Tragedyanın Doğuşu / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 25 Ağustos 2020

Tragedyanın Doğuşu Tragedyanın Doğuşu’ndan… Bu kuşku götürür kitabın temelinde neyin yer aldığı sorusu: birinci derecede önemli ve çekici bir soru olmuş olmalıdır, üstelik son derece de kişisel bir soru, – ortaya çıktığı zaman dilimidir bunun tanığı, ona karşın ortaya çıktığı, 1870/71 yıllarındaki Alman-Fransız savaşının gergin zaman dilimi. Wörth meydan savaşının gümbürtüsü Avrupa üzerinde yankılanırken, bu kitaba babalık etmek kendisine nasip olan kuruntucu ve bilmece meraklısı, Alplerin bir köşesinde bir yerde, kuruntulara ve bilmecelere fazlasıyla dalmış ve bu yüzden aynı zamanda fazlasıyla kaygılı ve fazlasıyla kaygısız oturuyor ve Yunanlılar hakkındaki düşüncelerini kaleme alıyordu – bu geç önsözün (ya da sonsözün) adanacağı harika ve ulaşılması güç kitabın çekirdeğini. Bundan birkaç hafta sonra: o da Metz’in duvarları arasında buldu kendini, Yunanlıların ve Yunan sanatının sözde “neşe”sine koyduğu soru işaretinden kurtulamamıştı hâlâ; ta ki sonunda, Versailles’da barış görüşmelerinin yapıldığı o en büyük gerilim ayında, kendisiyle de barışıp, cepheden eve getirdiği hastalıktan yavaş yavaş iyileşerek “Müziğin Tininden Tragedyanın Doğuşu”nu nihai olarak kendisinde saptayana dek. – Müzikten? Müzik ve tragedya? Yunanlılar ve tragedya-müziği? Yunanlılar ve kötümserliğin sanat yapıtı? Bugüne kadarki insanların en eğitimli, en güzel, en gıpta edilen, yaşamaya en çok ayartan türü, Yunanlılar – nasıl? Tam da onlar mı tragedyaya gereksinmişlerdi? Dahası – sanata? Niçin…

Putların Alacakaranlığı / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 24 Ağustos 2020

Putların Alacakaranlığı Putların Alacakaranlığı’ndan… Soruyorlar bana, nedir filozoflardaki bütün bu alerji diye?… Sözgelimi tarih duygusu eksiklikleri, oluşun düşünülmesine bile duyduktan nefret, Mısırcılıkları. Bir davayı tarihsellikten çıkarmakla, ona bir saygınlık kazandırdıklarını sanıyorlar, sub specie aeterni, — bu davayı bir mumyaya dönüştürmekle. Filozofların binlerce yıldan beri kullandıkları her şey, kavram-mumyalarından ibaretti; gerçek olan hiçbir şey ellerinden canlı kurtulamadı. Tapındıklarını öldürürler, içini boşaltıp doldururlar, kavram-putlarına tapan bu beyler, her şey için yaşamsal bir tehlike oluştururlar, tapındıklarında. Ölüm, değişim ve yaşlılık kadar dölleme ve büyüme de birer itirazdır onlar için, — hatta birer aksini kanıtlamadır. Var olan oluşmaz; oluşan var değildir… Şimdi, hepsi, hatta ümitsizlik içinde, var olana inanıyorlar. Ne ki, onu ele geçiremedikleri için, onun kendilerinden gizlenmesinin nedenlerini arıyorlar. “Var olanı algılamamıza engel olan bir görünüş, bir hile olmalı: nerede bu hilebaz?” — “Yakaladık onu”, diye bağrışıyorlar, sevinçle, “duyusallıktır o! Zaten ahlaksız olan bu duyular, hakiki dünya hakkında aldatıyorlar bizi. Ahlak: duyuların aldatmacasından, oluştan, tarihten, yalandan kurtulmaktır — tarih duyulara, yalana inanmaktan başka bir şey değildir. Ahlak: hayır demektir, duyulara inandıran her şeye, insanlığın geri kalanına: hepsi “halk” bunların. Filozof olmak, mumya olmaktır, bir mezarcı mimiğiyle monotono-teizmi oynamaktır! — Her şeyden önce de, bırakalım şu bedeni, duyuların bu zavallı sabit fikrini! Var olan…

İnsanca, Pek İnsanca / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 23 Ağustos 2020

İnsanca, Pek İnsanca İnsanca, Pek İnsanca’dan… Böylece kendindeki şey görünümler dünyasında ortaya çıkmaz ve birincisi için, ikinciye dayanılarak varılacak bir sonuç kabul görmez. Ama iki taraf da resmin -bizim için yaşam ve deneyim anlamı taşıyan- zamanla gelişmiş, hatta hala gelişiyor olabileceğini ve böylece yaratıcısı (yeterli mantık yürütme) hakkında karar vermek veya onu reddetmek için sabit bir miktarda algılanmaması gerektiğini göz ardı eder. Binlerce yıl dünyaya, ahlaki, estetik ve dini yargılarla, kör yaklaşımlarla, arzu ve korkularla baktığımız, kendimizi mantıksız düşüncenin kötü alışkanlıklarına teslim ettiğimiz için, bu dünya zamanla garip, ürkütücü, derin ve tinsel renklerle bezendi. Renk kazandı, ama ressamları biz olduk: insan aklı görünüşlerin ortaya çıkmasına izin verdi ve bunların yanlış algılanmalarını şeylere yansıttı. Sonra, çok geç olarak düşünmeyi bıraktı: şimdi deneyim dünyası ve kendindeki şey çok farklı ve ayrı gibi görünüyor ki, ikincisi için birincisine dayalı bir sonucu reddediyor, ya da, berbat ve gizemli bir biçimde, özsel olana varmak, özsel olmak için zekamızdan ve kişisel istemimizden vazgeçmemizi istiyor. Öte yandan, diğer insanlar görünümler dünyamızın bütün özelliklerini (yani, düşünsel hatalardan kaynaklanan, miras aldığımız dünya düşüncesi) bir araya toplarlar ve zekayı suçlamak yerine, dünyanın bu gerçek ve acayip özelliğinin nedeni olarak şeylerin özünü suçlayarak, varlıktan kurtuluş vaazını verirler. Düşüncenin ortaya çıkış tarihindeki…

