Kasvetli Ev / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 14 Aralık 2020

Kasvetli Ev Kasvetli Ev’den… Orada sis ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, çamurla balçık ne kadar derinleşirse derinleşsin, kocamış günahkârların en ölümcülü olan Yüksek Chancery Mahkemesi’nin şimdilerde dünya âleme sergilediği o körü körüne ilerleme ve bata çıka debelenme vaziyetiyle boy ölçüşemez. Tam da böylesi bir öğleden sonra Başyargıcın başının etrafında sisli bir ihtişamla, kıımızı cüppesi ve perdelerin yumuşak çiti içerisinde oturması, karşısındaki iriyan devasa favorili, ince sesli avukatın bitmez tükenmez dosyasını dinlemesi, aynca sisten başka hiçbir şey görememesine rağmen bakışlarını açıktan açığa tavandaki fenere takması gerekir -ki bunları yapıyor da zaten. Böylesi bir öğleden sonra Yüce Chancery Mahkemesi Barosu’nun bir kısım üyelerinin, bitmek bilmez bir davanın onbinlerce safhasından biriyle hülyalı hülyalı uğraşmaları, kaypak emsaller üzerinde birbirlerine çelme takmaları, diz boyu ayrıntılara batmalan, keçi ve at kılından yapılma peruklarla süslü kafalarını kelime duvarlarına toslamaları ve oyuncular gibi ciddi suratlarla adaleti arama rolünü oynamalan gerekir -ki oynuyorlar da zaten. Böylesi bir öğleden sonra davayla alakalı, birkaçı davayı bu işten bir servet kazanmış olan babasından miras almış muhtelif davavekillerinin hasır kaplı uzun bir kuyuda (ama o kuyunun dibinde Hakikati aramak beyhu-dedir) tek sıra halinde, sicil kâtibinin kırmızı masasıyla ipek cüppeler arasında, dilekçeler, karşı dilekçeler, cevaplar, cevabın cevapları, ihtarlar, yeminli beyanlar, nüshalar, ustalara yapılmış göndermeler, ustaların…

Bir Noel Şarkısı / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 13 Aralık 2020

Bir Noel Şarkısı Bir Noel Şarkısı’ndan… Her şeyden önce, Marley bir ölüydü. Bu konuda en ufak bir şüphe bile yoktu. Ölüm kayıtlarında rahip, cenaze memuru, levazımatçı ve yas tutanların en önde geleninin imzası vardı: Scrooge imzalamıştı. Scrooge adı da, altına imza atma lütfunda bulunduğu herhangi bir belgenin değerini artırırdı. Yani bizim Marley, bir kapı çivisi ne kadar ölüyse o kadar ölüydü. Haşa! Yanlış anlaşılmasın, kendi deneyimlerime dayanarak, bir kapı çivisinde neyin özellikle ölü olduğunu bildiğim iddiasında değilim. Hatta bana kalsa, bir tabut çivisi demir piyasasında olabilecek en ölü parçadır diyebilirim. Fakat atalarımızın bilgeliği benzetmelerde saklıdır; bunları değiştirmek de benim haddim değil, yoksa ülkenin sonu olur bu. O yüzden tekrar etmeme izin verin: Marley, bir kapı çivisi kadar ölüydü. Peki, Scrooge, Marley’in ölü olduğunu biliyor muydu? Elbette biliyordu. Başka türlü nasıl olabilirdi ki? O ve Scrooge bilmem kaç yıldır ortaktılar. Scrooge, Marley’in vasiyetini yerine getirecek tek yetkili kişi, tek hak sahibi, onun tek yasal varisi, tek dostu ve tek yas tutanıydı. Ancak Scrooge bile mükemmel bir tüccar olarak daha cenaze günü bu işi kazançlı bir şekilde tamamına erdirmesi bir yana bu üzücü olay karşısında o kadar sarsılmamıştı. Marley’in cenazesinden söz etmek beni başlangıç noktama götürdü. Marley’in ölü olduğuna şüphe yoktu. Bunun…

