Peter İlkesi / Laurence J. Peter & Raymond Hull
Felsefe , Kişisel Gelişim , Mizah / 20 Nisan 2019

Peter İlkesi Peter İlkesi’nden… Çocukken bana, “Büyükler ne yaptıklarını bilirler” diye öğretildi. Büyükler, bana hep “Peter! Bilgilerin arttıkça ilerleyip yükseleceksin” derlerdi. Ben de eğitimimi üniversiteyi bitirene dek sürdürdüm; bir yandan bana öğretilen görüşlere, öte yandan yepyeni öğretmenlik diplomama dayanarak yaşama atıldım. Öğretmenliğimin daha ilk yılında öğretmenlerin, okul müdürlerinin, eğitim müfettişlerinin ve eğitim müdürlerinin, pek çoğunun sorumluluklarının farkında olmadıklarını, yeteneksizliklerini görüp şaşırdım. Örneğin, bizim okul müdürünün üzerinde durduğu başlıca konular, tüm pencere güneşliklerinin bir hizada olması, sınıflarda hiç çıt çıkmaması ve gül tarhlarının çiğnenmemesiydi. Bölge eğitim müdürünün üzerinde durduğu başlıca konular ise hiçbir azınlık grubuna -bunlar ne denli kargaşa ve eylem yanlısı olurlarsa olsunlar- karşı durulmaması, bir de tüm formların zamanında doldurulup yerlerine gönderilmesiydi. Çocukların eğitimi, yöneticilerin kafalarındaki öncelik listesinin, pek gerilerinde bulunuyordu. Önceleri bu durumun, benim öğretmenlik yaptığım yerin özelliği olduğunu sanarak, başka bir yerde öğretmenlik yapma izni için, başvurmaya karar verdim. Gerekli formları doldurdum, istenilen bilgileri ekledim, bürokrasinin tüm yöntemlerini hevesle yerine getirdim. Birkaç hafta sonra dilekçem, bütün ekleriyle birlikte geri geldi. Hayır, düşündüğünüz gibi değil. Belgelerimde bir eksiklik yoktu, formlar da doğru doldurulmuştu, ilgili birinin onayı, belgelerimin zamanında ve eksiksiz olarak alındığını gösteriyordu. Ancak geri gönderme yazısında, “Yeni Yönetmelik, bu gibi formların postada kaybolmalarına karşı bir önlem olarak;…

Felsefe El Kitabı / B.I. Suslakov, L.A. Yakovleva
Felsefe / 26 Ocak 2019

Felsefe El Kitabı Felsefe El Kitabı’ndan… Marksist ekonomi politiği incelemenin yerini elbette tutamayacak olsa da, o incelemeyi kolaylaştıracak olan bu el kitabı muhtemelen en çok bir gözden geçirme aracı olarak işe yarayacaktır. El kitabı ilk kez Dördüncü Enternasyonalin Avrupa’daki kadro okulu için geliştirildi. 1 Sonradan (Avustralya) Demokratik Sosyalist Parti(si)nin kadro okulunda da kullanıldı. Yol boyunca tanımlar ile açıklamaların birçoğu, öğrencilerin karşılaştıkları güçlükler ya da sordukları ek sorular göz önünde tutularak tadil edildi. Ne var ki Marksist iktisadı incelemenin hâlâ bir anlamı olup olmadığı sorulabilir. Avrupa’nın “komünist” devletlerinin çökmesi ve Çin’in kapitalizm doğrultusunda tuttuğu biraz daha yavaş, ama bir o kadar kararlı yol Marx’ın tahlilini gözden düşürmemiş midir? Keynzcilik veya paracılık ya da neo-liberalizm Marksist iktisadın yerini almamış mıdır? Aslında Marx, “komünizm”in 20. yüzyıl sonundaki akıbetini her nasılsa bilebilmiş olsaydı bile Kapital’in sayfalarında hiç denecek kadar az değişiklik yapardı. Bilimsel sosyalizmin kurucuları, birincil görevlerini, proletaryaya, kapitalizmi yıkmak için gerek duyduğu düşünsel araçları sağlamak olarak görüyorlardı; bu mücadelenin rotasını en genel anlamda öngörmekten başka her şey, mücadelenin sonucu önceden belirlenmiş olmadığı için onların tasarılarının dışında kalıyordu. Marx ile Engels devrimci kabarmayı çekilmenin izleyebileceğinin tamamıyla farkındaydı; hem 1848 devriminin ve Paris Komününün hem de daha az önemli sayısız muharebenin derslerini dikkatle incelemişlerdi. Komün…

Bodhidharmanın Zen Öğretisi / Bodhidharma
Felsefe / 24 Ocak 2019

Bodhidharmanın Zen Öğretisi Bodhidharmanın Zen Öğretisi’nden… O sıralarda ülke Kuzey Wei ve Liu Sung hanedanlıklarına bölünmüştü. Çin’in böyle bir dizi kuzey ve güney hanedanlıklarına bölünmesi üçüncü yüzyılın başlarında başlamış ve ülke altıncı yüzyılda Sui hanedanlığı altında tekrar birleşene dek sürmüştür. İşte Çin Budacılığı bu bölünme ve karmaşa döneminde gelişti; daha askeri zihniyetli olan kuzeyliler meditasyon ve büyü üstünde dururken, daha entellektüel olan güneyliler felsefi tartışmaları ve prensiplerin sezgisel olarak kavranmasını tercih ediyordu. Bodhidharma beşinci yüzyılın sonuna doğru Çin’e vardığında Çin’in güney bölgesinde yaklaşık 2.000 Budist tapınak ve 36.000 keşiş vardı. Kuzey’de 477 yılındaki bir sayımda 6.500 tapınak ve 80.000 keşiş sayıldı. