Kehribar Dürbün – Karanlık Cevher #3 / Philip Pullman
Fantastik/ 26 Şubat 2020

Kehribar Dürbün Kehribar Dürbün’den… Ormangülü fundalıklarının gölgelediği bir vadide, karın başladığı yerin yakınında, erimiş kar sularının süt beyazı çalkalandığı ve devasa çamların arasında kumruların, ketenkuşlarının uçuştuğu yerde, yukarıda sarp kayalıklar ve aşağıda kıpırtısız, ağır yapraklarca yarı gizlenmiş bir mağara vardı. Orman seslerle doluydu: kayaların arasında akan dere, çam dallarındaki iğne yaprakların içinden esen rüzgar, böceklerin çıtırtıları, küçük orman memelilerinin bağırışları, kuş cıvıltıları… Zaman zaman güçlü bir esintiyle sedir ya da köknar dalları birbirine sürtünüyor, çello gibi inliyordu. Her daim parlak ve benek benek güneş ışığı ile dolu olan bir yerdi; limoni altın sarısı ışınlar, kahverengi-yeşil gölgelerin arasından orman zeminine düşüyordu ve ışık asla durağan, asla değişmez değildi, çünkü ağaç tepelerinin arasından sık sık sis bulutları süzülüyor, gün ışığını süzerek sedef parıltısına dönüştürüyor, çam kozalaklarını bir nem tabakası ile kaplıyor, sis kalktığında da ışıldamalarını sağlıyordu. Bazen bulutlar yoğunlaşıyor, yarı sis, yarı yağmurdan oluşan minik damlalara dönüşüyor; damlalar düşmek yerine aşağı süzülüyor ve milyonlarca iğne yaprak arasından usulca, hışır hışır, pıtır pıtır yağıyordu. Dereyi takip eden dar patika, vadinin eteklerindeki -birbirine sokulmuş çoban kulübelerinden ibaret olan- köyden vadinin tepesinden sarkan buzulun yakınındaki yarı yıkık mabede gidiyordu. Yüksek dağların kesintisiz rüzgarlarında solmuş ipek bayrakların dalgalandığı, dindar köylülerin arpa ekmekleri ve kuru çaylarla adak…

Keskin Bıçak – Karanlık Cevher #2 / Philip Pullman
Fantastik/ 25 Şubat 2020

Keskin Bıçak Keskin Bıçak’tan… Will annesinin elini çekiştirip, “Hadi gel, hadi…” dedi. Ama annesi geride durdu. Hâlâ korkuyordu. Will, akşam ışığında dar sokağın bir altına, bir üstüne, evlerden oluşan taraçaya baktı; evlerin her biri minik birer bahçe ve dikdörtgen bir çitle çevrilmişti ve pencerelerinin bir yanı güneşli, öbür yanın gölgeliydi. Fazla vakit yoktu. İnsanlar şu sırada yemeklerini yiyordu herhalde, çok geçmeden de etrafta başka çocuklar olacaktı; bakan, fikir belirten ve fark eden çocuklar. Beklemek tehlikeliydi, ama elinden gelen tek şey onu ikna etmekti, her zamanki gibi. “Anne, hadi içeri girip Mrs. Cooper’ı görelim,” dedi. “Bak, geldik sayılır.” Annesi, “Mrs. Cooper mı?” dedi kuşkuyla. Ama Will zili çalıyordu bile. Bunu yapmak için çantayı yere koyması gerekmişti, çünkü öteki eliyle hâlâ annesinin elini tutuyordu. On iki yaşında, annesinin elini tutarken görülmek onu rahatsız edebilirdi, ne var ki tutmazsa neler olabileceğini biliyordu. Kapı açıldı, piyano öğretmeni, tıpkı hatırladığı gibi lavanta suyu kokusu saçan, kambur ve yaşlı bedeniyle orada duruyordu. “Kim o? Sen misin William?” dedi yaşlı hanım. “Bir yıl var ki seni görmedim. Ne istiyorsun, canım?” “İçeri girmek ve annemi getirmek istiyorum, lütfen,” dedi, kararlı bir şekilde. Mrs. Cooper dağınık saçlı ve şaşkın, yarım gülüşlü kadına ve gözlerinde yabani, mutsuz bir parıltı olan,…