Antikacı Dükkanı / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 12 Aralık 2020

Antikacı Dükkanı Antikacı Dükkanı’ndan… Ben ekseriya geceleri gezmeye çıkarım. Yaz günleri, sabahleyin evden erken ayrılır, bütün gün kırlarda ve kır yollarında gezer dolaşırım. Bazan günlerce ve haftalarca yerime, yurduma dönmediğim olur. Eğer kırda değilsem, ortalık kararmadıkça sokağa çıkmam. Bununla beraber; çok şükür her mahlûk gibi güneşin dünyamıza saçtığı ışık ve neşeden hoşlanırım. Ben bu itiyadı hemen hemen hiç farkında olmadan kazandım. Çünkü bu, benim zayıf ve nahif bünyeme daha uygun olduğu gibi; sokakları dolduran insanların seciyeleri ve işleri güçleri hakkında tahminlere girişmek için bana daha uygun bir fırsat verir. Öğle vaktinin bol ışık ve telâşı benim gibi tembelce vakit geçirenler için elverişli değildir. Bir sokak lâmbasının veya bir dükkân vitrininin yardımı ile seçebildiğim geçici simalar, benim için onları gün ışığında ayan beyan görmekten ziyade uygundur. Şu hakikati de ilâve etmek icabederse; gece bu hususta gündüzden çok daha merhametlidir. Çünkü; gündüzün, havada kurulan bir şatoyu tam ikmal edildiği sırada; hiçbir nedamet duymaksızın ve hiçbir seremoniye tâbi olmadan yıktığını görmek, çok defa mümkündür. Fâsılasız gidip gelişler, sonsuz kaynaşmalar, kaba kaldırım taşlarım aşındırıp kaypaklaştıran ardı arkası gelmez adımlar! Dar bir sokakta oturan halkm bunu dinlemeye nasıl tahammül ettiği hayret edilecek bir şeydir! Saint-Martine Curt gibi bir yerde, acı ve usanç içinde — sanki…

Perili Ev / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 11 Aralık 2020

Perili Ev Perili Ev’den… Bu Noel öyküsüne konu olan evle ilk tanışmam, hayaletli öykülerin bilinen koşullarında ya da alışılagelmiş hayaletli ortamlardan birinde olmadı. Evi gün ışığında, üzerinde güneş parlarken gördüm. Görünürde, evi korkutucu gösterebilecek rüzgâr, yağmur, şimşek, gök gürültüsü ya da başka türlü bir tuhaf durum yoktu. Dahası, eve doğruca bir tren istasyonundan gelmiştim. Ev, istasyondan yaklaşık bir mil uzaklıktaydı ve evin önünde durup geldiğim yola baktığımda, yük treninin vadideki toprak set boyunca kayarcasına ilerlediğini görebiliyordum. Her şeyin tamamen sıradan olduğunu söylemeyeceğim, çünkü siz tamamen sıradan biri değilseniz herhangi bir şeyin size sıradan görünebileceğini pek sanmam. İşte burada kendini beğenmişliğim devreye giriyor, ama evin, herhangi birine de bana güzel bir sonbahar gününde göründüğü gibi görünebileceğini kabul edebilirim Bu konuya yaklaşım tarzım buydu. Kuzeyden Londra’ya doğru yolculuk yaparken, yolda durup eve bakmaya karar verdim. Sağlık durumum geçici bir süre kırsal kesimde yaşamamı gerektiriyordu. Bunu bilen ve daha önce bu evin yakınından geçmiş olan bir arkadaşım bana buranın uygun bir yer olduğunu ileri süren bir mektup yazmıştı. Gece yarısı trene bindim ve uyuyakaldım, sonra tekrar uyandım ve pencereden kuzey ışıklarını seyrettim. Sonra tekrar uyuyakaldım ve uyandığımda her zamankine benzer şekilde, sanki hiç uyumamışım gibi hoşnutsuz bir duyguyla sabah olduğunu fark ettim. Utanarak…

Oliver Twist / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 10 Aralık 2020

