Yandaş – Uyumsuz #3 / Veronica Roth
Bilimkurgu/ 23 Aralık 2020

Yandaş Yandaş’tan… Çaresizce, yakarırcasına soruyor. Burada, bende bıraktığı korkunç anılar, onunkilerin yanında hiç kalır. İdamına yürüyüşü, ağabeyinin ihaneti, korku serumu… Onu buradan çıkarmalıyım. Cara başını kaldırıp merakla bakıyor. Artık derime sığamıyormuşum gibi rahatsız hissediyorum. Birinin bana bakmasından nefret ediyorum. “Evelyn, şehri kontrolü altına aldı,” diyorum. “Kimse ondan izin almadan adımını atamıyor. Birkaç gün önce, zalimlere karşı birleşmemiz gerektiğine dair bir konuşma yaptı. Dışarıdaki insanlardan bahsediyor.” “Zalimler mi?” diyor Christina. Cebinden küçük bir şişe çıkarıp içindekini ağzına boşaltıyor -sanırım bacağındaki kurşun yarası için ağrı kesici yutuyor. Ellerimi cebime kaydırıyorum. “Evelyn -ve aslında birçok insan- daha sonra kullanmak üzere bizi buraya tıkan bir avuç insan için şehri terk etmememiz gerektiğini düşünüyor. Çözümü başkalarına bırakmaktansa, şehri iyileştirip sorunlarımızı kendi kendimize çözmemizden yanalar. Tabii bu benim yorumum,” diyorum. “Annemin bu fikirden çok hoşlandığı konusunda şüphelerim var, çünkü burada kapalı kaldığımız sürece ipler onun elinde olacak. Buradan çıktığımız anda, ipler elinden kaçar.” “Harika.” Tris gözlerini deviriyor. “Tabii ki en bencilce yolu seçecekti.” “Haklı olabilir.” Christina, parmaklarıyla şişeyi kavrıyor. “Şehirden gitmek istemediğimi, dışarıda ne olduğunu merak etmediğimi söylemiyorum, ama burada yeterince derdimiz var. Daha önce hiç tanışmadığımız bir avuç insana nasıl yardım edebiliriz?” Tris bunun üzerine düşünürken, yanağını kemiriyor. Sonunda, “Bilmiyorum,” diyerek durumu kabulleniyor. Saatim üçü…

Kuralsız – Uyumsuz #2 / Veronica Roth
Bilimkurgu/ 22 Aralık 2020

Kuralsız Kuralsız’dan… Gözlerimi açmadan önce, onun kaldırıma yığılışını tekrar seyrediyorum. Ölüyor. Ben öldürüyorum. Tobias önümde diz çöküyor, elini sol omzuma koyuyor. Tren vagonları demir raylar üzerinde takırdarken Marcus, Peter ve Caleb eşikte duruyor. Derin bir nefes çekip çektiğim nefesi içimde tutuyorum ve göğsümde biriken basıncın en azından bir kısmını bu nefesin rahatlatacağını umuyorum. Bir saat önce yaşananların hiçbiri bana gerçek gelmiyor. Nefesimi salıyorum ama basınç hala orada. “Tris hadi,” diyor Tobias, gözleriyle yüzümü incelerken. “Artık atlamamız lazım.” Nerede olduğumuzu göremeyeceğimiz kadar karanlık bir yerdeyiz ama inmeye karar verdiğimize göre muhtemelen çitlere yakın bir noktadayız. Tobias ayağa kalkmama yardım ediyor ve bana kapıya kadar eşlik ediyor. Diğerleri teker teker vagondan atlıyor: Önce Peter, sonra Marcus, ardından Caleb. Tobias’ın elini tutuyorum. Vagonun açık kapısında dururken rüzgar hızlanarak bir el gibi beni geriye, güvenli mesafeye itiyor. Kendimizi karanlığa atıyoruz ve sertçe yere konuyoruz. Yere çarpma anı omzumdaki kurşun yarasını acıtıyor. Çığlık atmamak için dudağımı ısırıyorum ve ağabeyime bakınıyorum. “İyi misin?” diye soruyorum, onu birkaç metre ötede otların arasında otururken gördüğümde. Dizini ovuşturuyor. Başını sallıyor. Gözyaşlarını bastırıyormuş gibi burnunu çektiğini duyunca sırtımı dönmek zorunda kalıyorum. Çitin yakınındaki otluk alanda, şehre yiyecek taşıyan Dostluk kamyonlarının kullandığı delik deşik yoldayız ve çıkış kapısı bize çok uzak…

Uyumsuz – Uyumsuz #1 / Veronica Roth
Bilimkurgu/ 21 Aralık 2020

Uyumsuz Uyumsuz’dan… Üst kattaki koridorda, kayan bir panelin arkasında duruyor. Topluluğumuz, her üçüncü ayın ikinci gününde, yani annemin saçlarımı kestiği zaman aynanın karşısına geçmemize izin veriyor. Taburede oturuyorum, annem elinde makasla arkamda saçlarımı kısaltıyor. Annem kestikçe saçlarım sarı lüleler halinde yere düşüyor. İşi bittiğinde saçlarımı yüzümden çekiyor ve ensemde toplayarak bir topuz yapıyor. Büyük bir sakinlikle işine odaklandığını görüyorum. Annem kendini unutma sanatında çok usta. Aynı şeyi kendim için söyleyemem. Annem saçlarımla uğraşırken çaktırmadan aynadaki yansımama bakıyorum -iyi görünüp görünmediğimi umursadığımdan değil, sadece meraktan. Üç ayda, insanın görüntüsünde çok şey değişebilir. Yansımamda dar bir yüz, geniş ve yuvarlak gözler, uzun ince bir burun görüyorum -hala küçük bir kız gibi görünüyorum, oysa geçenlerde on altı yaşıma bastım. Diğer topluluklar doğum günlerini kutluyor. Ama biz kutlamıyoruz. Topluluğumuz doğumgünü kutlamayı zevk düşkünlüğü olarak görüyor. “İşte,” diyor annem topuzumu tokalarla sağlamlaştırdıktan sonra. Gözlerimiz aynada birleşiyor. Gözlerimi kaçırmak için geç kalıyorum ama annem azarlamak yerine aynadaki yansımasından bana gülümsüyor. Kaşlarım ister istemez bir parça merakla çatılıyor. Neden aynada kendime baktığım için beni azarlamıyor? “Beklenen gün geldi,” diyor. “Evet,” diye yanıtlıyorum. “Gergin misin?” Bir an aynada kendi gözlerime bakıyorum. Bugün, hangi topluluğa ait olduğumu gösterecek yetenek sınavına gireceğim. Ve yarınki Seçim Töreni’nde girmek istediğim topluluğu seçeceğim….

Uzay Düğümü / C. J. Cherryh
Bilimkurgu/ 15 Aralık 2020

Uzay Düğümü Uzay Düğümü’nden… UZAY gemisi Endiyamon kor haline gelerek bir anda sönüp kayboldu. Kurt Morgan gözlerini uzay filikasının ekranına dikip olayı izledi. Her şey bittikten sonra aletin yaklaştırıcısını harekete getirip, dikkatle kendisinden başka kurtulan olup olmadığını araştırdı. Endiyamon’da seksen kadın ve erkek yaşıyordu. Şimdi yetmiş dokuz kişi gemileri ile birlikte toz haline gelmişlerdi. Güneş yönünde iki dakikalık mesafede başka bir duman bulutu duruyordu. Bu da düşman gemisiydi. Orada da yüz hayat gemileriyle beraber son bulmuştu. Bir düzine dünyanın savaş gemileri birbirlerini yok etmişlerdi ve kendi dünyalarındaki yerleşim merkezlerinin hiçbir zaman bu çarpışmalardan haberleri olmayacaktı. Hanan’ların planeti Aeolus birçok ışık yılı mesafede şimdi yanmış bir küreden ibaretti. Kartian uzay gemisi Endiyamon, başkumandanlık merkezlerine haber vermeden kendi başına hareket ederek, Hanan’ların gemisini izlemiş ona saldırıp yok etmişti. Bu arada kendisi de aldığı isabetlerle yok olmuştu. Kurt Morgan bu çarpışmadan canlı kalan tek insandı, fakat uzay filikasının yıldızlar motoru bulunmuyordu. Ekranda ismini bilmediği bir güneş ve bunun tanınmayan altı planetini görüyordu, ikinci planet yaşam olanağı verecek gibi görünüyordu. Geçen yedi gün içinde daha net göründüğünde, bunun etrafında hareketli bulutlar bulunan mavi bir planet olduğunu anladı. Bulutlar arasından yer yer kahverengi kısımlar göze çarpıyordu. Planetin yörüngesinde büyük bir ay vardı. Filikanın içindeki aletlerinden…

Ender’in Oyunu / Orson Scott Card
Bilimkurgu/ 1 Aralık 2020

Ender’in Oyunu Ender’in Oyunu’ndan… Muhtemelen arkadaş olmayacağız. Hayır, Peter çok tehlikeliydi. Peter çok sinirliydi. Yine de kardeştiler. Düşmanlık yok, arkadaşlık yok, sadece kardeşlik; aynı ev içinde yaşayabilmek. Benden nefret etmeyecek, sadece beni yalnız bırakacak. Hatta Böcekler ile Astronotları oynamak istediğinde, belki de onunla oynamak zorunda kalmayacağım ve sadece kitap okuyabileceğim. Fakat Ender böyle düşünse bile, Peter’in onu yalnız bırakmayacağım biliyordu. Delilik zamanlarında, Peter’in gözlerinde bir şeyler olurdu ve Ender bakışlarındaki o kıvılcımı her gördüğünde Peter’in yapmayacağı tek şeyin, onu yalnız bırakmak olacağını bilirdi. Piyano çalışıyorum Ender. Gel de sayfaları benim için çevir. Oh, monitör çocuk, erkek kardeşine yardım edemeyecek kadar meşgul mü? Çok mu akıllı? Birkaç Böcek mi öldürmen lazım, astronot? Hayır, hayır, senin yardımını istemiyorum. Kendi başıma halledebilirim, seni küçük piç kurusu, seni aşağılık Üçüncü. “Uzun sürmeyecek, Andrew” dedi doktor. Ender başını salladı. “Çıkarılabilecek şekilde tasarlandı. Enfeksiyon yapmadan, zarar vermeden. Fakat biraz gıdıklanma olabilir ve bir şeyin kaybolduğu hissine kapıldıklarını söylerler. Bir şeyler arayıp duracaksın, bulamayacaksın, aslında aradığın şeyin ne olduğunu da hatırlamayacaksın. Öyleyse ben söyleyeyim, aradığın şey o monitör olacak ve artık orada olmayacak. Birkaç güne kadar da bu duygu geçmiş olacak.” Doktor Ender’in başının arkasındaki bir şeyi çeviriyordu. Aniden boynundan kasıklarına doğru iğne gibi bir ağrı saplandı….

Aklın Çocukları / Orson Scott Card
Bilimkurgu/ 30 Kasım 2020

Aklın Çocukları Aklın Çocukları’ndan… Peter mırıldanmayı kesti, koltuğunda geriye yaslandı ve içini çekti. Gözlerini oğuşturdu, gerindi ve inildedi. Bu, yanında biri varken yapılmış saygısızca bir davranıştı. İnsan bu tür hareketleri ancak bir ameleden beklerdi. Peter, kızın hoşnutsuzluğunu hissetmiş gibiydi. Ya da onun varlığını unutmuş, birden yanında biri olduğunu hatırlamıştı. Koltuğundaki oturuşunu değiştirmeden başını çevirip kıza baktı. “Kusura bakma,” dedi. “Yalnız olmadığımı unutmuşum.” Wang-mu ömür boyu cesurca konuşmaktan kaçınmasına rağmen, ona küstahça hitap edebilmeyi çok istedi. Ne de olsa, gemisi nehrin yanındaki çayırda yeni filizlenen bir mantar gibi belirip, elinde kızın ana dünyası Path’ın genetik hastalığını tedavi edecek bir şişe ilaçla birden ortaya çıktığı zaman, Peter kızla saldırgan bir küstahlıkla konuşmuştu. On beş dakikadan daha az bir süre önce kızın gözlerinin içine bakmış ve “Benimle gel ve tarihin değiştirilmesinin, tarihin yapılmasının bir parçası ol,” demişti. Korkmasına rağmen kız ona evet demişti. Evet demişti ve şimdi döner bir koltuğa oturmuş, onun önünde kabaca, bir kaplan gibi gerinmesini izliyordu. Bu Peter’ın içindeki canavar, kaplan mıydı? Wang-mu, Hegemon’u okumuştu. O büyük ve müthiş adamın içinde bir kaplan olduğuna inanabilirdi. Ama bu? Bu çocuk? Gerçi Wang-mu’dan daha yaşlıydı, fakat kız toy birini gördüğü zaman anlayamayacak kadar genç değildi. Bu delikanlı tarihin akışını değiştirecek! Kongre’deki çürümeyi…

Elmas Çağı / Neal Stephenson
Bilimkurgu/ 27 Kasım 2020

Elmas Çağı Elmas Çağı’ndan… Bu başka muhitlerde hakaret olarak algılanabilirdi ama burada Kiralık Topraklar’da standart bir uygulamaydı. Artist, bunun bir soygun olmadığından emin olduğu zaman, Bud’ın alnını bir sprey silahla uyuşturdu. Kafa derisinin bir kısmını yüzdü ve dişçi aletine benzeyen hassas bir robot koluna monte edilmiş bir makine yerleştirdi. Kol, korkutucu bir hızla ve kararlılıkla otomatik olarak eski silaha doğru yöneliyordu. En iyi durumdayken bile biraz gergin olan Bud, kas stimülatörü yüzünden biraz ürktü. Ama robot kol ondan 100 kat daha hızlıydı ve eski silahı hatasız bir şekilde çıkardı. Sahip, her şeyi ekrandan izliyordu ve “kafatasındaki delik tamamlanmamış gibi, bu yüzden makine daha büyük bir delik açacak – tamam, simdi yeni silah geliyor,” demekten başka yapacak hiçbir şeyi yoktu. Robot kol yeni modeli bastırarak yerleştirdiğinde hoş olmayan bir patlama hissi Bud’ın kafasında yayıldı. Bu, Bud’a oyun arkadaşlarından birinin ara sıra hava tüfeğiyle onu kafasından vurduğu gençlik günlerini hatırlattı. Bir anda başı biraz ağrımaya başladı. “100 tane yuvarlak strafor yüklendi,” dedi Sahip, “Böylece evrensel ses tanıma arayüzünü test edebilirsin. Rahat hissettiğinde gerçekten yükleyeceğim.” Bud’ın alnını ve kafa derisini birbirine tutturdu böylece görünmeden iyileşecekti. Artiste daha fazla para verip kasten orada bir yara izi bırakmasını isteyebilirdiniz böylece herkes silah taşıdığınızı bilirdi. Ama…

Mazisiz Adam / Edmond Hamilton
Bilimkurgu/ 20 Ekim 2020

Mazisiz Adam Mazisiz Adam’dan… İnsanın bir şahsiyeti vardır. Değil mi ya? Her insan, hakikî bir dünyada, hakikî bir muhit içinde, malûm şahsiyetiyle hakikî bir hayat yaşar. İnsan kendi muhiti içinde müspet ve müşahhas bir varlıktır. Fakat günün birinde, daha doğrusu bir günün birkaç saati içinde insanın, etrafındaki bu muhit, hakikî olarak bildiği bu dekor, bu müspet dünya kumdan yapılmış bir şato gibi yıkılıverirse … Eğer günün birinde kendinizi, feza kadar geniş ve karanlık bir uçurumun koynunda, ne zamana ne mekâna ait olmayan, başlangıcı ve sonu, mazisi ve istikbali olmayan bir varlık olarak bulunursanız… Ve tutunmağa çalıştığınız bütün hakikatler birer birer avuçlarınızda erirse… İşte Nil Banning böyle bir âkibetin pençesinde kıvranıyordu. Otuz bir yaşında sıhhatli, becerikli, muvazeneli bir sigorta prodüktörüydü. O işinden memnun olduğu kadar, çalıştığı şirketin patronları da ondan memnundular. Muhitinde sevilirdi. Ruhunda ne büyük kinlerin, ne de büyük ihtirasların damgası vardı. Günde üç öğün yemeğini yer, akşamları itidalle kafayı çeker, arada sırada da artık evlenmesi lâzım geldiğini düşünürdü. Kısa süren gayri samimi aşklardan bıkmış ti. Fakat bütün bunlar Grinvil’e gitmeden evveldi. Bu seyahat tamamen tesadüf eseriydi. Batı sahilinde bir prodüksiyon vazifesi almıştı. Trenin penceresinden yemyeşil arazinin şirin manzarasını seyrederken, doğuda küçük kasabadan ancak kırk – elli kilometre mesafede bulunduğunu…

Adalet / Ann Leckie
Bilimkurgu/ 7 Ekim 2020

Adalet Adalet’ten… Ölüm griliğine sahip beden, yayılan kanla lekelenmiş karın içinde yüzüstü ve çırılçıplak yatıyordu. Hava eksi on beş dereceydi ve fırtına sadece birkaç saat önce dinmişti. Gün doğumunun soluk ışığında boylu boyunca uzanan pürüzsüz karın üzerindeki birkaç ayak izi, yakındaki buzdan yapılma binaya gidiyordu. Bir handı burası. Ya da en azından bu kasabada han sayılan yerdi. Uzanmış kol ve omuzdan kalçaya kadar inen hat, rahatsız edici bir biçimde tanıdık geliyordu. Ama bu kişiyi tanımam neredeyse imkânsızdı. Burada kimseyi tanımıyordum. Burası Radchaaiların medeniyet kavramından olabildiğince uzakta, izbe ve soğuk bir gezegenin buz kaplı, gözden ırak bir köşesiydi. Ben, sadece acil bir işim olduğu için burada, bu gezegende, bu kasabadaydım. Sokakta yatan bedenler beni ilgilendirmiyordu. Bazen hareketlerime anlam veremiyordum. Bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen ne yapacağımı bilmemek, bir sonraki hareketimi belirleyecek emirlerimin olmaması benim için hâlâ yeniydi. Bu yüzden durup bu kişinin yüzünü görebilmek için ayağımla bedeni neden çevirdiğimi açıklayamıyorum. Donmuş, morarmış ve kanlı olmasına rağmen onu tanıyordum. Adı Seivarden Vendaai’dı; çok uzun zaman önce genç bir teğmen olarak benim amirim olmuş, bir süre sonra da başka bir geminin komutasına terfi etmişti. Bin yıl kadar önce öldüğünü sanıyordum ama inkâr edilemez biçimde buradaydı. Yere çömelip nabız, zayıf da olsa bir…

İçdeniz Balıkçısı / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu , Fantastik/ 30 Eylül 2020

İçdeniz Balıkçısı İçdeniz Balıkçısı’ndan… Grong Kavşağı kahramanı Bayan Jerry Debree güzel görünmeyi pek severdi. Tabii bu, kocası Jerry’nin iş bağlantıları için de çok önemli bir şeydi, ayrıca kendisine daha çok güvenmesini sağlıyordu, yani ambalajının yeni yapılmış, kirpiklerinin yerine güzelce yapıştırılmış ve kasadaki o tatlı kızın da söylediği gibi fosforlu allıklarının elmacık kemiklerini belirginleştirmiş olduğunu bilmek onu mutlu ediyordu. Ama bu çöl ısındıkça ısınıp, kızardıkça kızarıp da ortalık neredeyse, onun hep o Kötü Yer diye tahayyül ettiği yer gibi bir hal almaya başlayınca -gerçi burada o kadar insan yoktu, aslında hiç yoktu- insanın kendisini tazelenmiş hissetmesi, güzel görünmesi epeyce zorlaşmıştı. “Acaba geçmiş olabilir miyiz?” demeye cüret etti sonunda. Ve derhal kocasının, bir an önce boşaltılması gereken öfkesini aldı karşılık olarak: “Yüz kilometredir şu siktiğimin çalılarından başka bi bok geçmediğimiz halde onları nasıl geçmiş olabiliriz? Ya Rabbim, sen hakkatten kafasızsın.” Jerry’nin konuşma tarzı acınacak haldeydi. Bazen onunla konuşmak o kadar zor oluyordu ki. İçinde minicik, ufacık bir his, belki de kadınlara has altıncı hissi, kocasına Grong Kavşağı’nı tarif eden adamların onunla dalga geçmiş, ufak bir espri yapmış olabileceklerini söylüyordu. Kocası otelin barında, seyretmek için ta Adelaide’dan uçup geldiği Corroboree şenliklerinin kendisini ne kadar hayal kırıklığına uğrattığını bağıra çağıra anlatıp durmuştu. Gösteriyi Taos’ta…

