasında elli veya yetmiş beş santimetre var,” Brown yüksek sesle düşündü. “Birkaç dakikaya kadar da biot çıkıntının altında güvenliğe kavuşacak. Haydi el yönetimine geçip onu yakalayalım. Şimdi. Bu kez hata yok, Tabori.” Hiro Yamanaka arkasındaki koltukta oturan saçları dökülmüş, gözlüklü bilim…

Rama’yla Buluşma / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

Rama’yla Buluşma Rama’yla Buluşma’dan… Sonunda bu ergeç olacaktı. 30 Haziran 1908 tarihinde Moskova — evren ölçülerine oranla çok küçük kalan— uç saat ve dört bin kilometre ile yerle bir olmaktan kurtuldu. Tekrar, 12 Şubat 1947’de 20. yüzyılın ikinci büyük meteoru, yeni bulunmuş olan uranyum bombasına meydan okuyan bir patlama ile, Vladivostok’un dört yüz kilometreden daha yakınına düşünce, başka bir Rus şehri daha yok olmaktan ucuz kurtulmuş oldu. O günlerde; bir zamanlar Ay’m yüzünü delik deşik etmiş olan bu kozmik bombardımanın seyrek de olsa Dünya’ya çarpmalarına karşı insanların yapabileceği hiçbir şey yoktu;- 1908 ve 1947 meteorları insanların yerleşik olma-,dığı vahşi topraklara düşmüştü, fakat 21. yüzyılın sonuna doğru Dünya’da artık böyle göksel cisimlere hedef olabilecek boş bir bölge kalmamış, insanlar bir kutuptan diğerine kadar bütün Dünya’yı doldurmuştu ve artık bunun sonucundan da kaçınılamazdı. 2077 yılının çok güzel geçmiş olan yazının 11 Eylül günü, Griniç zamanıyla saat 9.46 da; Avrupa’da yaşayanların çoğu gökyüzünün doğusunda gözleri kamaştıran bir ateş topu gördüler. Bu cisim birkaç saniye içinde Güneşten fazla bir parlaklığa erişti ve arkasında; büyük bir gaz ve toz bulutu bırakarak gökte sessizce, fakat hızla ilerledi. Avusturya’nın üzerinde bir yerde çok şiddetli patlamalarla parçalanmaya başladı; patlamaların şiddetinden bir milyondan fazla insanın kulaklarında devamlı hasar oluştu,…

3001 Uzay Efsanesi / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

3001 Uzay Efsanesi 3001 Uzay Efsanesi’nden… Onlara ilkçocuk deniyordu. İnsanoğluyla uzaktan yakından ilgileri olmamalarına rağmen, etten ve kandandılar; uzayın derinliklerine baktıklannda, korku ile hayranlık arası bir saygı, şaşkınlık ve yalnızlık hissi kaplıyordu içlerini. Güç kazanır kazanmaz, kendilerine yıldızlar arasında dostlar aramaya başladılar. Araştırmaları sırasında, çok çeşitli yaşam türleri ile karşılaşmışlardı ve binlerce gezegenin evrim süreçlerini izlemişlerdi. Kozmik gecede ilk zeka pınltılannın ne sık panldayıp söndüğünü görmüşlerdi. Tüm Galakside, “bilinç”ten daha değerli bir şey bulamadıklarından, onun her yerde doğması için çaba gösterdiler. Yıldız tarlalarının çiftçileri oldular; ektiler, bazen de biçtiler. Bazen de soğukkanlılıkla zararlı otlan ayıkladılar. Bin yıllık bir yolculuktan sonra araştırma gemisi Güneş Sistemi’ne girdiği zaman dev dinozorlar çoktan yok olmuştu. Gemi donmuş dış gezegenleri geçti ve ölmekte olan Mars’ın çöllerinde biraz durarak Dünya’ya baktı. Kaşifler altlarında yaşam belirtileriyle dolu bir gezegenin uzandığını gördüler. Yıllarca çalışmış, toplamış ve sınıflandırmışlardı. Öğrenebilecekleri her şeyi öğrendiklerinde uygulamaya başlamışlardı. Karada ya da denizde yaşayan birçok türün kaderleriyle oynadılar. Fakat hangi deneylerinin başarıya ulaştığını en azından bir milyon yıl boyunca öğrenemeyeceklerdi. Sabırlıydılar; ancak henüz ölümsüz değildiler. Yüz milyar yıldızın bulunduğu bir evrende yapacak daha çok şey vardı ve birçok gezegen onları bekliyordu. Bu yüzden bir kez daha bu yoldan geçemeyeceklerini bilerek boşlukta ilerlediler. Aslında tekrar…