Kuzey Işıkları – Karanlık Cevher #1 / Philip Pullman
Fantastik/ 24 Şubat 2020

Kuzey Işıkları Kuzey Işıkları’ndan… Lyra ve cini, hep aynı tarafta kalmaya ve mutfağın görüş alanından uzak durmaya özen göstererek, kararmakta olan Salon’dan geçtiler. Salon boyunca uzanan üç büyük masa kurulmuştu bile, gümüşler ve camlar oradaki azıcık ışıkta parlıyordu, uzun sıralarda konuklara hazır olsun diye geri çekilmişti. Eski Başkanların portreleri, loş ışıkta, duvarlara asılıydı. Lyra kürsüye ulaştı ve geriye, açık mutfak kapısına baktı. Kimseyi görmeyince de, yüksek masanın yanına çıktı. Buradaki servisler gümüş değil altındı, on dört kişilik oturma yeri de meşeden yapılma sıralardan değil, kadife minderli iskemlelerden oluşuyordu. Lyra, Başkan’ın iskemlesinin yanında durup, en büyük bardağa tırnağıyla yavaşça bir fiske attı. Ses, Salon’da rahatlıkla duyulacak şekilde çınladı. “Sen bu işi ciddiye almıyorsun,” diye fısıldadı cini. “Edebini takın.” Cinin adı Pantalaimon’du, şu sırada güve biçimindeydi. Salon’un karanlığında gözden kaçsın diye koyu kahverengi bir güve. Lyra da ona fısıldayarak cevap verdi. “Mutfakta burayı duyamayacak kadar çok gürültü ediyorlar. Sofracıbaşı da ilk çana kadar içeri gelmez. Vıdı vıdı edip durma.” Ama gene de avucunu çınlayan kristale bastırdı, Pantalaimon da kanatlarını çırparak ileri doğru uçup, kürsünün öbür yanındaki İstirahat Odası’nın aralık kapısından içeri girdi. Bir an sonra yeniden göründü. “Burada kimse yok,” diye fısıldadı. “Ama çabuk olmamız gerek.” Lyra, yüksek masanın arkasında çömelmiş halde…

Göçebe / Stephenie Meyer
Fantastik/ 17 Şubat 2020

Göçebe Göçebe’den… Bedenim, evim Kısrağım, av köpeğim Ne yapacağım ben Sen gittiğin zaman Nerede uyuyacağım Neyle gezeceğim Ne avlayacağım Nereye gidebilirim Daima istekli ve hızlı ola Bineğim olmadan Nereden bileceğim Önümdeki çalılıkta Tehlike mi var, hazine m: Benim iyi ve akıllı köpeğiı Bedenim öldüğünde Nasıl olacak Gökyüzünde uzanıp yatm Bir çatı, bir kapı Ve hiç bir şey olmadan Gözümü oyalayan Son çarem bir bulutsa Nasıl saklanacağım ardına – May Svvenson “Ne demek istediğimi biliyorsun. Vahşi bir insandan söz ediyorum. Ruhu olmayan bir insandan.” Fords kızın hareketsiz bedenine baktı. Ameliyat masasında yüzükoyun yatıyordu. Kızın zavallı vücudunun, avcılar onu Şifa Merkezi’ne getirdiklerinde ne halde olduğunu hatırlayınca yüreği sızladı. Çok acı çekmiş olmalıydı. Şimdi, elbette, çok iyi durumdaydı; tümüyle şifa bulmuştu. Fords sayesinde. Fords, Darren’a, “O da herhangi birimiz gibi,” dedi. “Hepimiz birer insan yüzüne sahibiz. O da uyanınca bizlerden biri olacak.” “Bu öğrencileri heyecanlandırıyor. Hepsi bu.” “Bugün bu bedenin içine koyduğumuz ruh, misafir olacağı bedene böyle dik dik bakılmasından daha fazlasını hak ediyor. Bulunduğu yere uyum sağlamak için zaten büyük bir çaba göstermesi gerekecek. Bu yetmiyormuş gibi, bir de ona bunu yaşatmak haksızlık.” Bunu söylerken, öğrencilerin onu seyretmesini kastetmiyordu. Fords, sesinin yine gergin ve sinirli çıktığını fark etti. Darren tekrar omzunu sıvazladı….

Kaos Prensi / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #10
Fantastik/ 22 Kasım 2019

Kaos Prensi Kaos Prensi’nden… Bir taç giyme töreni görmüşseniz hepsini görmüş sayılırsınız. Kulağa alaycı bir ifade gibi geliyor ve muhtemelen de öyle, özellikle başrol oyuncusu en iyi dostunuz ve kraliçesi de elinizde olmadan aşığınız olmuşsa. Ama genellikle bir geçit alayında, bol bol ağır müzik, rahatsız, renkli giysiler, tütsüler, konuşmalar, dualar ve çalınan çanlar vardır. Usandırıcıdırlar, genellikle sıcak olurlar ve düğünlerde, törenlerde ve gizli giriş ayinlerinde olduğu gibi, samimi olmayan bir ilgi gerektirirler. Ve böylece Luke ve Coral, yalnızca birkaç saat önce deli kardeşim Jurt ile neredeyse ölümüne -ne yazık ki tam olarak değil- savaştığımız kilisede, Kashfa’nın hükümdarları oldular. Amber’in törendeki tek temsilcisi olarak -teknik olarak gayri resmi de olsa- ön sırada bir yere verildim ve gözler sık sık bulunduğum yere kaydı. Bu yüzden tetikte durmak ve uygun yanıtları söylüyormuş gibi davranmak zorunda kaldım. Random törendeki varlığıma resmi statü attetmezdi, ama davranışlarımın diplomatik açıdan uygunsuz olduğunu duysa kızacağını biliyordum. Böylece sonunda ağrıyan ayaklar, kaskatı bir boyun ve terle sırılsıklam olmuş renkli giysilerim oldu. Gösteri dünyası. Yine de, aksini tercih etmezdim. Luke ile dostluğumuz çok eskilere dayanır ve artık taç giydiğine göre, orada bunalarak dururken ona ne olacağını merak ederken bunları düşünmekten kendimi alamıyordum. Kılıç uçlarından atletizm karşılaşmalarına, resim galerilerinden Gölge’ye. Böyle…