Rocannon’un Dünyası / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2020

Rocannon’un Dünyası Rocannon’un Dünyası’ndan… Yıllarca ötedeki gezegenlerde -adı olmayan, insanlarının yalnızca Dünya olarak adlandırdıkları, tarihi olmayan, geçmişin mitten ibaret olduğu, geriye dönen bir araştırmacının birkaç yıl önce yaptığı şeyleri tanrısallaşmış bulduğu gezegenlerde- gerçeği efsaneden nasıl ayırt edebilirsiniz? Anlamsızlık, ışık hızıyla yol alan gemilerimizin kapattığı zaman boşluğunu karartır ve belirsizlikle oransızlık bu karanlıkta ayrıkotu gibi biter. Bir adamın, çok değil birkaç yıl önce böyle adsız, yarı bilinen bir dünyaya gitmiş olan, Birlik’e bağlı sıradan bir bilimadamının öyküsünü anlatmaya çalışırken, insan kendini binlerce yıllık harabeler arasında dolaşırken kâh iç içe geçmiş yapraklar, çiçekler, dallar, sarmaşıklar arasında yol almaya çalışıyorken aniden son derece düzgün bir tekerleğe veya cilalanmış bir temel taşına rastlayan, kâh sıradan, güneşin aydınlattığı bir eşikten girip içeride karanlığı, alevin olanaksız bir şekilde titreyen ışığını, bir mücevherin pırıltısını, bir kadının kolunun kıpırdayışını şöylece gören bir arkeolog gibi hissediyor. Gerçeği efsaneden, doğruyu doğrudan nasıl ayırt edebilirsiniz? Rocannon’un öyküsünde mücevherin, kısacık görülen mavi pırıltının sırası yeniden gelecek. Biz şuradan başlayalım: Galaktik Alan 8, No.62: FOMALHAUT II. Gelişmiş Zekâlı Yaşam Biçimleri: İlişki Kurulan Türler: I. Tür: A) Gdemler: Gelişmiş zekâlı, tümüyle insangillerden, geceleri ortaya çıkan, 120-135 cm. boylarında, açık tenli, siyah saçlı mağara adamları. İlişki kurulduğunda bu insanların kastlardan oluşan, aralarında kısmi telepati kurabildikleri,…

Yerdeniz / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu , Fantastik/ 28 Eylül 2020

Yerdeniz Yerdeniz’den… Köylerinde, ölen annesinin bir kız kardeşi yaşıyordu. Bebekken yapılması gereken şeyleri bu teyzesi yerine getirmişti, fakat kadının da kendisine ait işleri vardı; Duny kendi başının çaresine bakabilecek bir duruma gelince de onunla artık hiç ilgilenmemeye başladı. Fakat bir gün, Duny henüz yedi yaşında, dünyadaki sanatlar ve güçler hakkında hiçbir şey bilmeyen cahil bir çocukken, teyzesinin kulübenin damına çıkıp aşağıya inmek istemeyen bir keçiye söylediği sözleri duydu: Keçi, teyzesinin söylediği tekerlemeyi duyunca hemen atlayıp yanına gitmişti. Ertesi gün, Yüksek Şelâle’ deki çayırlarda, uzun kıllı keçileri otlatırken Duny anlamını, işlevini ve ne tür sözcükler olduğunu bilmeden, duymuş olduğu sözcüklerle onlara seslendi: Noth hierth malk man hiolk han merth han! Duny tekerlemeyi yüksek sesle haykırınca keçiler ona doğru geldiler. Hızla geldiler, hepsi bir arada ve hiç ses çıkarmadan. Sarı gözlerindeki karanlık yarıktan ona baktılar. Duny güldü ve ona keçiler üzerinde iktidar sağlayan tekerlemeyi bir kez daha haykırdı. Keçiler ona daha da yaklaştılar; ıkış tıkış etrafını sardılar. Birdenbire Duny keçilerin kalın sivri boynuzlarından, tuhaf gözlerinden ve tuhaf sessizliklerinden ürktü. Onlardan kurtulup kaçmak istedi. Etrafında bir yumak olmuş keçiler de onunla beraber koştular; sonunda bütün keçiler, görünmez bir iple bir araya bağlanmış gibi saldırırcasına köye vardılar, çocuk da ortalarında ağlıyor ve böğürüyordu. Köylüler…

Yaban Kızlar / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 27 Eylül 2020

