Cehennem / Dan Brown
Macera/ 17 Aralık 2019

Cehennem Cehennem’den… Langdon haykırarak uyandı. Oda aydınlıktı. Yalnızdı. Havada keskin bir ilaç kokusu vardı ve bir yerlerdeki makine, kalbinin ritmiyle bipliyordu. Langdon sağ kolunu hareket ettirmeye çalıştı; ama derin bir sancı ona engel oldu. Bakışlarını indirdiğinde, koluna serum bağlandığını fark etti. Nabzı hızlanınca makineler de daha hızlı biplemeye başladı. Neredeyim? Ne oldu? Başının arkası korkunç bir ağrıyla zonkluyordu. Baş ağrısının kaynağını bulmak için dikkatlice uzanıp tepesine dokundu. Keçeleşmiş saçlarının dibinde, kurumuş kanla kaplı yaklaşık bir düzine dikiş, kabarıklar halinde eline geldi. Geçirdiği kazayı hatırlamak için gözlerini kapattı. Hiçbir şey. Tam bir hiçlik. Düşün. Sadece karanlık. Langdon’ın hızlanan kalp monitörünün harekete geçirdiği doktor üniformalı bir adam telaşla içeri girdi. Gür bir sakalı, posbıyığı ve kalın kaşlarının altında, derin ve şefkatli bakan gözleri vardı. Langdon, “Ne oldu?” diyebildi. “Kaza mı geçirdim?” Sakallı adam parmağını dudağına götürdü ve aceleyle dışarı çıkıp koridordan birine seslendi. Langdon başını çevirdi; ama bu hareketi tüm kafatasına yayılan bir ağrıyı tetikledi. Derin nefesler alarak ağrının geçmesini bekledi. Sonra çok yavaş ve sistemli bir şekilde içinde bulunduğu steril ortamı inceledi. Hastane odasında tek yatak vardı. Çiçek yoktu. Kart yoktu. Eşyaları şeffaf bir plastik torba içinde, yanındaki tezgâhın üstüne konmuştu. Her yerinde kan vardı. Tanrım. Çok kötüydü herhalde. Daha sonra…

Melekler ve Şeytanlar / Dan Brown
Macera/ 16 Aralık 2019

Melekler ve Şeytanlar Melekler ve Şeytanlar’dan… Beti benzi atan Langdon başını sallayarak kendini şanslı saydı. Her şey dikkate alınacak olursa, uçuş son derece sıradandı. Kalkış sırasında kemiklerini sızlatan ivmelenme dışında uçağın hareketleri sıradandı; arada bir türbülansa girmişler, yükselişe geçtiklerinde bir iki basınç değişikliği yaşamışlardı, ama uçağın akıllara durgunluk veren bir süratle, saatte 17.000 kilometre hızla gittiğini gösterecek hiçbir farklılık olmamıştı. X-33’ün bakımıyla ilgilenmek üzere birkaç teknisyen piste koşuşturdu. Pilot kontrol kulesinin yanındaki park alanında bekleyen siyah bir Peugeot’ya kadar Langdon’a eşlik etti. Bir süre sonra, vadi zemininde uzanan asfalt yolda ilerliyorlardı. Uzakta bir yığın binanın zayıf görüntüsü yükseliyordu. Dışarıdaki yemyeşil ovalar araba ilerlerken bulanıklaşıyordu. Langdon, pilotun hız göstergesini saatte 170 kilometreye -saatte 100 milden fazla çıkartmasını hayretle izledi. Bu adamın hız tutkunluğu nedir böyle, diye düşündü. Pilot, “Laboratuvara beş kilometre kaldı,” dedi. “Sizi iki dakikada oraya götürürüm.” Langdon boş yere emniyet kemeri aradı. Neden şunu üç dakika yapıp, oraya sağ salim varmıyoruz? Araba hızla ilerlemeye devam etti. Kasetçalara bir bant yerleştiren pilot, “Reba sever misiniz?” diye sordu. Bir kadın şarkı söylemeye başlamıştı. “Bu sadece yalnızlık korkusu…” Langdon, burada korku yok, diye düşünmeye daldı. Bayan iş arkadaşları onun müzelere layık bir sanat eserleri koleksiyonuna sahip olmasını, boş bir evi, bir kadının…