2061 Uzay Efsanesi / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

2061 Uzay Efsanesi 2061 Uzay Efsanesi’nden… Dr. Glazunov, Medcom’un son raporundan başını kaldırarak “Yetmiş yaşında biri için çok iyi durumdasın” dedi. “Seni altmış beşten fazla kaydetmezdim.” “Bunu duyduğuma sevindim Oleg. Hem de yüz üç yaşında olmama rağmen. Sen de bunu çok iyi biliyorsun.” “İşte yine başladık! Birisi duysa, Profesör Rudenko’nun kitabını okumadığını sanır.” “Sevgili Katerina! Yüzüncü doğum gününde bir araya gelmeyi planlamıştık. Ne yazık ki o kadar dayanamadı. Dünya’da fazla zaman geçirmenin sonucu bu işte.” “Ne ironik değil mi, üstelik o ünlü ‘Yaşlılığa neden olan yerçekimidir’ sloganını bulan da oydu.” Dr. Heywood Floyd sadece altı bin kilometre uzaktaki güzel gezegenin sürekli değişen görüntüsüne düşünceli düşünceli baktı, artık orada hiç yürüyemeyecekti. Daha da ironik olan, hayatının en aptalca kazasından sonra bile tüm arkadaşları ölmüşken kendisinin sapasağlam olmasıydı. Dünya’ya döneli sadece bir hafta olmuştu. Tüm uyarılara ve böyle bir şey olmayacağına dair kendi inancına rağmen o ikinci kat balkonundan dışarıya adım atmıştı. (Evet kutlama yapıyordu, ama bunu hak etmişti. Leonov’un döndüğü yeni dünyada bir kahramandı.) Çoklu kırıklar, komplikasyonlara neden olmuştu, bunun için en iyi yer Pasteur Uzay Hastanesi’ydi. Bunlar 2015’te olmuştu. Şimdi ise (buna inanamıyordu, ama duvarda bir takvim vardı) 2061’di. Heywood Floyd’un biyolojik saati, sadece Dünya’daki yerçekiminin altıda biri kadar olan…

2010 Uzay Efsanesi / Arthur C. Clarke
Bilimkurgu/ 20 Şubat 2020

2010 Uzay Efsanesi 2010 Uzay Efsanesi’nden… Bu metrik çağda bile teleskop üç yüz metre değil, bin fit uzunluğundaydı. Tropik güneş hızla dinlenmeye çekilirken dağların arasındaki büyük tabağın yarısı gölgeyle kaplanmıştı bile. Ama anten kompleksinin merkezinden oldukça yukarıya asılmış üçgen şeklindeki platformu hâlâ parlıyordu. Yerden bakıldığında kirişler, bağlantı kabloları ve dalga kılavuzlarından oluşan yüksek labirentteki iki insan figürünü ancak keskin gözler fark edebilirdi. Dr. Dimitri Moisevitch eski dostu Heywood Floyd’a “Birçok şeyden bahsetmenin zamanı geldi” dedi, “ayakkabılardan ve uzay gemilerinden ve mühür balmumundan, ama daha çok tektaşlardan ve bozuk bilgisayarlardan.” “Demek bana konferansı bu yüzden bıraktırdın. Önemsediğimi sanma -Carl’ın o SETİ{1} konuşmasını o kadar çok dinledim ki ezbere okuyabilirim. Ve manzara da gerçekten inanılmaz. Arecibo’ya geldiğim onca seferde buraya, antenin tabanına hiç çıkmamıştım.” “Utanmalısın. Ben buraya üç kez geldim. Bir düşünsene tüm evreni dinliyoruz, ama hiç kimse bizi duyamaz. Haydi şu sorunundan bahsedelim.” “Ne sorunu?” “Öncelikle, Ulusal Uzay Yolculuğu Konseyi (NCA) Başkanlığından niye istifa ettiğinden.” “İstifa etmedim. Hawaii Üniversitesi çok daha iyi para veriyor.” “Tamam istifa etmedin, hatta istekliydin. Bunca yıldan sonra, Woody beni kandıramazsın, bunu deneme. Şu anda NCA’ya geri dönmen önerilse, tereddüt eder miydin?’” “Tamam seni ihtiyar Kazak. Ne bilmek istiyorsun?” “Her şeyden önce, onca zorlamadan sonra nihayet yayınladığın…