Yaban Kızlar Yaban Kızlar’dan… Bela ten Belen beş arkadaşıyla yağmaya çıkmıştı. Kent yakınında yıllardır göçer kampına rastlanmamıştı. Fakat Doğu Tarlaları’ndaki hasatçılar Günebakan Tepeleri’nin ardından yükselen dumanlar gördüklerini bildirmişlerdi ve altı genç, kaç kamp kurulduğuna bakmaya gideceklerini duyurmuşlardı. Yanlarına geçmişte de göçer kabilelerine yapılan baskınlara kılavuzluk etmiş Bidh Handa’yı rehber almışlardı. Bidh ile kız kardeşi Nata çocukluklarında bir göçer köyünden kaçırılmış ve Kent’te köle büyümüşlerdi. Nata güzelliğiyle nam salmıştı ve Bela’nın kardeşi Alo kızı kendine eş almak uğruna sahibine Belen aile servetinin yüklü kısmını ödemişti. Bela ile adamları gün boyunca Doğu Nehri’ni izleyerek tepelere koştular. Akşam inerken tepelerin üstüne vardılar ve önlerinde uzanan ovalarda, çayırlar ve kıvrılan derelerin arasında göçebelerin deri çadırlarıyla kurdukları, birbirlerinden epey uzak üç ayrı çemberi gördüler. “Çamurkökleri toplamaya gelmişler bataklıklara,” dedi kılavuz. “Kent tarlalarını yağmalamayı planlamıyorlar. Planlasalardı kamplarını birbirlerine çok daha yakın kurarlardı.” “Kökleri kimler toplar?” dedi Bela ten Belen. “Erkek ve kadınlar. Çocuklarla yaşlılar kamplarda kalırlar.” “Bataklıklara ne zaman giderler?” “Sabah erkenden.” “Yarın sabah toplayıcılar gidince en yakın kampa ineriz.” “İkincisine, nehrin yanındakine inmek daha iyi,” dedi Bidh. Bela ten Belen askerlerine dönerek, “Bunlar bu adamın halkı,” dedi. “Zincirlememiz gerek.” Aynı fikirdeydiler ama hiçbiri yanına zincir almamıştı. Bela pelerininden şeritler yırtmaya koyuldu. Toprak adamı, saygı ifadesi…

Uçuştan Uçuşa / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 26 Eylül 2020

Uçuştan Uçuşa Uçuştan Uçuşa’dan… Uçakların menzili -birkaç bin mil, dünyanın ta öbür ucu, hindistancevizi ağaçları, buzullar, mısır, Mısır, lama, Lama vs – havaalanının sağladığı deneyimlerin (tabii kullanmasını bilenler için) uzantısı ve çeşitliliği yanında acınacak ölçüde sınırlıdır. Uçaklar ıkış tıkış, gürültülü, mikroplu, telaşlandırıcı ve sıkıcıdır; üstelik son derece olmadık aralıklarla, görülmedik derecede berbat yiyecekler ikram edilir. Havaalanları daha geniş olsa da kalabalıkları, o berbat havaları, gürültüleri, amansız gerilimleri uçakları aratmaz, kurumuş bir şeylerin parçacıklarından oluşan yiyecekleri genellikle daha berbattır; üstelik bu yiyeceklerin yenecekleri yerler de insanı canından bezdirecek kadar iç sıkıcıdır. Uçaklarda herkes kemerle bir koltuğa bağlıdır ve insanlar sadece mesanelerini boşaltmak için kuyruğa girdikleri kısa sürelerde ve tam tuvalet kabinine varacakları sırada rahatsız edici hoparlörün herkesi yeniden kemerle bağlanıp hareketsizleşmek için taciz ettiği ana kadar hareket edebilirler. Havaalanlarında elleri kolları bavul dolu insanlar nihayetsiz koridorlarda bir oraya bir buraya koşuşturup durur, tıpkı iblisin ellerine cehennemden kaçma yollarını gösteren değişik değişik yanlış haritalar tutuşturduğu ruhlar gibi. Bu koşuşturan insanlar, yere sabitlenmiş plastik sandalyelerinde sandalyelerine sabitlenmiş gibi oturan insanlar tarafından izlenir. Yani bu noktaya kadar havaalanı ile uçaklar, nasıl bir fosseptik çukurunun dibi sonuç olarak bir diğerinin dibiyle eşitse; aynı şekilde birbirlerine eşittir. Eğer hem siz, hem de uçağınız zamanında gelmişseniz, havaalanı…

Sesler / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 25 Eylül 2020

Sesler Sesler’den… Tam olarak hatırlayabildiğim ilk şey, gizli odaya giden yolu yazmaktı. O kadar küçüğüm ki, işaretleri koridor duvarının doğru yerine yapabilmek için kolumu iyice kaldırmam gerekiyor. Duvar kalın, gri bir sıvayla kaplı, bazı yerlerde sıva çatlayıp dökülmüş olduğundan arkasındaki taşlar görünüyor. Koridor karanlık sayılır. Toprak ve zaman kokuyor; ayrıca sessiz. Ama korkmuyorum; orada hiç korkmam. Elimi kaldırıyorum, yazı parmağımı bildiğim şekilde, sıvaya dokunmadan doğru yerde hareket ettiriyorum. Duvarda kapı açılıyor ve ben içeri giriyorum. İçerideki berrak ve dingin ışık, yüksek tavandaki bir sürü kalın camlı minik pencereden süzülüyor. Duvarlarında rafları, raflarında kitapları olan çok uzun bir oda. Burası benim odam, burayı hep biliyordum. İsta, Sosta ve Gudit bilmiyorlar. Odanın varlığını bile bilmiyorlar. Evin iyice arka tarafında kalan bu koridorlara hiç gelmezler. Buraya gelmek için Seferbeyi’nin kapısından geçiyorum ama hasta ve sakat olduğu için dairesinden dışarı çıkmıyor. Gizli oda, bana ait bir giz; azarlanmadan, rahatsız edilmeden, korkmadan tek başıma kalabileceğim bir yer. Hatıram oraya gittiğim tek bir zamana değil, bir sürü zamana ait. O zamanlar okuma masasının bana ne kadar büyük göründüğünü, rafların ne kadar yüksek olduğunu hatırlıyorum. Masanın altına girip kitapların bazılarıyla etrafıma duvar ya da sığınak gibi bir şey inşa ederdim. İnindeki bir ayı yavrusuymuş gibi yapardım. Orada…