Da Vinci Şifresi / Dan Brown
Macera/ 13 Aralık 2019

Da Vinci Şifresi Da Vinci Şifresi’nden… Langdon, müze müdürünün ölümüyle büyük bir kayba uğradığını hissediyordu. Sauniére münzevi bir yaşam sürmekle tanınmasına rağmen, sanata olan tutkunluğu onu saygın bir adam haline getirmişti. Poussin ve Teniers’in tablolarındaki gizli şifreler hakkında yazdığı kitaplar, Langdon’ın en sevdiği ders kitaplarıydı. Langdon bu akşamki görüşmeyi dört gözle beklemiş ve müze müdürünün gelmemesi onda hayal kırıklığı yaratmıştı. Müze müdürünün cesedinin görüntüsü bir kez daha zihninde canlandı. Bunu kendine Jacques Sauniére mi yaptı? Langdon görüntüyü zihninden atmak için kendini zorlayarak, başını çevirip pencereden dışarı baktı. Dışarıdaki şehir uyanmaya başlıyordu, sokak satıcıları, badem şekerlemesi arabalarını sürüyor, garsonlar çöp torbalarını kaldırım kenarına taşıyor, geceden kalma âşıklar yasemin kokuları taşıyan meltemde üşümemek için birbirlerine sokuluyorlardı. Citroën kaosun içinden yetkiyle geçerken, iki tonlu ahenksiz sireni trafiği bıçak gibi yarıyordu. Otelden ayrıldıklarından beri ilk kez konuşan ajan, ” Yüzbaşı, bu akşam Paris’te bulunduğunuzu öğrenmekten son derece memnun,” dedi. “Çok talihli bir tesadüf.” Langdon talihli olmak dışında her şeyi hissediyordu, ayrıca tesadüf, kesinlikle güvenmediği bir kavramdı. Hayatını, farklı amblemlerle ideolojilerin birbirleriyle gizli bağlılıklarını keşfetmekle geçiren biri olarak Langdon dünyayı birbirine iyice dolanmış tarihin ve olayların bir ağı gibi görüyordu. Bağlantılar görünürde olmayabilir , diye sık sık tekrarlardı. Harvard’daki simgeleme derslerinde, ama her zaman oradadırlar,…

Başlangıç / Dan Brown
Macera/ 13 Aralık 2019

Başlangıç Başlangıç’tan… Çizimi görünce Langdon gülümsemişti. Birkaç yil önce karıştığı bir işle ilgili zekice bir dokundurmaydı. iki yüz arasındaki boşlukta bir kadeh veya kase beliriyordu. Müzenin dışında duran profesör, eski öğrencisinin neyi ilan edeceğini duymak için sabırsızlandi. Bir zamanlar, gelişen sanayi şehrinin can daman sayilan kıvrımlı Nervion Nehri’nin kıyısındaki beton yola adımını atarken hafif bir esinti ceketinin kuyruğunu uçuşturdu. Havada belli belirsiz bakir kokusu vardi. Langdon yoldaki küçük bir dönemeci geçtikten sonra devasa ölçülerdeki parlak müzeye bakmak için biraz durdu. Tüm yapıyı bir kerede görmek mümkün değildi. Bu yüzden, uzatılmış tuhaf biçimleri anlayabilmek için binayı bir süre inceledi. Burası kuralları kırmakla kalmıyor, diye düşündü. Tamamıyla gozardı ediyor. Edmond için mü kemmel bir yer. Bilbao’daki Guggenheim Müzesi uzaylı hayallerinden firla-mış gibiydi. Gelişigüzel biçimde birbirine yaslanmış gibi duran eğri metal formların meydana getirdiği kıvrımlı bir kolaj denilebilirdi. Uzayıp giden karmakarışık şekiller kütlesi, balık pulu gibi parlayan otuz binden fazla titanyum karo ile kaplanm^tı. Bu da yapıya, sanki fütüristik bir su canavar nehir kıyısında güneşlenmeye çıkmış gibi, aym anda hem organik hem de dünya dışı bir görünüm veriyordu. Bina 1997’de ortaya çıktığında The New Yorker, Mimar Frank Gehry’yi “titanyum peleriniyle dalgalı formda fantastikbirhayal gemisi” tasarladığı için övmüştü. Dünyadaki başka eleştirmenlerse, “Zamanımızın en güzel…