Gölgelerin Şövalyesi / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #9
Fantastik/ 21 Kasım 2019

Gölgelerin Şövalyesi Gölgelerin Şövalyesi’nden… Adı Julia’ydı ve her şeyin başladığı 30 Nisan’da öldüğünden adım gibi emindim. Korkunç kalıntılarını bulduktan sonra, onu öldürdüğünü düşündüğüm köpeksi yaratığı yok edişim her şeyi başlatmış gibi görünüyordu. Ve sevgiliydik, olayları asıl başlatanın bu olduğunu düşünüyorum. Uzun zaman önce. Belki ona daha fazla güvenebilirdim. Belki onu, onu benden ayıran inkarlara yol açan, karanlık yollara ve daha sonra öldürmek zorunda kaldığım kötü gizemci Victor Melman’a -Luke ile Jasra’nın kuklası olan şu Victor Melman’ın çalışma mekanına- götüren gölge yürüyüşüne hiç çıkarmamalıydım. Ama şimdi, belki, yaptığımı sandığım şeyler için kıl payı farkla kendimi affedebilecek bir pozisyonda olabilirdim, çünkü gerçekten yapmamışım gibi görünüyordu. Neredeyse. Yani o işi yaptığım sırada bundan sorumlu olmadığımı öğrenmiştim. Hançerimi, bir süredir peşimde olan gizemli büyücü Maske’nin yan tarafına saplarken, onun aslında Julia olduğunu keşfetmiştim. Beni, bu işi yapan herkesten daha uzun süredir öldürmeye çalışan üvey kardeşim Jurt onu kaçırmış, sonra bir tür yaşayan Koz Kartı’na dönüşmesinden hemen sonra gözden kaybolmuşlardı. Dört Dünya Kalesi’ndeki yanan, ufalanan İçkale’den kaçarken düşen bir kütük, sağ tarafa yönelmeme sebep olmuş, beni yıkılmış duvarlardan ve yanan kirişlerden bir çıkmaz sokakta kısılı bırakmıştı. O sırada siyah, metal bir top yanımdan parıldayarak geçti, ilerlerken büyür gibi gölündü. Duvara çarptı, dalabileceğim bir delik açarak…

Kaos İmgesi / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #8
Fantastik/ 20 Kasım 2019

Kaos İmgesi Kaos İmgesi’nden… Kendimi huzursuz hissediyordum, ama neden kaynaklandığını kestiremiyordum. Arkamdaki duvar resminde manzara tuhaf bir şekilde resimden gerçekliğe, gerçeklikten resimliğe kayarken Beyaz Tavşan, Bertrand Russel’a benzeyen kısa boylu bir adam, sırıtan bir Kedi ve İrlanda balatları söyleyen eski dostum Luke Raynard’la içki içmek tuhaf gelmiyordu. Dev bir mantarın tepesinde nargile içen kocaman, mavi Tırtıl’dan çok etkilenmiştim, çünkü sulu bir pipoyu yanık tutmanın ne kadar güç olduğunu bilirim. Yine de, sorun bu değildi. Neşeli bir sahneydi ve Luke’un zaman zaman tuhaf tiplerle dostluk ettiği bilinirdi. O zaman neden huzursuz hissediyordum? Bira iyiydi, hatta bedava öğle yemeği vardı. Kazığa bağlanmış kızıl saçlı kadına işkence eden iblisler o kadar parlaktı ki, bakınca insanın gözleri kamaşıyordu. Şimdi gitti, ama hepsi çok güzeldi. Her şey çok güzeldi. Luke, Gahvay Koyu’nu söylerken koy o kadar kıvılcımlı, o kadar harikaydı ki, içine dalıp kaybolmak istiyordum. Hüzünlüydü de. Duygularla ilgili bir şey… Evet. Komik bir düşünce. Luke hüzünlü bir şarkı söylerken melankoli hissediyordum. Mutlu bir şarkı söylerken çok neşeleniyordum. Havada olağanüstü düzeyde empati var gibiydi. Fark etmez, diye düşündüm. Işık gösterisi muhteşemdi… İçkimi yudumladım ve Humpty’nin orada, barın ucunda sallanmasını izledim. Bir an buraya geldiğim zamanı hatırlamaya çalıştım, ama marş basmıyordu. Zaman içinde hatırlayacaktım. Güzel parti……

Amber Kanı / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #7
Fantastik/ 19 Kasım 2019