Kara Güneş / Arthur C.Clarke
Bilimkurgu/ 10 Eylül 2017

Kara Güneş Kara Güneş’ten… KENTİN sesi hiç kesilmezdi. Kentin çıkardığı, şimdi değişmekte olan sesi dünya dursa bile kesilmezdi. Salise salise, saniye saniye, dakika dakika, saat saat, gün gün, gece gece süregelmiş; asırlar, çağlar boyunca bir salise bile kesilmeyip sonunda zamanın kendisiyle bütünleşmişti. Bu ses, binlerce insanın gözlerini ilk açtığı andan son defa için kapadığı ana dek aralıksız duyduğu bu ses, kentin bir parçası olmaktan da öte ta kendisi; nabzıydı. Ve bu ses kesildiği zaman, Diaspar’ın kalbi tamamen duracak, geniş bulvarları tamamen çölün kumlarıyla örtülüp bunların altında can verecekti… Buraya; toprağın yarım mil üstüne çöken ani sessizlik, Convar’ın balkona çıkıp dışarıya bakmasına yol açtı. Çok aşağısındaki büyük yapıların arasındaki yürüyen yollar hâlâ işliyordu ama bu yolların üstü sessiz; çıtı bile çıkmayan kalabalıklarla dolup taşmaktaydı. Bir şey kentin uyuşuk halkının evlerinden dışarıya uğramasına neden olmuştu ve kent halkı şimdi rengarenk madeni kayalıklar, yarlar arasından ağır ağır ileriye doğru sürüklenmekteydi. Convar daha dikkatle bakınca, istisnasız bütün yüzlerin gökyüzüne çevrilmiş olduğunu gördü. Bir an için tüm varlığını bir korku dalgası kapladı. Aradan geçen bunca asırdan sonra istilâcıların yeniden Yer Yuvarlağına gelmiş olmaları olasılığının yol açtığı bir korku dalgasıydı bu. Sonra başım kaldırıp gökyüzüne baktı ve bir daha görebileceğini hiç, ama hiç sanmadığı bir harikayla…

Susuz Deniz / Arthur C.Clarke
Bilimkurgu/ 9 Eylül 2017

Susuz Deniz Susuz Deniz’den… PAT HARRİS, ayda bulunan tek geminin kaptanı olmak zevkini duyuyordu. Yolcuların Selene’ye girişleri ve pencere yanlarındaki yerlerini adeta kapışmaları sırasında, kendi kendine «acaba yolculuk bu kez nasıl geçecek» diye düşünüyordu. Kaptan kabininin aynasından, mavi üniforması içindeki Bayan Wilkins’in yolcuları selamlayışını görebiliyordu. Beraber çalıştıkları zamanlarda onu Sue olarak değil, daima Bayan Wilkins olarak görmeye gayret ederdi ve böylece kendisini işine daha fazla konsantre edebileceği inancında idi. Üstelik Bayan Vilkins’in kendisine karşı hislerinin ne olduğunu hâlâ bilemiyordu. Gelen yolcular içinde tanınmış bir çehreye rastlayamadı. Gelenler yepyeni bir gruptu ve yapacakları bu ilk meraklı yolculuğun heyecanı içindeydiler. Pek çoğu, gençlik yıllarında ulaşılamaz diye bilinen bir başka dünyaya nihayet ulaşabilen orta yaşlı, tipik turistlerdi. Sadece dört ya da beş yolcu -ki muhtemelen ay üssündeki teknik personeldi bunlar- otuz yaşın altındaydılar. Şurası kesindi ki gençler ayda yaşarlarken, yaşlılar dünyadan geliyorlardı. Fakat hepsi için bu «Susuz Deniz» yepyeni bir şeydi. Selene’nin pencerelerinden bakıldığında, gri renkte, tozlu, adeta yıldızlara kadar uzanan bir satıh görünüyordu. Bunun üzerinde, milyarlarca yıldan beri hiç şaşmadan durmakta olan orak şeklindeki dünya asık idi ve bu ana gezegenden gelmekte olan, göz kamaştırıcı mavi-yeşil ışık furyası, içinde bulunulan bu garip tabiatı soğuk bir şekilde aydınlatmaktaydı. Gerçekten de soğuktu. Korunmadan uzaktaki…