Oliver Twist Oliver Twist’ten… Birçok nedenlerden ötürü adını söyleyemeyeceğim, uydurma bir ad vermeme de gerek olmayan bir kentin resmî yapıları arasında bir tanesi vardır ki büyük-küçük çoğu kentlerde benzeri bulunur: yani bir yoksullar evi. İşte bu yoksullar evinde, okur gözünde hiçbir önemi olamayacağı için yinelemem gerekmeyen bir tarihte, adını bu romana veren küçük ölümlü dünyaya geldi. Belediye doktoru eliyle bu acılar ve dertler dünyasına getirildikten sonra çocuğun ömrü yetip de bir ad taşımasının kısmet olup olmayacağı uzun zaman askıda kaldı. Eğer ömrü olmasaydı bu anılar hiçbir zaman kaleme alınmayabilirdi. Kaleme alınsalar da iki buçuk sayfaya sığacakları için gelmiş gelecek bütün dünya edebiyatının en öz ve aslına uygun biyografisi olmak gibi paha biçilmez bir meziyet taşıyacaklardı herhalde. Gerçi bir yoksullar evinde doğmak, insanoğlunun başına gelebilecek en hayırlı, en özenilecek bir şeydir, diye tutturmaya niyetim yok. Ancak bu koşullarda Oliver Twist için bundan daha hayırlısı olamazdı demeye pekâlâ niyetim var. Doğrusu şu ki, soluk alma görevini üstlenmesi için Oliver Twist’i kandırmak adamakıllı güç olmuştu. Solunum… Zorlu bir iş! Ne yaparsınız ki çabasızca var olabilmemiz için gelenekler bunu zorunlu kılmış… Oliver, bir süre yün şiltede ağzı açık, soluma güçlüğü içinde yattı. Bu dünyayla öteki dünya arasında dengesiz bir salınım durumundaydı ve ağırlık belirgin…

Müşterek Dostumuz / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 9 Aralık 2020

Müşterek Dostumuz Müşterek Dostumuz’dan… Şimdiki zamanlarda, tam senesi hususunda fazla hassasiyete lüzum yok, pis ve görünümü şaibeli bir tekne, içinde iki kişiyle, Thames Nehri’nde süzülmekteydi, demirden yapılmış Southwark Köprüsü’yle, taştan yapılmış Londra Köprüsü arasında, bir sonbahar akşamı nihayete ermekteyken. Bu teknedeki iki kişiden birisi, çitişmiş kır saçlı, güçlü kuvvetli, yüzü güneşten kararmış bir adamla, kızı olduğu hemen anlaşılacak kadar ona benzeyen, on dokuz yirmi yaşlarında esmer bir kızdı. Kürekleri hiç zorlanmadan çekiyordu kız; dümenin iplerini gevşekçe tutan ellerini pantolonunun beline sokmuş olan adam dikkatle etrafı gözlüyordu. Ne ağı, ne kancası ne oltası vardı, balıkçı olmadığı çok belliydi; teknesinde de, ne oturan müşteriler için yastık, ne boya, ne yazı ne de paslı bir çapayla bir ip kangalından başka bir aksesuar vardı, kayıkçı da olamazdı; teknesi yük taşıyamayacak kadar küçük ve dingildekti, mavnacı ya da nakliyeci de olamazdı: ne aradığına dair en ufak bir ipucu yoktu ama muazzam dikkatli bir bakışla her yeri tarıyordu. Gelgitin dönmesiyle birlikte bir saat önce çekilmeye başlamış suyun geniş sathındaki en ufak akıntıyı, en ufak girdabı yakalıyordu gözleri ve kızına verdiği talimatlarla, ya akıntıya teknenin burnunu veriyor ya da kıçını döndürüp akıntının önü sıra gidiyordu. O nehri nasıl dikkatle inceliyorsa, kızı da onun yüzünü öyle dikkatle inceliyordu….