Amber Kanı Amber Kanı’ndan… Yaşamım sekiz yıl boyunca nispeten huzurlu geçmişti. Birinin beni öldürmeye çalıştığı 30 Nisanlar hariç. Bunun dışında, bilgisayar bilimine yoğunlaştığım akademik kariyerim hayli ilerlemişti ve Büyük Tasarım’daki dört yıllık çalışma hayatım iyi bir deneyim olmuş, bir yandan kendime ait bir projeyle uğraşırken, diğer yandan öğrendiklerimi dilediğim şartlar altında uygulamama olanak tanımıştı. Aynı şirkette, satış biriminde çalışan Luke Raynard adında iyi bir arkadaşım vardı. Küçük teknemle açılır, düzenli olarak koşuya çıkardım… Ben işlerin düzene gireceğini düşünürken, her şey geçtiğimiz 30 Nisan’da paramparça oldu. En sevdiğim proje, Hayaletçark, inşa edilmişti; işimden istifa etmiş, eşyalarımı toplamış, daha yeşil gölgelere doğru yola çıkmaya hazırlanıyordum. Bu kasabada, sırf o uğursuz gün yakın diye bu kadar uzun kalmıştım ve bu kez, canıma kastedenlerin arkasında kim olduğunu, neden böyle bir şey yaptıklarını öğrenmeye kararlıydım. O sabah kahvaltıdayken, Luke eski kız arkadaşım Julia’dan bir mesajla geldi. Mesaj Julia’nın beni yine görmek istediğini söylüyordu. Bu yüzden evine uğradım ve onu ölü buldum. Görünüşe göre sonra bana da saldıran… aynı köpeksi yaratığın saldırısına uğramıştı. Yaratığı öldürmeyi başardım. Kaçmadan önce dairesini üstünkörü aradığımda ince, tuhaf bir oyun kartı destesi buldum ve yanımda götürdüm. Amberin ve Kaos’un büyülü Tarot kartlarına o kadar çok benziyorlardı ki, benim gibi bir büyücünün…

Kıyametin Koz Kartları – Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #6
Fantastik/ 18 Kasım 2019

Kıyametin Koz Kartları Kıyametin Koz Kartları’ndan… Birinin sizi öldürmeye çalışmasını beklemek kadar feci bir şey yoktur. Ama bugün Nisan’ın 30’uydu ve elbette, her zamanki gibi olacaktı. Anlamak zamanımı almıştı, ama şimdi en azından ne zaman geldiğini biliyordum. Geçmişte, bu konuda herhangi bir şey yapamayacak kadar meşguldüm. Ama artık işim bitmişti. Buralarda yalnızca bunun için oyalanmıştım. Gitmeden önce bu işi halletmem gerektiğini hissediyordum. Yataktan çıktım, tuvalete gittim, duş aldım, dişlerimi fırçaladım, vesaire. Yine sakal bırakmıştım, bu yüzden tıraş olmam gerekmiyordu. Üç yıl önce bir baş ağrısı ve bir önsezi ile uyandığım, pencereleri açtığım ve mutfağa gidip tüm gaz ocaklarının açıldığını ve üzerinde ateş olmadığını gördüğüm zamanki gibi tuhaf kuruntularla dolu değildim. Hayır. İki yıl önce diğer apartman dairesinde şafaktan önce uyanıp hafif bir duman kokusundan evimde yangın çıktığını öğrendiğim zamanki gibi de değildi. Yine de, ampullerin patlayıcı bir şey ile dolu olması ihtimaline karşı lambaların altında durmaktan kaçındım ve düğmelere yakından değil uzaktan bastım. Bu eylemleri uygunsuz bir şey takip etmedi. Genelde kahve makinesini önceki gece, otomatik zamanlayıcı ile hazırlayıp bırakırdım. Ama bu sabah görüş alanımdan uzak hazırlanmış kahve istemiyordum. Makineyi çalıştırdım ve süzülmesini beklerken paketlerimi kontrol ettim. Bu yerde değer verdiğim her şey iki orta boy sandığa yerleştirilmişti. Giysiler, kitaplar,…

Kaos Sarayları / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #5
Fantastik/ 17 Kasım 2019

Kaos Sarayları Kaos Sarayları’ndan… Aralarından geçtim. “Gerard, neler oluyor?” diye sordum. “Biliyorsam belamı versin,” dedi. “Kendin bak. Ama içeri girmenin yolu yok.” Yana çekildi ve ben bir adım attım. Sonra bir tane daha. O kadar. Sanki hafifçe esnek, tamamen görünmez bir duvara yaslanmış gibiydim. Ötesinde anılarımı ve duygularımı düğümleyen bir manzara vardı. Bir korku beni ensemden yakalayıp ellerimi tuttu. Katılaştım. Bu hiç de kolay bir numara değildi. Martin gülümseyerek sol elinde bir Koz Kartı tutuyordu ve Benedict -görünüşe göre yeni çağrılmış- önünde duruyordu. Tahtın yanında, yükseltinin üzerinde, yüzü öte yana dönük bir kız vardı. İki adam konuşuyor gibiydi, ama sözlerini duyamıyordum. Sonunda Benedict döndü ve kıza hitap etti. Bir süre sonra, kız ona yanıt verdi. Martin kızın soluna doğru ilerledi. Kız konuşurken Benedict yükseltinin üzerine çıktı. O zaman kızın yüzünü gördüm. Konuşma devam etti. “O kız bir şekilde tanıdık geliyor,” dedi, öne çıkıp yanımda durmuş olan Gerard. “Yanımızdan geçerken görmüş olabilirsin,” dedim ona. “Eric’in öldüğü gün. Bu Dara.” Keskin bir nefes aldığını duydum. “Dara!” dedi. “Demek sen…” Sesi solup gitti. “Yalan söylemiyordum,” dedim. “O gerçek.” “Martin!” diye bağırdı, gelip sağımda durmuş olan Random. “Martin! Neler oluyor?” Yanıt gelmedi. “Seni duyabildiğini sanmıyorum,” dedi Gerard. “Bu engel bizi onlardan tamamen koparmış görünüyor.”…

