Son Savaş – Narnia Günlükleri #7 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 12 Ağustos 2020

Son Savaş Son Savaş’tan… Yaklaşık üç hafta sonra Narnia krallarının sonuncusu, tatlı bahar günlerinde kaldığı küçük av kulübesinin kapısının yanı başındaki görkemli meşe ağacının altında oturuyordu. Av kulübesi, çatısı sazlarla kaplı alçak bir binaydı; Lamba Çorakları’nın doğu ucundan pek uzak sayılmazdı, iki nehrin birleştiği yerin biraz yukarısındaydı. Orada, hanedan şehri Cair Paravel’in debdebesinden ve törenlerinden uzakta, sade ve rahat bir yaşamı tercih ederdi. İsmi Kral Tirian’dı, yirmi-yirmi beş yaşlarındaydı; omuzları geniş ve güçlüydü. Kolları ve bacakları kaslı; sakallarıysa seyrekti. Gözleri maviydi, korkusuz ve dürüst bir yüzü vardı. O bahar sabahı, en sevgili dostu, tekboynuzlu bir at olan Cevher hariç, yanında kimse yoktu. Birbirlerini kardeş gibi severlerdi, savaşta birbirlerinin hayatını kurtarmışlardı. Soylu hayvan, Kral’ın koltuğunun oldukça yakınında durmuş, mavi boynuzunu beyaz gövdesine sürterek parlatıyordu. “Bugün kendimi ne spora ne de işe verebileceğim Cevher” dedi Kral. “Bu harika haberden başka hiçbir şey düşünemiyorum. Sence bugün daha fazlasını öğrenebilir miyiz?” “Böyle haberleri dedelerimiz, babalarımız bile duymamıştır; bizim de duyabileceğimiz en muhteşem haber olacak, efendim” dedi Cevher, “tabii eğer doğruysa.” “Doğru olmaması için bir sebep var mı ki?” dedi Kral. “İlk kuşların buraya gelip, ‘Aslan burada, Aslan yine Narnia’da’ demesinin üzerinden bir haftadan fazla zaman geçti. Sonra sincaplar geldi. Onu görmemişler, ama ormanda olduğuna…

Gümüş Sandalye – Narnia Günlükleri #6 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 11 Ağustos 2020

Gümüş Sandalye Gümüş Sandalye’den… Kasvetli bir sonbahar günüydü ve Jill Pole spor salonunun arkasında ağlıyordu. Ağlıyordu, çünkü ona kabadayılık taslıyorlardı. Size bir okul hikâyesi anlatmaya niyetli değilim; Jill’in okulu pek de hoş bir konu değil zaten. Bu yüzden bundan mümkün olduğunca az bahsedeceğim. Burası “karma eğitim” yapılan, yani hem kız hem de erkek çocukların gidebildiği bir okuldu; okul karmaydı, okulu yönetenlerin kafalarıysa karmakarışık. Bu insanlar çocukların istedikleri her şeyi yapmasına izin verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ne yazık ki, on ya da on beş büyük kız ve erkek çocuk vardı ki, en sevdikleri şey birbirlerine kabadayılık taslamaktı. Diğer okullarda bu ve benzeri sorunların fark edilip çözüme kavuşturulması yarım dönemden çok sürmüyordu, ama bu okulda ne fark ediliyor ne de önleniyordu. Fark edilse bile sorumlular cezalandırılmıyor, okuldan atılmıyordu. Müdür bunların ilginç psikolojik durumlar olduğunda ısrar ediyor ve sorumluları çağırarak onlarla saatlerce konuşuyordu. Nabza göre şerbet vermeyi bilen yaramazlar, bırakın cezalandırılmayı, müdürün sevdiği öğrenciler arasına bile girebiliyordu. Jill Pole’un, o kasvetli sonbahar gününde spor salonunun arkasından çalılıklara doğru giden küçük ve çamurlu patikada ağlamasının nedeni buydu. Bir oğlan elleri ceplerinde ıslık çalarak salonun köşesini döndüğünde, o hâlâ ağlıyordu. Oğlan az daha ona çarpacaktı. “Önüne baksana!” dedi Jill Pole. “Tamam” dedi çocuk, “abartmana gerek—” sonra…

Şafak Yıldızının Yolculuğu – Narnia Günlükleri #5 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 10 Ağustos 2020