İki Şehrin Hikayesi / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 8 Aralık 2020

İki Şehrin Hikayesi İki Şehrin Hikayesi’nden… Dover posta arabasında her zamanki sevecen hava hâkimdi, yani muhafız yolculardan, yolcular birbirlerinden ve muhafızdan, kısaca herkes herkesten şüpheleniyordu, arabacının emin olduğu tek şey ise atların vaziyetiydi; iki cihan bir olsa bu yolu çıkamayacaklardı. “Deeh!” dedi arabacı.”Hadi bakalım! Ha gayret, sonra tepedeyiz, Tanrı’nın belaları, şuraya gelene kadar neler çektirdiniz bize! Joe!” “Söylee!” dedi muhafız. “Saat kaç Joe?” “On biri on geçiyor.” “Hadi yaa!” diye haykırdı arabacı, canı sıkkın, “daha Shooter’ı çıkamadık bile! Deeh! Hadi, yürüyün!” Baştaki at kamçıyı yiyince birden öne atıldı, peşinden de diğer iki at. Dover posta arabası bir kez daha, yanında, uzun çizmeleriyle çamura bata çıka yürüyen yolcularıyla birlikte mücadele veriyordu. Araba durduğunda yolcular da durmuş, birbirlerinin dibinden ayrılmamışlardı. İçlerinden biri çıkıp da diğerine o sis ve karanlıkta biraz önden gitmeyi teklif etme cesaretini gösterecek olsa, hemen o an haydut diye vurulması işten bile değildi. Bu son gayretle araba nihayet zirveye ulaştı. Atlar soluklanmak için durdular ve muhafız tekerleklerin altına iniş için gereken takozu koyduktan sonra yolcuların binmesi için arabanın kapısını açtı. Arabacı oturduğu yerden aşağı bakarak uyaran bir ses tonuyla bağırdı, “Hey Joe!” “Ne var Tom?” İkisi de kulak kabarttılar. “Hızlıca bize yaklaşan bir at var Joe.” Muhafız, “Bence dörtnala…

Büyük Umutlar / Charles Dickens
Yabancı Edebiyat/ 7 Aralık 2020

Büyük Umutlar Büyük Umutlar’dan… Soyadımız Pirrip, adım da Philip olduğundan küçüklüğümde bu iki adı bir arada söylemeye bir türlü dilim dönmez, anca “Pip” diyebilirmişim. Böylece adımı “Pip”e çıkarmışım, herkes de beni “Pip” diye çağıragelmiş. Soyadımızın Pirrip olduğuna babamın mezar taşı tanıktı; bir de köy demircisiyle evli olan ablam Mrs. Joe Gargery. Babam ile annemin kendilerini de, resimlerini de görmemiş olduğum için (çünkü o günler, henüz fotoğraflı günlerden çok uzaktı) onları gözümün önünde canlandırdığım zaman beliren ve mantıkla zerrece ilişkisi olmayan görüntüler mezar taşlarının esinleriydi. Taşının üstündeki harflerin biçimlerine baka baka babam kısa, tıknaz yapılı, koyu renk kıvırcık saçları olan, esmer bir adammış gibilerden bir garip inanca kapılmıştım. “Ve Georgiana, yukarıda adı geçenin karısı” diyen cümlenin biçimi ve akışındansa annemin çilli, hastalıklı, mıymıntı bir kadın olduğu gibi çocukça bir sonuç çıkarmıştım. Ana babamın mezarlarının yanı başında, eşit aralıklarla dizili duran; her biri de yaklaşık yarım metre uzunluğunda olan o beş tane küçük taş kutuya gelince… İnsanların yaşayabilmek uğruna giriştikleri evrensel çabadan, daha başlangıçta vazgeçmiş olan beş minik kardeşimin kutsal anısıydı bunlar. Ben de taşlara baktıkça bütün bu küçük kardeşlerimin sırtüstü; elleri ceplerinde olarak doğmuş ve yaşadıkları sürece ellerini ceplerinden hiç çıkarmamış olduklarına sarsılmaz bir inançla bağlıydım. Köyümüz ırmak boyunda, bataklık bir…