Oberon’un Eli / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #4
Fantastik/ 16 Kasım 2019

Oberon’un Eli Oberon’un Eli’nden… O tuhaf güneşe yaraşan, parlak bir sezgi kıvılcımı… İşte oradaydı… O ışığın altında serilmiş, o ana kadar yalnızca karanlığın içinde, kendi kendini aydınlatırken gördüğüm bir şey: Desen, garip bir gökdenizin altında ve üstünde, oval bir düzlüğe yayılmış, Amber’in büyük Desen’i. Ve, belki de bizi birbirimize bağlayan her ne ise ona dayanarak biliyordum ki, bu asıl Desen olmalıydı. Bu da Amber’deki Desen’in onun birinci gölgesinden başka bir şey olmadığı anlamına geliyordu. Bu da Amber’in kendisinin bir gölgeden ibaret olduğu anlamına geliyordu, ama yine de özel bir gölge, çünkü Desen, Amber, Rebma ve Tir-na Nog’th diyarlarından daha öteye yansımıyordu. Dernek ki, öncelikler ve düzenleniş yasasına göre, geldiğimiz bu yer gerçek Amber’di. Sakalı ve vahşi saçları merhametsiz ışığın içinde erimiş, gülümseyen Ganelon’a döndüm. “Nasıl bildin?” diye sordum ona. “Çok iyi bir tahminci olduğumu bilirsin, Corwin,” diye yanıt verdi “ve Amber’de işlerin nasıl yürüdüğü hakkında bana anlattığın her şeyi hatırlıyorum: Amber’in gölgesinin ve sizin mücadelelerinizin dünyalara nasıl yansıdığını. Kara yolu düşünürken, herhangi bir şeyin Amber’e böyle bir gölge yansıtmış olup olamayacağını sık sık merak ettim. Ve böyle bir şeyin son derece temel, güçlü ve gizli olması gerekeceğini düşündüm.” Önümüzdeki sahneye işaret etti. “Bunun gibi.” “Devam et,” dedim. Yüz ifadesi değişti,…

Tekboynuzun İşareti / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #3
Fantastik/ 15 Kasım 2019

Tekboynuzun İşareti Tekboynuzun İşareti’nden… Tüyler ürpertici yükümü indirip, bakılması ve ihtiyaçlarının karşılanması için atımı teslim ederken seyisin gözlerindeki soruları görmezden geldim. Ayağımı yere vura vura sarayın arka girişinin yolunu tuttuğum sırada, omzuma attığım pelerinim içeriğinin doğasını tümüyle gizleyemiyordu. Kıyamet, çok yakında maaş çekini tahsile gelecekti. Talim sahasının etrafını döndüm ve saray bahçesinin güney ucuna giden patikaya ulaştım. Bu güzergâhta daha az göz vardı. Yine de görülecektim ama günün her vakti arı kovanı gibi olan ön kapıdan girmekten çok daha az uygunsuzdu. Kahretsin. Bir kez daha, kahretsin. Ben de başımda yeterince bela var sanırdım. Ama öyle görünüyor ki belalar böyle düşüneni buluyor. Bu da bileşik faizin ruhani bir şekli olsa gerek. Bahçenin arka ucundaki fıskiyenin başında aylaklık eden birkaç kişi vardı. Patikanın yakınındaki çalıların arasında da bir çift muhafız dolanıyordu. Gelişimi görünce kısa bir sohbete başlayıp gözlerini öte yana çevirdiler. İhtiyatlıca. Ben, bir haftadan az bir süre önce. Birçok mesele halledilmeyi bekliyor. Amber sarayı şüphe ve huzursuzlukla dolup taşıyor. Üstüne bir de bu: Benim, yani I. Corwin’in, kısacık, mutsuz hükümdarlık öncesi dönemini tehlikeye sokacak bir vakası daha. Artık, daha önceleri hemen yapmış olmam gereken şeyi yapmamın vakti gelmişti. Ama daha ilk andan beri var olması gereken öyle çok şey vardı ki….

Avalon’un Tüfekleri / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #2
Fantastik/ 14 Kasım 2019

Avalon’un Tüfekleri Avalon’un Tüfekleri’nden… Orada, kıyıda durup, “Hoş çakal, Kelebek,” dedim ve tekne usulca döndü, ardından burnunu derinliklere çevirdi. Cabra deniz fenerindeki rıhtıma geri dönmeyi başaracaktı, biliyordum, çünkü orası Gölge’ye yakındı. Önümde uzun bir yürüyüşün beklediğinin farkında, arkamı döndüm, yakındaki ağaçların siyah hattına baktım. İlerledikçe gerekli ayarlamaları yaparak o yöne hareket ettim. Sessiz ormana bir şafak öncesi soğuğu çökmüştü, iyiydi bu. Normal halimden hemen hemen yirmi beş kilo daha zayıftım ve hâlâ arada bir çift gördüğüm oluyordu ama iyileşiyordum. Amber’in zindanlarından kaçmış ve bir ölçüde kendimi toparlayabilmiştim; sırasıyla, kaçık Dworkin ve ayyaş Jopin’in yardımlarıyla. Şimdi kendime bir yer bulmak zorundaydım… Artık mevcut olmayan bir yere benzeyen bir yer. Yolu saptadım. İlerledim. Bir süre sonra orada bulunması gereken, içi oyuk bir ağacın yanında durdum. İçine uzanıp gümüş kılıcımı aldım ve belime bağladım. Kılıcın Amber’de bir yerlerde olması hiçbir şey değiştirmezdi. Şu anda buradaydı, çünkü yürüdüğüm orman Gölge’nin içindeydi. Birkaç saat boyunca yürümeye devam ettim, görünmeyen güneş sol omzumun gerisinde bir yerlerdeydi. Sonra bir süre dinlendim, ardından tekrar yola düştüm. Yaprakları, kalın ölü ağaç gövdelerini, canlılarını, çimeni, kara toprağı gördüm, güzeldi. Hayatın tüm küçük kokularını koklamak ve onun vızıldayan/uğuldayan/öten seslerini duymak güzeldi. Tanrım! Gözlerim nasıl da kıymetliydi! Neredeyse dört yıllık karanlığı ardından…

Amber’de Dokuz Prens / Roger Zelazny – Amber Yıllıkları #1
Fantastik/ 13 Kasım 2019

Amber’de Dokuz Prens Amber’de Dokuz Prens’ten… Taksi beni en yakın kasabanın gelişigüzel bir köşesine bıraktığında saat sekiz civarıydı. Şoföre parasını ödedim ve hemen hemen yirmi dakika dolandım. Sonra bir restorana girdim, oturacak bir yer buldum ve meyve suyu, bir çift yumurta, kızarmış ekmek, domuz pastırması ve üç fincan kahve ısmarladım. Pastırma çok yağlıydı. Kahvaltıya layıkınca bir saat ayırdıktan sonra yürümeye koyuldum, giyecek satan bir mağaza buldum ve dokuz buçuğa kadar açılmasını bekledim. Bir pantalon, üç spor gömlek, bir kemer, birkaç takım iç çamaşırı ve ayağıma uyan bir çift ayakkabı satın aldım. Bir mendil, cüzdan, bir de cep tarağı seçtim. Sonra bir Greyhound otobüs istasyonu buldum ve New York’a giden otobüse bindim. Beni durdurmaya kalkışan olmadı. Peşime kimse düşmemiş gibiydi. Orada oturup, parlak ve soğuk göğün altında sert rüzgarların gıdıkladığı baştan aşağı sonbahar renklerine bürünmüş kırları izlerken, kendime ve içinde bulunduğum durum hakkında ne biliyorsam gözden geçirdim. Greenwood’a Carl Corey adıyla, kız kardeş Evelyn Flaumel tarafından yatırılmıştım. Bu, on beş gün önce gerçekleşen bir araba kazasını takiben olmuştu, bu kazada kemiklerim kırılmıştı ama artık rahatsızlık duymuyordum. Kız kardeşim Evelyn’i anımsamıyordum. Greenwood’dakilere beni uyuşturulmuş halde tutmaları tembih edilmişti, kendime gelip de onları tehdit ettiğimde yasalardan korkmuşlardı. Güzel. Her nedense, birisi benden korkuyordu….

Yüzüklerin Efendisi / J.R.R. Tolkien (Tek Cilt)
Fantastik/ 5 Şubat 2019

Yüzüklerin Efendisi Yüzüklerin Efendisi’nden… Irak Yaylalar’dan Brendibadesi Köprüsü’ne kadar kırk fersah, kuzey avlaklarından güneydeki bataklıklara kadar da elli fersah uzanıyordu toprakları. Hobbitler, Reislerinin yetki alanını oluşturan bu derli toplu iş bölgesine Shire adını verdiler. Ve dünyanın bu hoş köşeciğinde derli toplu yaşama işlerine iyice dalıp, dışarıda karanlık şeylerin harekete geçtiği dünya ile ilgilerini gitgide kaybettiler; öyle ki, sonunda barış ve bereketin Orta Dünya’nın değişmez bir kuralı ve aklı selim sahibi her ahalinin hakkı olduğunu zanneder oldular. Muhafızlar hakkında zaten pek az olan bilgilerini ve Shire’daki uzun barışı mümkün kılan tüm o çabalan ya unutmuşlardı ya da hatırlamazdan geliyorlardı. Aslında korunuyorlardı ama bunu hatırlarına getirmeyi bırakmışlardı. Hiçbir zaman, hobbitlerin hiçbir ırkı savacı olmamıştır ve kendi aralarında hiç savaşmamışlardır. Eski zamanlarda, elbette, zorlu bir dünyada hayatta kalabilmek için savaşmak zorunda kalmışlardı; fakat Bilbo’nun zamanında bu kadim bir tarih olmuştu. Bu öykü başlamadan önce son ve aslında Shire sınırlan içinde yaşanmış olan tek savaş da artık hatıralardan silinmişti: Bu, S.H. 1147’de yaşanan, Bandobras Took’un ork istilasını bozguna uğrattığı Yeşiltarlalar Savaşı’dır. iklim bile daha ılımlı olmuş, o bembeyaz kış aylarında Kuzey sınırlannda dolanan kurtlar sadece dedelerin masallarında kalmıştı. Yani, Shire’da hala bir miktar silah stoku olmasına rağmen bunlar daha çok yadigar olarak kullanıyor, ocakların…