Dionysos Dithyrambosları / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 22 Ağustos 2020

Dionysos Dithyrambosları Dionysos Dithyrambosları’ndan… “Çıkıp gitme!” dedi kendini Zerdüşt’ün gölgesi diye adlandıran gezgin, “bizimle kal, aksi takdirde o eski ve koyu kasvet yeniden bizi boğabilir. Zaten o eski büyücü en kötü yanlarını bize iyi diye tanıttı, ve şuraya bak, iyi yürekli ve dini bütün papanın da gözleri yaşlarla doldu ve kendisi de yeniden hüznün denizlerine açıldı. Bu krallar, önümüzde iyiymiş gibi davranabilirler: Ama tanıkları olmasaydı eğer, bahse girerim ki onların arasında da başlardı yeniden o kötü oyun – – birbirini izleyen bulutların, ıslak hüznün, kapalı gökyüzünün, çalınmış güneşlerin, uğuldayan sonbahar rüzgârlarının kötü oyunu, – bizim ağlamalarımızın ve haykırışlarımızın kötü oyunu: Bizimle kal, ey Zerdüşt! Burada aslında dile gelmek isteyen pek çok gizli yoksulluk var, çok akşam vakti, çok bulut, çok ağırlaşmış hava var! ./.. Bizleri güçlü erkeklere özgü güçlü gıdalarla ve güçlü özdeyişlerle besledin: Yemeğin ardından üstlük olarak tekrar zayıf ve kadınsı ruhların bize saldırmalarına izin verme! Yalnızca sen çevrendeki havayı güçlü ve temiz kılmaktasın! Bugüne kadar yeryüzünde senin mağarandaki kadar temiz hava bulduğum oldu mu hiç? Oysa pek çok ülke gördüm, burnum çok çeşitli havaları sınamayı ve değerlendirmeyi öğrendi: Ama senin yanında burun deliklerim en büyük hazzı tatmakta! Sadece, – sadece –, ah, bağışla beni eski bir anımsamadan ötürü!…

Ahlakın Soykütüğü / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 21 Ağustos 2020

Ahlakın Soykütüğü Ahlakın Soykütüğü’nden… Diyeceğim, bu ahlak tarihçilerinin içinde hüküm süren iyi tinler varsa, onlara saygım tam! Ama ne yazık ki, tarih tininin kendisinin onlara yanaşmadığı, tarihin tüm iyi tinleri tarafından yüzüstü bırakılmış oldukları da kesin! Bunların hepsi, artık eski bir filozof âdeti olduğu gibi, özünde tarihsel olmayan bir biçimde düşünüyor; buna şüphe yok. Onların ahlak soykütüklerinin acemiceliği, daha en başında, “iyi” kavramının ve yargısının kökenini belirlemeleri sırasında açığa çıkıyor. “Bencil olmayan eylemler,” -diye buyuruyorlar- “ilkin, eylemin yöneltildiği, yani eylemin yarar sağladığı kişiler tarafından övülüp iyi olarak tanımlanmıştır; sonradan övgünün bu kökeni unutulmuş ve bencil olmayan eylemler, alışkanlık gereği hep iyi diye övülmüş olduklarından, iyi olarak da algılanmıştır – sanki kendi başlarına iyi şeylermiş gibi.” Hemen görülüyor ki, bu türetme zaten İngiliz psikolog mizacının tüm tipik özelliklerini içeriyor, – “yararlılık”, “unutma”, “alışkanlık” ve sonunda da “yanılgı”; işte daha yüce olan insanın, şimdiye dek insana has bir tür ayrıcalıkmışçasına gurur duymuş olduğu bir değerler dizgesinin temelini oluşturan şeyler. Bu gurur kırılmak, bu değerler dizgesi değerden düşürülmek zorunda: erişildi mi buna?.. Bir kere bence, bu kuramın, “iyi” kavramının asıl çıkış noktasını yanlış yerde aradığı ve yanlış yere koyduğu apaçık ortada; “iyi” yargısı, kendilerine “iyilik” bahşedilenlerden kaynaklanmış değildir! “İyi olanlar”ın kendilerinden kaynaklanmıştır bu…

Tan Kızıllığı / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 20 Ağustos 2020

