Zafer Abidesi / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 15 Ekim 2020

Zafer Abidesi Zafer Abidesi’nden… Kadın, hızlı ve sendeleyen adımlarla yürüyordu. Bununla beraber Ravic, kendisiyle bir hizaya gelinceye kadar onu görememişti. Solgun rengi, çıkık elmacık kemikleri birbirinden ayrık gözlerle, çehresi âdeta, yere düşse paramparça olabilecek sert bir maskeyi andırıyor ve sokak lâmbasından vuran ışık gözlerine donuk, boş bir ifade veriyordu. Kadın o kadar yakınından geçmişti ki, az daha kendisine çarpacaktı. Ravic onu sıkıca tutmasaydı muhakkak düşecekti. Kolunu bir eliyle sıkı sıkı tutarken: — Nereye gidiyorsunuz? diye sordu. Kadın başını ona çevirerek mırıldandı: — Bırakın gideyim… Ravic cevap vermedi, fakat hâlâ onun kolunu sıkı sıkı tutuyordu. Ne kadar tuhaf, kadın konuşurken dudaklarını bile kıpırdatmıyordu. Gözlerini karanlığa dikmişti, Ravic kendisini görmediğine kani oldu. Bir bakışta onun sokak kadını olmadığını anlamıştı. Sarhoş da değildi.. Artık kadının kolunu o kadar sıkı tutmuyordu. İstese elinden kolaylıkla sıyrılabilirdi. Fakat herhalde bunu aklına bile getirmemişti. Ravic biraz daha bekledikten sonra tekrar yavaşça: — Gecenin bu saatinde, Paris’te yapayalnız nereye gitmek istiyorsunuz? Diye sorarken kolunu da bıraktı. Kadın hiç ses çıkartmadı. Fakat yürüyüp gitmemişti de… Kımıldayacak hali yok gibiydi. Ravic köprünün parmaklığına dayandı. Gecenin sisinden, rutubetlenen taşı avuçlarının içinde hissediyordu. «O belki de aşağıda? » Sönmeye yüz tutmuş ölgün bir ışığın altında, Alma köprüsünün gölgelerine doğru durmadan akan Sene…

Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 14 Ekim 2020

Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı Yaşamak Zamanı Ölmek Zamanı’ndan… Afrika’dakinden başka türlü kokuyordu Rusya’daki ölüm. Afrika’da da ölüler ağır İngiliz ateşi altında cepheler arasında çoğu kez uzun süre gömülmeden kalmıştı, ama güneş çabuk tutmuştu elini. Geceleri esen rüzgâr, o iç bayıltıcı, leş gibi ve ağır kokuyu da birlikte taşımıştı hep. İçleri gaz dolan ölüler sessiz, tüm umutlarını yitirmiş ve her biri kendi başının çaresine bakmak için sanki bir kez daha savaşırcasına, yabancı yıldızların ışığında doğrulmuştu -ama daha ertesi günü büzülmeye, sonsuz bir yorgunlukla sanki içine girmek istercesine toprağa yapışmaya başlamıştı- ve sonradan, yanlarına gidip alma olanağı doğduğunda, bazıları tümüyle hafiflemiş ve kurumuştu bile. Haftalar sonra rastgele bulunan ölülerden ise geriye, birdenbire çok büyük gelirmiş gibi görünen üniformaların içinde takırdayan iskeletlerden başka hemen hiçbir şey kalmamıştı. Kum, güneş ve esintilerin kucağında kupkuru bir ölümdü bu. Rusya’dakine gelince, oradaki ölüm, vıcık vıcıktı ve leş gibi kokuyordu. Yağmur günlerden beri yağıyordu. Kar erimekteydi. Daha bir ay önce, kalınlığı bir metreden fazlaydı. Başlangıçta, görende yalnız kömürleşmiş damlardan kuruluymuş izlenimini uyandıran, bırakan yıkık köy, sessizce ve her gece daha incelen kar örtüsünden bir parça daha yükselmişti. Önce pencerelerin pervazları görünmüştü. Birkaç gece sonra bunu, kapıların üst kısmındaki girintiler izlemişti. En sonunda da pis kokulu karın derinliklerine…