Silmarillion / J.R.R. Tolkien
Fantastik/ 5 Şubat 2019

Silmarillion Silmarillion’dan… Ilúvatar oturup dinledi, uzun süre boyunca bu ona iyi gözüktü çünkü müzikte kusur yoktu. Ama tema geliştikçe, Melkor’un yüreğine, Ilúvatar’ın temasıyla uyum içinde olmayan kendi imgeleminin birbiri içine girmiş özleri ulaşmaya başladı; çünkü o, müziğin kendisine ayrılan kısmının gücünü ve görkemini artırmaya uğraşıyordu. Ainur içinde en büyük güç ve bilgi ihsanları Melkor’a verilmişti ve kardeşlerine verilen tüm ihsanların içinde bir payı vardı. Sık sık Yokolmayan Alev’i aramak için tek başına boşluğa gitmişti; çünkü içindeki Varlık unsurlarını kendisine ait kılmak için duyduğu arzu büyümüştü ve ona sanki Ilúvatar’ın Boşluk hakkında hiçbir düşüncesi yokmuş gibi geliyordu ve bunun boşluğu yüzünden sabırsızlığa kapılıyordu. Ancak Alev’i bulamadı, çünkü o Ilúvatar’laydı. Ama kardeşlerininkine pek benzemeyen kendi düşüncelerini tek başına tasarlamaya başlamıştı. Bu düşüncelerden bazılarını müziğine dokudu ve hemen etrafında bir ahenksizlik yükseldi, çevresinde şarkı söyleyenlerin çoğu ümitsizliğe düştü, düşünceleri alt üst oldu, müzikleri durakladı; ama bazıları, müziklerini başlangıçtaki düşünceden çok ona uyum sağlamaya yöneltti. Sonra Melkor’un ahenksizliği daha da yayıldı ve daha önce duyulmuş melodiler, çalkantılı bir ses denizinde battı. Ama Ilúvatar, sanki yatıştırılamayacak sonsuz bir öfke içindeki karanlık suların birbirleriyle savaştığı o köpüren fırtına, tahtının etrafında gözükene dek oturup dinledi. Sonra Ilúvatar ayağa kalktı, Ainur onun gülümsediğini fark etti; ve sol elini…

Roverandom / J.R.R.Tolkien
Fantastik/ 3 Şubat 2019

Roverandom Roverandom’dan… Rover, kısa süre içinde kafasını kâğıdın arasından çıkarmayı başaracaktı. Kekin kokusu almıştı. Ama ona ulaşamadığını fark etti; ve orada, sepetin altlarında, kâğıt torbaların arasında küçük bir oyuncak hırlayışıyla hırladı. Onu sadece karidesler duymuştu ve meselenin ne olduğunu sordular. Kendisi için üzülmelerini bekleyerek her şeyi anlattı, ama onlar sadece şöyle dediler: “Peki ya haşlanmaya ne dersin? Sen hiç haşlandın mı?” “Hayır! Hatırladığım kadarıyla, hiç haşlanmadım,” dedi Rover, “daha önce birkaç kez banyo yapmış olmama rağmen, ama yıkanmak da özellikle hiç hoş bir şey değildi. Ama düşünüyorum ki, haşlanmak büyülenmenin yansı kadar bile kötü değildir.” “Öyleyse sen, gerçekten de hiç haşlanmamışsın,” diye cevap verdiler. “Haşlanmak hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. O, birinin başına gelebilecek en kötü şeydir, bunu düşünmesinin öfkesiyle bile hâlâ kıpkırmızıyız.” Rover, karideslerden hoşlanmamıştı ve şöyle konuştu: “Boşversenize, kısa bir süre içinde sizi yiyecekler ve ben de oturup seyredeceğim.” Bundan sonra karideslerin ona söyleyecek bir şeyleri kalmadı ve onu kendisini nasıl insanları satın aldığını merak edişiyle başbaşa bıraktılar. Bu sorunun yanıtını çok kısa bir süre içinde öğrenecekti. Bir evin içine taşınmıştı, sepet bir masanın üzerine yerleştirilmiş, bütün paketler dışarıya çıkarılmıştı. Karidesler hemen kilere götürüldü, ama Rover doğrudan doğruya onun için satın alındığı küçük çocuğa verildi. Çocuk da onu odasına…