Rüzgargülü / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 24 Eylül 2020

Rüzgargülü Rüzgargülü’nden… Gerçekten de Adelie lehçesinden —ya da herhangi bir kinetik metin grubundan— yapılan, çeviri adını verdiğimiz yorumlar basit bir ifadeyle notlardan ibarettir; operasız libretto gibidir. Bale versiyonu ise hakiki çeviridir. Kelimelerle anlatılan her şey daima eksik kalır. Bu nedenle, bu iddiamın öfke haykırışları veya kahkahalarla karşılanacağını bile bile hayvandilbilimciler için —sanatçı ve amatörlerin tersine— Penguence’deki kinetik deniz yazılarının en az umut veren çalışma alanı olduğu kanısındayım: Dahası tüm o çekiciliği ve görece yalınlığına rağmen Adelie lehçesinin İmparatordan daha az umut veren bir alan olduğu görüşündeyim. “imparator!” Meslektaşlarımın tepkisini tahmin edebiliyorum… imparator! Tüm Penguen lehçeleri içinde en zor, en uzak olanı. Bizzat Profesör Duby’nin, “İmparator penguenin edebiyatı Antarktika’nın donmuş yüreği kadar erişilmez, ulaşılmazdır. Güzellikleri başka bir dünyaya aittir; bizim için değildir” sözleriyle ifade ettiği dil. Olabilir. Zorlukları yadsımıyorum. Bunlar arasında hiç de yabana atılmayacak biri de İmparatorların diğer penguenlerden çok daha içe dönük ve kapalı, vakur yaradılışlarıdır. Ama paradoksal bir biçimde, benim umut bağladığım şey de işte bu içe kapalılıktır. İmparator yalıtılmış değil toplumsal bir kuştur ve üreme dönemlerinde karaya çıktığı zaman Adelie gibi koloniler halinde yaşar; ama bu koloniler Adelie türlerinden çok daha küçük ve sessizdirler. Bir imparator kolonisinin üyeleri arasındaki bağlar, toplumsal olmaktan çok kişiseldir. İmparator bir bireycidir….

Rüyanın Öte Yakası / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 23 Eylül 2020

Rüyanın Öte Yakası Rüyanın Öte Yakası’ndan… Başını çeviremiyordu, çünkü üzerine yuvarlanmış koca koca beton parçaları onu olduğu yere mıhlamıştı ve beton parçalarından dışarı uğrayan çelik çubuklar başını mengene gibi sıkıştırıyordu. Bunlar ortadan kaybolunca yeniden hareket edebilir hale geldi; doğruldu. Çimentodan bir merdivendeydi; merdivendeki küçük bir çatlaktan sürgün veren bir karahindiba elinin yanı başında çiçek açtı. Bir süre sonra ayağa kalktı, ama ayağa dikilir dikilmez felaket bir mide bulantısı hissetti ve bunun radyasyon zehirlenmesi yüzünden olduğunu anladı. Şişme yatağı şişirildiğinde odanın yarısını kapladığına göre, kapı olsa olsa yarım metre uzağındaydı. Kapıya ulaştı, açıp dışarı çıktı. Burada uçsuz bucaksız muşamba koridor, belli belirsiz kabarıp inerek millerce uzayıp gidiyordu ve koridorun ta ilerisinde, çok uzakta erkekler tuvaleti vardı. Duvara tutunmaya çalışarak bir gayret tuvalete doğru yürümeye başladı, ama tutunacak hiçbir şey bulamadı ve duvar yere dönüştü. “Tamam, sakin ol. Yavaş.” Asansör görevlisinin ağarmaya yüz tutmuş saçlarla çevrili solgun yüzü, tepesinde bir kâğıt fener gibi asılı duruyordu. “Radyasyondan,” dedi ama Mannie bunu duymamışçasına, “Tamam, sakin ol,” demekten başka bir tepki vermiyordu. Yeniden odasında, yatağındaydı. “Sarhoş musun?” “Hayır.” “Kafan mı iyi?” “Hastayım.” “Ne kullandın sen?” “Uyanı bulamadım,” dedi, rüyaların geldiği kapıyı kilitlemeye çalıştığını, ama anahtarların hiçbirinin kilide uymadığını kastederek. “On beşinci kattan bir stajyer doktor…