Tan Kızıllığı Tan Kızıllığı’ndan… Çünkü geleneğe boyun eğildiği için yapılmamıştır. Gelenek nedir? Bize yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. — Gelenek duygusuyla korku duygusu birbirinden nerede ayrılır? O emredici yüksek bir akıldan, kavranılamayan, somut olmayan bir güçten, kişiselden daha fazla bir şey olandan korkmadır… bu korkuda batıl inanç var. — Kökende sağlığın, evliliğin, tedavi sanatının, ziraatın, savaşın, konuşmanın ve susmanın, insanların bir birleriyle ve tanrılarla olan ilişkilerinin bütün eğitim ve bakımı ahlak alanına giriyordu. Ahlak, insanın kendisini birey olarak düşünmeden, kurallara uymasını istiyordu. Başlangıçta her şey gelenekti ve onu aşmak isteyen kimse ya kanun koyucu, ya büyücü, ya da bir çeşit yarı tanrı olmak zorundaydı; Yani örf ve adetler koymak zorundaydı… korkunç, hayati tehlike yaratan bir şey! — En ahlaklı olan kim? Önce yasaya en çok boyun eğen kimse; Yani bilincini sağa sola ve her küçük zaman dilimine taşıyarak hep yasaya uyacak işlere katlanan Brahman gibi biri. Sonra ona en zor durumlarda bile boyun eğen kimse. En ahlaklı olan kimse, kendini töreye en çok feda eden kimsedir. Peki en büyük özveri hangisidir? Bu sorunun yanıtlanmasından sonra birbirinden farklı çok sayıda ahlaklılık kavramları ortaya çıkmaktadır; ama hala en önemli fark olarak ahlaklılığı en…

Deccal / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 19 Ağustos 2020

Deccal Deccal’den… Hristiyanlığa, acımanın dini denir. —Acıma, yaşam duygusunun erkesini artıran gerilim verici duyguların karşıtı bir duygudur: çöküntü verici bir etkisi vardır. Kişi, acıma duyduğunda, gücünden yitirir. Acıma yoluyla, zaten acı çekmenin kendisinin yaşama getirdiği güç eksilmesi, yoğunlaşır, çeşitlenir. Acı, acıma yoluyla bulaşıcı hale gelir; bazı durumlarda, acımayla, neden birimleri ile çarpık bir orantı oluşturan bir toplam yaşam eksilmesine, yaşam erkesi eksilmesine ulaşılabilir (—Nasıralı’nın ölümünde, olduğu gibi), ilk bakış açısı bu; ama daha da önemli bir açı var. Acımanın, doğurageldiği tepkilere göre ölçüldüğünü düşünürsek, yaşam için taşıdığı tehlikeli nitelik daha da açık bir ışığa çıkar. Acıma, gelişmenin yasasını, seçi yasasını büyük çapta etkisiz kılar, çeler Batıp gitmek için olgunlaşmış olanları ayakta tutar, yaşamın bozuk kalıtımlılarının, sonu belirlenmişlerinin yararına kendini ayakta tutar, yaşar tuttuğu her tür nasibi kıtın bolluğuyla da, yaşamın kendisine karamsar, sorunsal bir görünüm verir. Acımaya bir erdem demeye kadar vardırılmıştır iş (—oysa her soylu ahlakta zayıflık olarak görülür—); daha da ileri gidilmiş, acıma, erdemin ta kendisi, bütün erdemlerin temeli ve kaynağı kılınmıştır, —tabiî, hep göz önünde tutulması gerekir ki, bu, nihilist bir felsefenin bakış açısından yapılmıştır, kalkanına yaşamın yadsınmasını kazımış bir felsefenin. Schopenhauer tam ortamındaydı bu noktada : yaşam, acıma yoluyla değillenir; değillenmeye değer kılınır —acıma, nihilizmin pratiğidir….

Ecce Homo / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 18 Ağustos 2020

Ecce Homo Ecce Homo’dan… Yaşamımın talihi, belki de benzersizliği, alınyazısından gelir: Bilmece biçimi söylersek, ben babamla birlikte çoktan ölmüşüm, ama anamla birlikte yaşıyorum, yaşlanıyorum. Bu çifte köken, yaşam merdiveninin bu en üst ve en alt basamaklarından geliş, hem décadent, hem de başlangıç oluş, –beni belki herkesten ayıran çekimserliğimi, yaşam sorununun bütünü önünde yan tutmazlığımı açıklarsa bunlar açıklar işte. Doğuş ve çöküş belirtilerinin kokusunu benden iyi alan çıkmamıştır, bu konuda en eşsiz öğretmen benim, –ikisini de bilirim, her ikisiyim ben.– Babam otuz altı yaşında ölünce: İnce, sevimli ve sayrıldı; geçip gitmek için doğmuş bir yaratık gibiydi, –yaşamın kendinden çok, bir hoş anısıydı sanki. Onun yaşamının bittiği yaşta benimki de bitmeye yüz tuttu. Otuz altı yaşımda dirim gücümün en alt noktasına vardım, –yaşamasına yaşıyordum, ama üç adım önümü görmeksizin. O zaman (1879) Basel’deki öğretim görevimden ayrıldım; o yazı St. Moritz’de, kışı da –yaşamımın en güneşsiz kışını– Naumburg’da bir gölge gibi geçirdim. En alt noktam buydu işte: “Gezgin ve Gölgesi” bu arada yazıldı. Hiç şüphe yok, biliyordum o sıralar gölge nedir… Ertesi kış, Cenova’da geçirdiğim kış, aşırı bir kansızlığın ve kas erimesinin nerdeyse gerektirdiği o tatlılık, o özleşme, Tan Kızıllığı’nı doğurdu. Bu yapıtın yansıttığı dupduru aydınlık, güleçlik, düşünce taşkınlığı, bende yalnız en büyük…

Böyle Buyurdu Zerdüşt / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 17 Ağustos 2020