Tanrının Gözdesi Yok / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 13 Ekim 2020

Tanrının Gözdesi Yok Tanrının Gözdesi Yok’tan… Gerçekten de araba uzun zamandır yıkanmamıştı. Aix’i geçtikten sonra başlayan sağanak St. Raphaël kumsalının kırmızı tozunu radyatör kapağıyla çamurluklarda batik desenlerine dönüştürmüştü; Fransa’dan geçerken yollardaki su birikintilerinden sıçrayan çamurla solladığı sayısız kamyonun arka lastiklerinden bulaşan pislik de bütün bunların üstüne tüy dikmişti. Ne diye buraya geldim ki? diye düşündü Clerfayt. Kayak mevsimi bitmek üzereydi. Ya merhamet? Merhamet iyi bir yol arkadaşı değildi; yola çıkmak içinse bundan daha kötü bir neden olamazdı. Niye Münih’e gitmiyorum? Ya da Milano’ya? Ama Münih’te ne işim var? Ya da Milano’da? Ya da herhangi başka bir yerde? Yorgunum, diye düşündü. Yaşananlardan ve ayrılıklardan yorgun düşmüştü. Yoksa yalnızca karar vermekten mi yorgunum? Ama karar vermem gereken ne var ki? Şarabını bitirdi, lokantaya girdi. Garson kız tezgâhın arkasında bardak yıkıyordu. Kızın başının üstünde asılı duran doldurulmuş bir dağ keçisi kafası, donuk gözlerini karşı duvardaki Zürih Birası reklamına dikmişti. Clerfayt cebinden deri kaplı yassı bir şişe çıkardı. “Buna konyak doldurur musunuz? ” “Courvoisier mi, Rémy-Martin mi, Martell mi? ” “Martell. ” Garson kız konyağı bardak bardak ölçmeye başladı. İçeri bir kedi girdi, Clerfayt’ın bacaklarına sürtündü. Clerfayt iki paket sigarayla bir kutu kibrit aldı, hesabı ödedi. Kırmızı kazaklı çocuk hız göstergesini kastederek ’’Kilometre mi?…

Ölesiye Yaşamak / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 12 Ekim 2020

Ölesiye Yaşamak Ölesiye Yaşamak’tan… Heinrich Kroll ve Oğulları mezar anıtları firmasının bürosu güneş ışığı içindeydi. 1923 yılının Nisan aynıdaydık ve alış verişimiz yolunda gitmekteydi. İlkbahar bizi bunaltmamıştı. Parlak satışlar yapmış ve bu yüzden de adamakıllı yoksullaşmıştık. Ama elden ne gelir? Ölüm katı yüreklidir ve gelince de geri çevrilmez. İnsanoğlunun yası ise mermerden, ödtaşından anıtlar dikilsin ister; hele geride kalanlardaki suçluluk duygusu büyük ya da konulan miras yüklüceyse, bu anıtın her yanı perdahlanmış, kıymetli siyah İsveç granidinden olmasını arzu eder. İlkbaharla güz yas malzemesi tüccarları için en güzel mevsimlerdir. Bu dönemde yaz ve kıştan daha çok insan ölür. Güzün özsuyu çekildiğinden ölür; baharda ise özsuyu insanın içinde kaynamaya başlar ve gücünü yitirmiş olan vücut, fitili çok kalın incecik bir mum gibi kendini çok çabuk yiyip bitirdiğinden ölür. Bunun böyle olduğunu bizim işgüzar temsilcimiz, kent mezarlığında kazıcı Lieber-mann söylüyor. Kendisi bu işleri iyi bilenlerden olmalı. Seksen yaşındadır, on binden fazla ölü gömmüştür. Mezar anıtlarından aldığı komisyonlarla ırmak kıyısında bahçeli bir evle, bir de alabalık üretme yeri satın almış ve mesleği yüzünden de sırsıklam bir ayyaş olup çıkmıştır. Tiksindiği tek şey kentteki Krematoryumdur. Onca dürüstçe olmayan bir rekabetti bu. Fırının varlığı bizim de hoşumuza gitmiyordu. Ölü küllerinin kavanozlarıyla hiçbir şey kazanılmazdı. Saate bir…