Şafak Yıldızının Yolculuğu Şafak Yıldızının Yolculuğu’ndan… Aslına bakılırsa Edmund ve Lucy, Harold Enişte ve Alberta Hala’nın yanında kalmayı istemiyordu. Ne var ki ellerinden bir şey gelmiyordu, çünkü o yaz babaları ders vermek üzere Amerika’da dört aylık bir iş bulmuştu ve anneleri de on yıldır gerçek bir tatile çıkmadığı için onunla beraber gidecekti. Peter çok sıkı bir şekilde bir sınava hazırlanıyordu ve tatilini Profesör Kirke’le ders çalışarak geçirecekti. Profesör Kirke’ün büyük evinde uzun yıllar önce harika maceralar yaşamışlardı ve eğer Profesör hâlâ o evde yaşıyor olsaydı çocukların dördünü de seve seve konuk ederdi. Ama artık küçük bir kulübede yaşıyordu, çünkü şimdi çok fakirdi ve bu kulübede konuklarına ancak küçücük bir yatak odası verebiliyordu. Diğer üç çocuğu Amerika’ya götürmek çok masraflı olacağından sadece Susan anne ve babasıyla gitmişti. Yetişkinler, ailenin en sevimlisinin Susan olduğunu düşünüyordu. Susan yaşına göre çok akıllı olmasına rağmen derslerinde pek başarılı değildi ve annesi “Amerika yolculuğundan, diğerlerinin öğreneceğinden çok daha fazlasını öğrenir” demişti. Edmund ve Lucy, Susan’ı kıskanmamaya çalışmışlardı, ama yaz tatillerini halalarının yanında geçirmek zorunda olmaları onları dehşete düşürüyordu. “Benim durumum daha da vahim” dedi Edmund, “en azından senin bir odan olacak, ama ben o haylaz Eustace ile aynı odayı paylaşmak zorunda kalacağım.” Bir öğleden sonra, Edmund…

Prens Caspian – Narnia Günlükleri #4 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 9 Ağustos 2020

Prens Caspian Prens Caspian’dan… O anda eşyalar, bank, peron ve istasyon tamamen kayboldu. Dört çocuk kendilerini, el ele tutuşmuş halde ve soluk soluğa, ağaçlık bir yerde buldular; ağaçlar öylesine sıktı ki, batan dallar arasında güçlükle hareket ediyorlardı. Gözlerini ovuşturup derin bir nefes aldılar. “Ah, Peter!” diye şaşkınlıkla bağırdı Lucy. “Sakın Narnia’ya geri dönmüş olmayalım?” “Başka bir yer de olabilir” dedi Peter. “Bu ağaçların arasından burnumun ucunu bile göremiyorum. Eğer varsa, açıklık bir yere çıkmayı deneyelim.” Isırganların dalamasına, dikenlerin batmasına aldırmadan güçlükle ağaçlık alanın dışarı çıktıklarında, onları bir başka sürpriz bekliyordu. Şimdi her yer aydınlıktı. Birkaç adım sonra kendilerini ormanın kıyısında, kumsala bakarken buldular. Biraz ilerideki sakin denizin kumları okşayan dalgacıklarının çıkardığı ses, güçlükle işitiliyordu. Hiçbir kara parçası görünmüyordu. Gökyüzü bulutsuzdu. Güneş, sabah saat onda olması gerektiği yerdeydi. Göz kamaştırıcı mavilikteki denizin kokusunu içlerine çekerek öylece kalakaldılar. “Vay be!” dedi Peter. “Bundan iyisi can sağlığı.” Beş dakika sonra ayakkabılarını çıkarmış, serin ve berrak suda yürüyorlardı. “Bu durum, havasız bir trenle Latince’ye, Fransızca’ya ve cebire geri dönmekten daha iyi!” dedi Edmund. Sonra uzunca bir süre hiç konuşmadan sağa sola su sıçratarak karides ve yengeç aradılar. “Yine de” dedi Susan az sonra, “galiba bir plan yapmamız gerekiyor. Biraz sonra acıkacağız.” “Annemizin yolculuk için…

At ve Çocuk – Narnia Günlükleri #3 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 8 Ağustos 2020

At ve Çocuk At ve Çocuk’tan… Bu hikâye, altın çağlarda Yüce Kral Peter Narnia’yı yönetirken, erkek ve kız kardeşleri kral ve kraliçeyken, Calormen, Narnia ve aradaki topraklarda geçmiş bir hikâyedir. O günlerde Calormen’in epeyce güneyinde, deniz kıyısındaki küçük bir koyda, Arsheesh adında fakir bir balıkçı ve ona baba diyen bir çocuk yaşıyordu. Çocuğun adı Shasta idi. Arsheesh genellikle sabahları kayığıyla balığa çıkar ve öğleden sonraları eşeğini arabaya koşup tuttuğu balıkları yükleyerek; satmak üzere yaklaşık bir mil güneydeki köye giderdi. Eğer satışlar iyi gitmişse eve az çok memnun gelir ve Shasta’ya bir şey söylemezdi, fakat işler kötü gitmişse onun bir hatasını bulur ve bazen de döverdi. Bir bahane bulmak kolaydı, çünkü Shasta’nın ağları yıkayıp tamir etmek, akşam yemeğini pişirmek ve birlikte yaşadıkları kulübeyi temizlemek gibi yapması gereken birçok işi vardı. Shasta, evin güneyinde kalan hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Sadece bir-iki kez Arsheesh ile köye gitmişti ve orada ilgisini çekecek bir şeyin olmadığını biliyordu. Köyde sadece, uzun, kirli giysili, burnu yukarıya kıvrık tahta ayakkabıları olan, sakallı ve başları sarıklı, can sıkıcı konular üstüne birbirleriyle yavaş yavaş sohbet eden, babası gibi adamlar görmüştü. Fakat kuzeyde olan her şey çok ilgisini çekiyordu. Çünkü şimdiye kadar kimse o tarafa gitmemişti ve kendisinin de gitmesi yasaktı. Dışarıda…

Aslan, Cadı ve Dolap- Narnia Günlükleri #2 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 7 Ağustos 2020

Aslan, Cadı ve Dolap Aslan, Cadı ve Dolap’tan… “Benim yaşlı babam” dedi Bay Tumnus, “şöminenin üzerindeki fotoğraf onun fotoğrafı. Böyle bir şeyi asla yapmazdı.” “Neyi yapmazdı?” dedi Lucy. “Benim yaptığımı” dedi Faun. “Beyaz Cadı’nın hizmetçisi olmazdı. Ben öyleyim işte. Beyaz Cadı’nın hizmetinde çalışıyorum.” “Beyaz Cadı mı? O da kim?” “Kim mi? Tüm Narnia’yı parmağında oynatan biri o. Sürekli kışı getiren o. Sürekli kış, ama asla Noel gelmiyor; düşün bir kere!” “Ne kötü!” dedi Lucy. “Ama sana ne için para veriyor?” “En kötü yanı da bu” dedi Bay Tumnus derin bir iniltiyle. “Ben onun için adam kaçırıyorum, işte ben böyle biriyim. Bana bak Havvakızı. Benim, ormanda bana hiçbir zararı dokunmamış zavallı masum bir çocukla karşılaşıp, ona dostça davranarak, mağaradaki evime davet edip uyuşturarak uyuttuktan sonra Beyaz Cadı’ya teslim etmek amacında olan bir Faun olduğuma inanır mısın?” “Hayır” dedi Lucy. “Eminim böyle bir şey yapmazsın.” “Fakat ben yaptım” dedi Faun. “Şey” dedi Lucy yavaşça (çünkü doğruyu söylemek, ama Faun’u da incitmemek istiyordu), “bu çok kötü. Fakat bundan dolayı öyle üzgünsün ki eminim bir daha yapmazsın.” “Havvakızı, anlamıyor musun?” dedi Faun. “Bu benim geçmişte yaptığım bir şey değil. Şimdi, şu anda yapmakta olduğum bir şey.” “Ne demek istiyorsun?” dedi Lucy bembeyaz kesilerek. “O…

Büyücünün Yeğeni – Narnia Günlükleri #1 / Clive Staples Lewis
Fantastik/ 6 Ağustos 2020

Büyücünün Yeğeni Büyücünün Yeğeni’nden… Polly bu uğultunun aşağıdaki katlardan birinde, uzaktaki bir odada çalıştırılan bir Hoover’ın sesi olduğunu düşünecekti. Fakat ses bundan daha güzel ve müzikliydi; sadece o kadar hafifti ki zorlukla işitiliyordu. “Her şey tamam, burada kimse yok” dedi Polly başını Digory’ye çevirerek. Şimdi artık fısıldamıyordu. Digory gözlerini kırpıştırarak ve her tarafı kir içinde – Polly de çok kirliydi – içeriye girdi. “Bu hiç de iyi değil” dedi Digory. “Bu ev boş değil. Kimse gelmeden gitsek iyi ederiz.” “Bunların ne olduğunu düşünüyorsun?” dedi Polly, renkli yüzükleri işaret ederek. “Off, haydi gel” dedi Digory. “Hemen—” Söyleyeceklerini bitiremedi çünkü o anda bir şey oldu. Şöminenin önündeki koltuk aniden döndü ve Andrew Dayı telaşa kapılmış bir halde – sanki yerdeki kapaktan fırlayan bir pandomim şeytanı gibi – ayağa sıçradı. Kesinlikle boş evde değillerdi; Digory’nin evinde ve yasaklanmış çalışma odasındaydılar! İkisi birden “A-a-ah” dediler ve korkunç bir hata yaptıklarını anladılar. Yeteri kadar uzağa yürümediklerini bilmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Andrew Dayı uzun boylu ve çok zayıftı. Sivri burnu, tertemiz tıraşlı uzun bir yüzü, aşırı derecede parlak gözleri ve karmakarışık kırlaşmış saçları vardı. Digory’nin dili tutulmuştu, çünkü Andrew Dayı eski halinden bin kere daha telaşlı görünüyordu. Polly şimdiye dek pek korkmamıştı, ancak o da korkmaya başladı….