Böyle Buyurdu Zerdüşt Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten… İnsana göre maymun nedir? Gülünecek veya acı bir utanç verecek bir şey. İşte insan da ‘İnsanüstü’ne göre böyle olmalıdır. Gülünecek veya acı bir utanç verecek bir şey. Siz, solucandan insanlığa kadar yol aldınız ve içinizde birçok şey hâlâ solucandır. Bir zamanlar maymundunuz ve şimdi bile insan, her maymundan fazla maymundur. İçinizde en yetkininiz bile, yalnız bir ot ve hayal karışımıdır. Ben sizin hayalet veya ot mu olmanızı isteyeyim? Bakın size ‘İnsanüstü’nü öğretiyorum. ‘İnsanüstü’ dünyanın, yaşamın amacıdır. İradeniz demelidir ki: “‘İnsanüstü dünyanın, yaşamın amacı olmalı.” “Size yalvarıyorum kardeşlerim, dünyaya, yaşama sadık kalın ve size öbür dünya ümitlerinden bahsedenlere kanmayın. Bunlar bilerek veya bilmeyerek zehir saçanlardır. Bunlar, yaşamı aşağı görenlerdir, ölüm halinde olanlardır ve kendileri zehirlenmişlerdir. Yaşam, bunlardan usanmıştır. Bırakın gitsinler. Bir zamanlar tanrıya isyan, en büyük günahtı. Fakat tanrı öldü ve onunla birlikte bu günahlar da öldü. Şimdi en korkunç şey, yaşama karşı günah işlemek ve ‘bilinmesi mümkün olmayanı’ yaşamın amacından üstün tutmaktır. Bir zamanlar ruh, bedeni aşağılardı ve o zaman bu küçümseme büyük bir beceriydi. Ruh; bedeni cılız, çirkin ve aç görmek isterdi ve böylece bedenden ve yaşamdan sıyrılmak isterdi. Ah, bu ruhun kendisi cılızdı, çirkindi ve açtı; işkence de bu ruhun şehvetiydi. Fakat…

Deliliğe Övgü / Desiderius Erasmus
Felsefe/ 26 Temmuz 2020

Deliliğe Övgü Deliliğe Övgü’den… Tanrılardan sonra, varlıkların en yüceleri, kendi iddialarına göre Stoacılardır. Pekâlâ! Bana bir Stoacı veriniz; ve bu isterse Stoacıların topundan üç, dört hatta bin defa daha Stoacı olsun. Tekelerle ortak olmasına rağmen, bilgelik işareti saydığı sakalını kestirmeyi başaramazsam da, hiç olmazsa ona asık suratlı tavrını terk ettiririm, alnının çatıklığını gidertirim, onu sert prensiplerinden vazgeçirtirim, o da bir süre kendini sevince, acayipliğe, deliliğe kaptırır; kısacası, o istediği kadar bilge olsun, eğer meydana getirmenin verdiği hazları tatmak isterse bana, yalnız bana başvurmalıdır. Fakat size neden her şeyi, âdetim üzere, tamamen doğal olarak söylememeli? Rica ederim söyleyiniz, bana, tanrıları ve insanları yaratan, baş, yüz, göğüs, eller ve kulaklar mıdır? Bu namuslu organların biri midir? Asla. İnsan türünün yayılmasına yarayan kısım o kadar acayip, o kadar gülünçtür ki, onu gülmeden anamayız. Fakat bütün varlıkların hayatı, Pythagoras sayılarından çok bu kutsal kaynaktan akar. Hem samimi olalım, önceden bilge bir insan sıfatıyla, evliliğin sakıncalarını göz önünde tutsaydı, hangi ölümlü başını evliliğin yularına uzatmak isterdi? Hangi kadın gebeliğin rahatsızlıklarını, doğurmanın acılarını, tehlikelerini ve eğitimin yüklediği usandırıcı işleri ciddi olarak düşünseydi, bir erkeğin âşıkane takiplerine kendini kaptırırdı? Halbuki hayatı, evlenmeye borçlusunuz, evlenmeler de benim cariyelerimden Bunaklık tarafında kurulurlar. O halde bana ne kadar minnet borçlusunuz!…

Kelimeler ve Şeyler / Michel Foucault
Felsefe/ 8 Şubat 2020

Kelimeler ve Şeyler Kelimeler ve Şeyler’den… Ressam tablosundan hafifçe uzaklaşmıştır. Modeline bir bakar; belki son bir fırça darbesi yapması söz konusudur, fakat daha ilk çizginin çekilmemiş olması da mümkündür. Fırçayı tutan kol, palet yönünde sola doğru bükülmüştür; bir ân için tuval ile boyalar arasında hareketsizdir. Bu maharetli el, bakış karşısında havada asılı kalmıştır; ve bakış da bunun karşılığında, durdurulmuş hareketin üzerinde sabitleşmiştir. Fırçanın ince ucuyla bakışın çeliği arasında, gösteri hacmini serbest bırakacaktır. Burada, incelmiş, ustaca bir sıyrılma sistemi yok değildir. Ressam biraz geri çekilerek, kendini yaptığı işin yanına yerleştirmiştir. Yani, şu ânda ona bakan seyirci açısından, onun tüm sol ucunu işgal eden tablonun sağındadır. Tablo, bu aynı seyirciye arkasını dönmektedir: onu tutan muazzam destekle birlikte, ancak tersim algılamak mümkündür. Buna karşılık ressam, tüm endamıyla tamamen görülebilir durumdadır; onu belki de birazdan, işine devam etmek üzere ona doğru yöneldiğinde özümleyecek olan yüksek tuval tarafından her halü kârda gizlenmemiştir; hiç kuşkusuz, seyircinin gözünde, tam o ânda, resmini yaptığı yüzeyin arkasına doğru yansıttığı şu büyük hayali kafesin içinden zuhur ederek belirecektir. Şimdi onu, bir duraklama anında, bu titreşimin merkezinde görmek mümkündür. Karanlık bedeni, aydınlık çehresi, görünene ve görünmeyene ortaktır: bizim göremediğimiz bu tuvalden çıkarak, gözlerimizde belirmektedir; ama biraz sonra sağa doğru bir adım…

Bilginin Arkeolojisi / Michel Foucault
Felsefe/ 7 Şubat 2020

Bilginin Arkeolojisi Bilginin Arkeolojisi’nden… Süreksizlik, kopukluk, eşik, sınır, seri, dönüşüm kavramlarının oyuna sokuluşu, her tarihsel çözümlemede, prosedür sorunlarını değil yalnız, teorik problemleri de ortaya koyuyor. Onlar burada incelenecek olan problemlerdir (davranış problemleri en yakın empirik incelemeler sırasında göz önüne alınacak; en azından eğer bu incelemelere girişmek için bana fırsat, arzu ve cesaret gelirse). Bununla birlikte onlar ancak özel bir alanda göz önüne alınacaklar: sınırları o denli belirsiz, fikirlerin, düşüncenin, bilimlerin, veya bilgilerin tarihi adı verilen muhtevaları içinde o denli istikrarsız olan bu disiplinlerin içinde. İlkin olumsuz bir işin sona erdirilmesi gerekiyor: (her biri kendi tarzında, süreklilik temasını) çeşitlendiren bütün bir kavramlar oyunundan kurtulmak. Onların, hiç kuşkusuz, çok sağlam kavramsal bir yapısı yoktur; ama fonksiyonları açıktır. Gelenek kavramı böyle: bu kavram, hem ardışık hem aynı (ya da en azından benzer) fenomenlerin birliğine belirli bir zamansal statü vermeyi amaçlar; tarihin kendilik biçiminin içinde kayboluşunu yeniden düşünmeye olanak verir; kaynağın tanımlanmamış hususîliğinin içine durmaksızın yeniden çıkmak için, her başlangıca özgü ayrımı ortadan kaldırmaya zorlar; onun sayesinde, sürekliliğin derinliklerindeki yenilikleri ayırt edebilir, ve onun değerini orijinalliğe, dehaya, bireylere özgü karara geçire biliriz. Geçirme ve iletme olgularına -iyi çözümlenebilmesi için çok büyüsel- bir destek sağlayan; benzerlik ya da tekrar fenomenlerini nedensel (fakat ne katı sınırlama…

Peter İlkesi / Laurence J. Peter & Raymond Hull
Felsefe , Kişisel Gelişim , Mizah/ 20 Nisan 2019

Peter İlkesi Peter İlkesi’nden… Çocukken bana, “Büyükler ne yaptıklarını bilirler” diye öğretildi. Büyükler, bana hep “Peter! Bilgilerin arttıkça ilerleyip yükseleceksin” derlerdi. Ben de eğitimimi üniversiteyi bitirene dek sürdürdüm; bir yandan bana öğretilen görüşlere, öte yandan yepyeni öğretmenlik diplomama dayanarak yaşama atıldım. Öğretmenliğimin daha ilk yılında öğretmenlerin, okul müdürlerinin, eğitim müfettişlerinin ve eğitim müdürlerinin, pek çoğunun sorumluluklarının farkında olmadıklarını, yeteneksizliklerini görüp şaşırdım. Örneğin, bizim okul müdürünün üzerinde durduğu başlıca konular, tüm pencere güneşliklerinin bir hizada olması, sınıflarda hiç çıt çıkmaması ve gül tarhlarının çiğnenmemesiydi. Bölge eğitim müdürünün üzerinde durduğu başlıca konular ise hiçbir azınlık grubuna -bunlar ne denli kargaşa ve eylem yanlısı olurlarsa olsunlar- karşı durulmaması, bir de tüm formların zamanında doldurulup yerlerine gönderilmesiydi. Çocukların eğitimi, yöneticilerin kafalarındaki öncelik listesinin, pek gerilerinde bulunuyordu. Önceleri bu durumun, benim öğretmenlik yaptığım yerin özelliği olduğunu sanarak, başka bir yerde öğretmenlik yapma izni için, başvurmaya karar verdim. Gerekli formları doldurdum, istenilen bilgileri ekledim, bürokrasinin tüm yöntemlerini hevesle yerine getirdim. Birkaç hafta sonra dilekçem, bütün ekleriyle birlikte geri geldi. Hayır, düşündüğünüz gibi değil. Belgelerimde bir eksiklik yoktu, formlar da doğru doldurulmuştu, ilgili birinin onayı, belgelerimin zamanında ve eksiksiz olarak alındığını gösteriyordu. Ancak geri gönderme yazısında, “Yeni Yönetmelik, bu gibi formların postada kaybolmalarına karşı bir önlem olarak;…

Felsefe El Kitabı / B.I. Suslakov, L.A. Yakovleva
Felsefe/ 26 Ocak 2019

Felsefe El Kitabı Felsefe El Kitabı’ndan… Marksist ekonomi politiği incelemenin yerini elbette tutamayacak olsa da, o incelemeyi kolaylaştıracak olan bu el kitabı muhtemelen en çok bir gözden geçirme aracı olarak işe yarayacaktır. El kitabı ilk kez Dördüncü Enternasyonalin Avrupa’daki kadro okulu için geliştirildi. 1 Sonradan (Avustralya) Demokratik Sosyalist Parti(si)nin kadro okulunda da kullanıldı. Yol boyunca tanımlar ile açıklamaların birçoğu, öğrencilerin karşılaştıkları güçlükler ya da sordukları ek sorular göz önünde tutularak tadil edildi. Ne var ki Marksist iktisadı incelemenin hâlâ bir anlamı olup olmadığı sorulabilir. Avrupa’nın “komünist” devletlerinin çökmesi ve Çin’in kapitalizm doğrultusunda tuttuğu biraz daha yavaş, ama bir o kadar kararlı yol Marx’ın tahlilini gözden düşürmemiş midir? Keynzcilik veya paracılık ya da neo-liberalizm Marksist iktisadın yerini almamış mıdır? Aslında Marx, “komünizm”in 20. yüzyıl sonundaki akıbetini her nasılsa bilebilmiş olsaydı bile Kapital’in sayfalarında hiç denecek kadar az değişiklik yapardı. Bilimsel sosyalizmin kurucuları, birincil görevlerini, proletaryaya, kapitalizmi yıkmak için gerek duyduğu düşünsel araçları sağlamak olarak görüyorlardı; bu mücadelenin rotasını en genel anlamda öngörmekten başka her şey, mücadelenin sonucu önceden belirlenmiş olmadığı için onların tasarılarının dışında kalıyordu. Marx ile Engels devrimci kabarmayı çekilmenin izleyebileceğinin tamamıyla farkındaydı; hem 1848 devriminin ve Paris Komününün hem de daha az önemli sayısız muharebenin derslerini dikkatle incelemişlerdi. Komün…

Bodhidharmanın Zen Öğretisi / Bodhidharma
Felsefe/ 24 Ocak 2019

Bodhidharmanın Zen Öğretisi Bodhidharmanın Zen Öğretisi’nden… O sıralarda ülke Kuzey Wei ve Liu Sung hanedanlıklarına bölünmüştü. Çin’in böyle bir dizi kuzey ve güney hanedanlıklarına bölünmesi üçüncü yüzyılın başlarında başlamış ve ülke altıncı yüzyılda Sui hanedanlığı altında tekrar birleşene dek sürmüştür. İşte Çin Budacılığı bu bölünme ve karmaşa döneminde gelişti; daha askeri zihniyetli olan kuzeyliler meditasyon ve büyü üstünde dururken, daha entellektüel olan güneyliler felsefi tartışmaları ve prensiplerin sezgisel olarak kavranmasını tercih ediyordu. Bodhidharma beşinci yüzyılın sonuna doğru Çin’e vardığında Çin’in güney bölgesinde yaklaşık 2.000 Budist tapınak ve 36.000 keşiş vardı. Kuzey’de 477 yılındaki bir sayımda 6.500 tapınak ve 80.000 keşiş sayıldı. Elli yıldan daha az bir süre sonra, kuzeydeki başka bir sayım bu rakamı 30.000 tapınağa ve 2.000.000 keşişe, veya yaklaşık nüfusun yüzde beşine yükseltti. Bu rakamlar hiç şüphesiz vergiden ve zorunlu askerlikten kaçmaya çalışan veya dini olmayan başka nedenlerle tapınağın korumasının peşinde olan pek çok insanı kapsıyordu, fakat Budacılık açıkça Yangtze’nin kuzeyindeki halk arasında yayılıyordu. Güneyde ise Budacılık altıncı yüzyıla kadar eğitimli seçkin sınıfla sınırlı kaldı. Bodhidharma Nanhai limanına vardıktan sonra muhtemelen güneydeki Budacı merkezleri ziyaret etti ve eğer Hindistan’dan gelirken yolda öğrenmemişse, Çince öğrenmeye başladı. Tao-yuan’ın 1002 yılında biten Transmission of the Lamp adlı eserine göre; Bodhidharma Güney’e…

Akıllı Yaşama Sanatı / Baltasar Gracián
Felsefe/ 22 Ocak 2019

Akıllı Yaşama Sanatı Akıllı Yaşama Sanatı’ndan… Baltasar Gracián ya da tam adıyla Baltasar Gracián y Morales hakkında bildiklerimiz çağdaşı diğer bazı yazarlara göre nispeten fazla aslında. Bunu da Gracian’ın Cizvit tarikatına mensup bir keşiş olmasına ve Cizvitlerin de “kardeş”lerinin eserlerini bir dilden birçok dile çevirmeye ve yaymaya çok meraklı olmalarına borçluyuz. Bu kitapta okuyacağınız üç yüz aforizma felsefe alanında değer taşımalarının dışında bir de aforizma türü içinde özel bir yere sahip; çünkü aforizma türünün günümüze ulaşan ilk yetkin örnekleri arasında sayılabilecek düşünceler bunlar. İspanyolcada agudeza (nükte) denen bu kısa ve özlü sözler sonraları yaygınlaşsa da ilk yetkin örnekleri arasında elinizde tuttuğunuz bu kitap yer alıyor. Baltasar Gracián 8 Şubat 1601 tarihinde Aragon Krallığı topraklarında bulunan Calatayud kentinin Belmonte bölgesinde dünyaya gelir. Adından da anlayabileceğiniz gibi, bir Mağribi kenti olan Calatayud (asıl adı olan Kalat Ayub “Eyüb’ün Şehri” demektir zaten) oldukça kuzeyde olmasından dolayı; Avrupa kültürüyle Mağribi kültürü arasında bir geçit niteliğindedir o zamanlar; ancak 17. yüzyılın başına denk gelen Gracián’ın doğumundan sonra kent tamamen İspanyol ve Hıristiyan kimliğindedir artık. Soylu bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelen düşünür-yazarın önünde de dönemin tüm soylu erkekleri gibi sadece iki seçenek vardır; Ordu ya da kilise. Yazarın kendi hakkında söylediklerinden anladığımız kadarıyla anne ve…

Modernliğin Eleştirisi / Alain Touraine
Felsefe/ 25 Ağustos 2018

Modernliğin Eleştirisi Modernliğin Eleştirisi’nden… Tanrı’nın varlığını kanıtlayan tanrı fikridir. Discours’un dördüncü bolümü şöyle der: “Kendi kendime, kendimden daha mükemmel bir şeyi düşünmeyi nereden öğrendiğimi sordum ve tabii ki. Bunun gerçekten de benden daha mükemmel bir doğadan gelmesi gerektiğini anladım. Öyle ki, o benim içime, sahiden de benden çok daha mükemmel ve. Hatta benim hakkında bir fikre sahip olduğum tüm mükemmellikleri kendinde toplayan. Yani tek bir sözcükle açıklamak gerekirse Tanrı olan bir doğa tarafından yerleştirilmiş olmalıydı”. Bu bizim düşüncemizi, Kant’ın varlıkbilimsel olarak adlandıracağı ve Des-cartes’ın Cinauihne Meditation’da (Beşinci Düşünce). Sunduğu Aziz Anselmus’un kanıtından daha doğrudan bir biçimde ilgilendirir. Böylece akim olanaklı kıldığı dolaysız deneyim ve kanaatlerden sıyrılma hem insan tininin Tanrı tarafından yaratılmış yasaları keşfetmesini. Hem de İnsanın kendi varoluşunu, Tanrı’nın kendisine benzeterek yarattığı yaratığın varoluşu olarak tanımlamasını sağlar. Düşünce de, o kutsal işçinin ortaya çıkardığı “iş”in üzerinde bıraktığı bir izdir ve Descartes ahlak sorunlarına yöneldikçe; özellikle de Prenses Elisabeth’İe yazışması çerçevesinde, akıl ve bilgelik dünyasıyla irade ve özgür irade arasındaki karşıtlık üzerinde daha ısrarla duracaktır. Adı akılcılıkla sık sık Özdeşleştirilen Descartes’la, Horkheimer’ın nesnel akıl dediği şey, tam tersi kırılmaya ve yerini öznel akla -Charles Taylor’m “tözsel” aklının yerini “yöntemsel” akla bırakması gibi- bırakır ve aynı anda da insan-Özne’nin özgürlüğü düşünce…

Kapital Okuma Kılavuzu / Alaattin Bilgi
Felsefe/ 24 Ağustos 2018

Kapital Okuma Kılavuzu Kapital Okuma Kılavuzu’ndan… Ka­pi­tal’de sa­vu­nu­lan te­ori­le­rin, hem İn­gi­liz, hem Ame­ri­kan ba­sı­nın­da sü­rek­li ola­rak sö­zü edil­di­ği­ni, kâh sal­dı­rı­ya uğ­ra­dı­ğı­nı, kâh sa­vu­nul­du­ğu­nu; yo­rum­lan­dı­ğı­nı, yan­lış yo­rum­lan­dı­ğı­nı kay­de­den En­gels, el­de­ki İn­gi­liz­ce basımın ne­re­dey­se yir­mi yıl son­ra ya­yın­lan­ma­sı­nın önem­li bir ge­cik­me ol­du­ğu­nu söy­ler. Çe­vi­ri işi­ni ön­ce, ki­tap­la her­kes­ten faz­la ya­kın­lı­ğı bu­lu­nan Mr. Sa­mu­el Mo­ore üs­len­miş an­cak, Mr. Mo­ore’un iş­le­ri, çe­vi­ri­yi ar­zu edi­len hız­la bi­tir­me­si­ne en­gel olun­ca, Marx’ın kü­çük kı­zı Ele­anor’un eşi Dr. Ave­ling üst­len­miş ve böy­le­ce bi­rin­ci cil­din çe­vi­ri­si adı ge­çen kim­se­ler ta­ra­fın­dan ger­çek­leş­ti­ril­miş­tir. Ay­rı­ca Mrs. Ave­ling, İn­gi­liz ya­zar­la­rı ile Ma­vi Ki­tap­lar’dan (Blue Bo­oks) ya­pı­lan ak­tar­ma­la­rı, ori­ji­nal me­tin­ler­den çı­kar­ta­rak dü­zen­len­me­si­ne kat­kı­da bu­lun­muş­tur. En­gels, bü­tün bi­lim­ler­de ve özel­lik­le gün­lük ha­yat­la iç içe olan eko­no­mi-po­li­tik bi­li­min­de tek­nik te­rim­le­rin yer­li ye­rin­de kul­la­nıl­ma­sı ko­nu­sun­da ol­duk­ça uzun bir pa­rag­raf ha­lin­de du­rur: “Bir bi­li­min her yö­nü, bu bi­li­min tek­nik te­rim­le­rin­de bir dev­rim içe­rir. He­men he­men her yir­mi yıl­da bir, ter­mi­no­lo­ji­si­nin tü­mü kök­lü ola­rak de­ği­şen ve bir di­zi fark­lı ad­lar al­ma­mış tek bir or­ga­nik bi­le­şim bul­ma­nı­zın zor ol­du­ğu kim­ya bi­li­min­de, bu en iyi bi­çim­de gö­rü­lür. Eko­no­mi-po­li­tik, ge­nel­lik­le, ti­ca­ret ve sa­na­yi ya­şa­mı­nın te­rim­le­ri­ni ol­duk­la­rı gi­bi al­mak­la ve bun­lar­la iş gör­mek­le ye­tin­miş, böy­le ya­pa­rak, bu te­rim­le­rin ifa­de et­tik­le­ri dar çer­çe­ve içe­ri­sin­de ken­di­si­ni hap­set­ti­ği­ni ta­ma­men göz­den ka­çır­mış­tır.” Pra­tik­te­ki bu du­ru­mun, emek­çi­nin ka­pi­ta­lis­te…

Felsefe Tarihi Thales’ten Baudrillard’a / Ahmet Cevizci
Felsefe/ 15 Ağustos 2018

Felsefe Tarihi Thales’ten Baudrillard’a Felsefe Tarihi Thales’ten Baudrillard’a’dan… Felsefe, MÖ 6. yüzyılla 5. yüzyıl arasında kalan bir dönemde, aynı anda dünyanın birçok yerinde başlamıştır. Akdeniz’in doğusunda, güneyinde ve kuzeyinde, Çin ve Hindistan’da birtakım bilge adamlar. Karşı karşıya kaldıkları kaotik yapı ya da düzenle hesaplaşırken, üyeleri oldukları kültürlerin yerleşik alışkanlıkları. Dini inançları ve mitolojik inanışlarıyla yetinmeyerek yeni bir düzen oluşturmaya çalıştılar. Düşüncenin kendilerinde belli bir soyutlaşma eğilimine girdiği bu bilge ya da filozoflar. Daha derinlikli sorular sorup, daha iddialı, daha spekülatif ve ihtiraslı yanıtlar ortaya koydular. Ayrı kültürlere mensup olan bu bilgelerden beş tanesi öne çıkarılabilir. Zerdüşt (MÖ 628-551), Thales (MÖ 625- 547), Siddhartha Gautama (MÖ 563-545), Konfüçyüs (MÖ 551-479) ve Lao-Tzu (MÖ 6. yüzyıl). Hindistan’da Buda Bu dört bilge adam, dört farklı alanda, sırasıyla beşeri, toplumsal, ilahi ve doğal alanlarda mevcut olandan farklı şeyler söyleyerek yeni bir düzen tesis etme yoluna gittiler; gitmekle kalmayıp, ardından gelenleri de felsefe adı verilen bu yeni yolda yürümeye sevk ettiler. Soylu bir genç, gerçek bir prens olan Siddhartha Gautama, otuz beş yaşlarına geldiğinde, hayatın amacını anlamak, ölüm gerçeğiyle baş edebilmek, çeşitli ıstıraplardan kurtulmanın yollarını keşfetmek ve çevresinde gördüğü derin insani acılara bir çözüm bulabilmek amacıyla, derin düşüncelere dalarak Hindistan’ı baştan aşağı dolaşmaya başlamıştı. Hayatının…

A’dan Z’ye Felsefe / Alexander Moseley
Felsefe/ 12 Ağustos 2018

A’dan Z’ye Felsefe A’dan Z’ye Felsefe’den… Augustinus 354 yılında, Romalıların Kuzey Afrika’yı hâlâ kontrol altında tuttuğu bir dönemde, bugün Cezayir sınırları içinde bulunan Tagaste’de doğdu; 430’da, Alarik’in Roma’yı yağmalamasından 20 yıl sonra, Hippo’da bir Vandal kuşatması sırasında öldü. Akinolu gibi Augustinus da felsefeye Hıristiyanlığı savunma çabası içinde, ortodoks pozisyonu saldırılara karşı korumak amacıyla yaklaşmıştır. Bazı felsefeciler bundan dolayı onun felsefeye katkılarını küçümserler. Ne var ki, Augustinus’un düşünce tarihi ve Katolik Kilisesinin doktrini üzerindeki etkisi yadsınamaz. Mektupları, kitapları ve söz söyleme sanatındaki ustalığı sayesinde büyük bir ün kazandı. Bugün de zevkle okunacak bir düşünürdür. Bize çok modern gibi görünebilecek birtakım argümanları berrak biçimde sunar. Augustinus genç yaşında çeşitli tarikatlere girip çıktıktan, en önemlisi de o bölgede popüler olan ve felsefesi dünyayı birbiriyle hâkimiyet mücadelesi içinde olan iki güce, iyiye ve kötüye bölen Mecusilikle (Manikeizm) ilgilendikten sonra, erken yaşta Hıristiyanlığın resmen tanınan damarına katıldı. ”Yeniden doğmuş” bir Hıristiyan olarak, daha ileride, kendisi bir sapkınlık haline gelmiş olan Mecusilik düşüncesine karşıt olarak evrenin birleşik bir nitelik taşıdığını iddia edecekti. Augustinus’ta yine Platon’un sesini duyarız. Öteki Dünya’yı gerekçelendirmeye ve doğasını açıklamaya çalışan bu adam, Platonik felsefenin genel ama kendisine tamamlanmamış görünen atılımını, İsa’nın ölümünden beri geçen üç yüzyıl boyunca gelişmiş olan teolojik miras ile…