Hayat Kıvılcımı / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 11 Ekim 2020

Hayat Kıvılcımı Hayat Kıvılcımı’ndan… Bir iskeletten farksız 509 numara, kafasını yavaş yavaş kaldırdı ve gözlerini açtı. Bir baygınlık mı geçirdiğini, yoksa uyuya mı kalmış olduğunu kestiremiyordu. Zaten bu iki hal arasında pek fazla fark var denilemezdi; epeydir süren açlık ve yorgunluk onu bu hale sokmuştu. Her iki hal de, yosunlu derinliklere doğru ve suyun üzerine bir daha çıkmak ümidi bulunmayan bir çeşit dalıştı. 509 numara bir süre öylece kaldı ve kulak kabarttı. Böyle yapmak toplanma kampının eski bir geleneğiydi; zira tehlikenin hangi taraftan geleceği asla bilinemezdi ve hiç kımıldamadan durulabildiği sürece, göze çarpmamak, ya da ölmüş zannedilmek şansı daima mevcuttu. Bu, her böceğin bildiği basit bir tabiat kanunuydu. Kuşkulanmasını gerektiren bir ses duymuyordu. Makineli tüfeklerin yerleştirildiği kulelerdeki nöbetçiler yarı uyukluyordular. Arka tarafta da her şey sessizdi. Başını büyük bir dikkatle arkasına çevirdi ve baktı. Mellern toplanma kampı, güneşin altında sakin ve dalgın çevreyi seyrediyor gibiydi. SS’lerin alay eder gibi dans yeri adını verdikleri yoklama alanı, hemen hemen boştu. Sadece, büyük giriş kapısının sağındaki kalın sırıklarda, elleri arkalarına bağlanmış dört kişi sallanmaktaydı. İple o derece yukarıya çekilmişlerdi ki, ayakları yere değmiyordu. Kolları da iki yana sallanmıştı. Ölülerin yakıldığı fırının ateşçilerinden ikisi, pencerenin önünde durmuş, bu zavallılara küçük kömür parçaları atarak eğleniyorlardı;…

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok / Erich Maria Remarque
Yabancı Edebiyat/ 10 Ekim 2020

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’tan… Hepimizin aş kablarımızda akşam yemeği de hazır; üstelik çift porsiyon sucuğumuz, ekmeğimiz de var, keka! Böyle bir şey olduğu yoktu çoktandır: Kırmızı domates kafalı, iri yarı aşçı, yemekleri buyur etti önümüze; kepçesini sallayarak kimi gördüyse çağırdı, aş kabına boca etti yemeği. Mutfağını nasıl boşaltacağını bilemediği için, perişandı zavallı. Tjaden ile Müller birer çanak ele geçirdiler, ne olur ne olmaz, ağızlarına kadar doldurttular kabları. Tjaden bu işi oburluğundan yapıyor, Müller ise ihtiyatlı davranmak istediğinden! Tjaden bunca yemeği ne eder, neresine doldurur, aklı ermez kimsenin. Tjaden, oldum olası kuru bir çiroz gibidir. Ama en önemlisi, tütün istihkakımızı da çift vermeleri oldu. Herkese onar puro, yirmişer sigara, iki çiğnemlik tütün düşmesi, pek makbule geçti. Çiğnemlik tütünümü Katczinsky’ye verdim, onun sigaralarıyla değiştim; şimdi benim kırk sigaram var. Bir günlük nafaka çıktı böylece. Bize bunca şey düşmezdi aslında. Prusyalılarda bu cömertlik ne gezer! Biz bunu sırf bir yanılmaya borçluyuz. İki hafta önce nöbet değiştirmek üzere ileri hatta geçmemiz gerekmişti. Bulunduğumuz kesim sakindi az çok; bu yüzden iaşe çavuşu, döneceğimiz gün için normal erzak almış, yüzelli kişilik bölük ihtiyacını önceden hazırlamıştı. Ama tam da son günü uzun namlular, ağır toplarla karşılaşınca aldı bizi bir…