Peri Masalları Üzerine / J.R.R. Tolkien
Fantastik/ 3 Şubat 2019

Peri Masalları Üzerine Peri Masalları Üzerine’den… Demek ki bir peri masalının tanımı –ne olduğu ya da ne olması gerektiği– elflerin ya da perilerin herhangi bir tanımına ya da tarihi öykülerine değil de, Periler Diyarı’nın doğasına, o Tehlikeli Diyar’ın kendisine ve o ülkede esen havaya dayanıyor. Bunu tanımlamaya ya da doğrudan betimlemeye kalkışmayacağım. Bu yapılamaz. Periler Diyarı bir sözcük ağında yakalanamaz; çünkü algılanamaz olmasa da betimlenemez olmak, özelliklerinden biridir. Pek çok bileşeni vardır ama çözümleme tüm sırrı ortaya koyacaktır diye bir şey de yoktur. Yine de, umarım, daha sonra diğer sorular hakkında vereceğim cevaplar, benim Periler Diyarı hakkında sahip olduğum eksik bakış açısına dair bir fikir verir. Şu an için sadece şunu söyleyeceğim: bir “peri masalı”, asıl amacı yergi, macera, ahlak veya fantezi olsun, Periler Diyarı’ndan bahseden veya onu kullanan bir masaldır. Belki de Periler Diyarı en yakın “Sihir” olarak çevrilebilir{12} – ama o, garip bir ruh hali ve gücün sihridir; en çalışkan ve bilimsel sihirbazın kaba aletlerinden en uzak kutuptadır. Bir koşulu vardır: masalda bir parça yergi yer alsa bile, bir tek şeyle asla dalga geçilmemelidir, sihrin kendisiyle. Bu durum, o masalda ciddiye alınmalıdır, ona ne gülünmelidir ne de açıklanmaya, çalışılmalıdır. Orta Çağa ait olan Sör Gawain ve Yeşil Şövalye,…

Masallar / J.R.R. Tolkien
Fantastik/ 3 Şubat 2019

Masallar Masallar’dan… Bir zamanlar ne eski anılan ne de uzun bacakları olanlara uzak gelecek bir köy vardı. Ona Küçük Wootton’dan büyük olduğu için Büyük Wootton derlerdi, ormanın birkaç kilometre derinliklerindeydi. Çok büyük olmasa da o dönemde bolluk içindeydi ve her yerde olduğu gibi orada da türlü türlü insan yaşardı; iyisi, kötüsü, biraz iyisi biraz kötüsü. Ülkede, çeşitli zanaatlarda çalışanlarının becerileriyle, ama en çok da aşçılığıyla tanınmış, kendi halinde bir köydü. Köy Kurulu’na ait kocaman bir Mutfak vardı ve Başaşçı önemli biriydi. Aşçı’nın Evi ve Mutfak, çevredeki en büyük ve en eski ve de en güzel bina olan Büyük Salon’da birleşirdi. Salon iyi cins taş ve meşe ağacından inşa edilmişti ve bir zamanlar olduğu gibi boyanıp süslenmese de iyi bakılmıştı. Köylüler toplantılarını, tartışmalarını, şenliklerini ve aile toplantılarını Salon’da yaparlardı. Bütün bunlara uygun yiyecek içecek hazırlamak zorunda olduğu için Aşçı da hep meşgul olurdu. Yıl içinde ardı arkası kesilmeyen festivallerde uygun olansa yiyeceğin bol ve lezzetli olmasıydı. Kışın yapılan tek festival olduğu için herkesin iple çektiği bir festival vardı. Bu festival bir hafta sürerdi ve son gün günbatımında, çok kişinin davet edilmediği iyi Çocuklar Ziyafeti adında bir eğlence olurdu. Bu tür olayları organize edenler ne kadar dikkatli olmaya çalışsa da, işler hep…

Húrin’in Çocukları / J.R.R. Tolkien
Fantastik/ 2 Şubat 2019

Húrin’in Çocukları Húrin’in Çocukları’ndan… Túrin karakteri babam için çok önemliydi ve açık sözlülüğü, dobralığı ile babamın kendi çocukluğundan, bütün karakterinin temelini oluşturan, keskin bir portre çizmektedir: haşinliği ve neşesizliği, adalet duygusu ve merhameti; Húrin karakterinin zekası, neşesi ve iyimserliği, annesi Morwen’in ketum, cesur ve gururlu karakteri; Túrin doğmadan önce, Morgoth’un Angband Kuşatması’nı kırdığı soğuk Dor-lómin diyarı senelerinde, ev halkının o zamandan korku dolmuş olan yaşamı da konu edilmektedir. Ama bütün bunlar dünyanın Birinci Çağ’ında, Kadim Günlerde, hayal edilemez ölçüde uzak bir zamanda geçmekteydi. Bu öykünün eriştiği zaman derinliği, Yüzüklerin Efendisi’ndeki bir pasajda, hatırlanmaya değer bir biçimde aktarılmaktadır. Ayrıkvadi’deki büyük divanda, Elrond üç binden fazla sene önce elfler ile insanların son ittifakından, İkinci Çağ’ın sonunda Sauron’un alt edilmesinden bahsetmektedir: Burada Elrond bir süre ara vererek iç geçirdi. “Sancaklarının ihtişamını gayet iyi hatırlıyorum,” dedi. “Bir arada onca ulu prens ve komutan, Kadim Günlerin görkemini ve Beleriand’ın ordularını aklıma getiriyordu. Yine de, Thangorodrim’in yıkıldığı ve elflerin de kötülüğe ilelebet son verdikleri yanılgısına kapıldıkları zamanki kadar kalabalık ve göz alıcı değillerdi.” “Hatırlıyor musun?” dedi Frodo, hayretinden düşüncelerini yüksek sesle söyleyerek. Elrond ona doğru dönünce de, “Ama ben,” diye kekeledi, “ben Gil-galad’ın uzun çağlar önce düştüğünü zannediyordum.” “Hakikaten de öyleydi” diye cevapladı Elrond vakarla. “Lâkin,…