Mülksüzler / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 22 Eylül 2020

Mülksüzler Mülksüzler’den… Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı. Bir tarafından bakıldığında duvar, Anarres Limanı adı verilen yirmi beş hektar çorak alanı çevreliyordu. Limanda bir çift büyük servis vinci, bir roket fırlatma platformu, üç ambar, bir kamyon garajı ve bir yatakhane vardı. Yatakhane sağlam, pis ve yaslı görünüyordu, ne bahçesi vardı, ne de içinde çocukları; açıkçası orada ne kimse yaşıyor, ne de kimsenin uzun süre kalması düşünülüyordu. Aslında bir karantina bölgesiydi. Duvar yalnızca iniş alanını değil, uzaydan gelen gemileri, o gemilerle gelen insanları, geldikleri dünyaları ve evrenin geri kalan kısmını hapsediyordu. Evreni çevreliyor, Anarres’i dışarda, özgür bırakıyordu. Öteki tarafından bakıldığında duvar Anarres’i çevreliyordu: bütün gezegen içerideydi, diğer dünyalardan ve insanlardan yalıtılmış, karantinaya alınmış, dev bir esir kampıydı.Yoldan birkaç kişi iniş alanına doğru geliyor, birkaçı da yolla duvarın kesiştiği yerde bekliyordu. Çoğu kez yakındaki Abbenay kentinden insanlar, bir uzay gemisi görmek…

Karanlığın Sol Eli / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 20 Eylül 2020

Karanlığın Sol Eli Karanlığın Sol Eli’nden… Raporumu bir hikâye anlatırmış gibi vereceğim; çünkü ana-dünyamda küçük bir çocukken Gerçeğin hayal gücüyle ilgili bir mesele olduğunu öğrettiler bana. En kesin bir olgu bile anlatılış üslubu yüzünden yok olup gidebilir ya da parlayabilir: Tıpkı bir kadının üzerinde iyice parlaklaşıp da başka bir kadının üzerinde silikleşen, toza gömülen denizlerimizin o eşsiz organik mücevheri gibi. Olgular incilerden daha kesin, daha katı ve daha gerçek değillerdir. Üstelik onlar gibi duyarlıdırlar. Bu hikâye sırf benim hikâyem değil, anlatan da bir tek ben değilim. Doğrusu kimin hikâyesi olduğundan bile emin değilim; sizler daha iyi takdir edersiniz. Ama baştan aşağı tek bir hikâye. Kimi zaman ses değiştikçe olgular değişmiş gibi gözükürse siz en hoşunuza giden olguyu seçiverirsiniz olur biter; yine de hiçbiri yalan değil bunların ve baştan aşağı tek bir hikâye. Hikâyem 1491 Yılının 44. gün devresinde başlıyor, bu Kış gezegeninde, Karhide milletinin takvimiyle Odharhahad Tuwa’ya veya Bir Yılı’nın baharının üçüncü ayının yirmi ikinci gününe denk geliyor. Burada hep Bir Yılı’dır. Yalnızca tekil bir Şimdi’den geriye veya ileriye sayarmışçasına geçmiş ve gelecek her yıl her bir Yılbaşı’nın tarihini değiştirir. Velhasıl Karhide’nin başkenti Erhenrang’da Bir Yılı’nın baharıydı ve ben hayatımın en tehlikeli dönemini yaşamak üzereydim; ama bundan haberim yoktu. Bir…

Her Yerden Çok Uzakta / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 18 Eylül 2020

Her Yerden Çok Uzakta Her Yerden Çok Uzakta’dan… Bana bir taş gerekiyordu. Tutunacak, ayakta duracak birşey. Katı, somut bir şey. Çünkü herşey yumuşamaya yüz tutuyor, pelteleşiyor, bir bataklığın içinde sislere gömülüyordu. Sis dört yandan çörekleniyordu. Nerede olduğumu bile bilmiyordum. Durum gerçekten kötüye gidiyordu. Bir süredir, galiba uzunca bir süredir böyleydi, ama her şeyin su yüzüne çıkmasına o araba yol açmıştı. Anlayacağınız, o arabayı bana armağan etmekle, “İşte böyle biri olmanı istiyorum. Araba tutkunu, sıradan bir Amerikalı yeniyetme” diyordu babam. Arabayı bana vererek asıl anlatmak istediğim şeyi dile getirmemi olanaksızlaştırmıştı; sonunda öyle biri olmadığımı, hiçbir zaman da olamayacağımı anlamıştım, ama ne olacağımı anlamak için de yardıma ihtiyacım vardı. Oysa şimdi bunları söylemekle, “Armağanını al, istemiyorum!” demiş olacaktım ister istemez. Ama diyemiyordum. O armağana bütün sevgisini koymuştu babam. Bana verebileceği en iyi şey buydu belki de. Benim de ona, “Üstüme gelme, seni de istemiyorum baba!” mı demem gerekiyordu? Galiba annem bütün bunları anlıyordu, ama gene de bana pek faydası olmadı. Annem iyi bir eş idi, hala öyle. İyi bir eş ve iyi bir anne olmak yaşamındaki en önemli şey. Gerçekten iyi bir eş ve iyi bir anne. Babamı hiçbir zaman düşkırıklığına uğratmaz. Tabii ki bazı konularda parlar parlamasına ama hiçbir zaman kadınların…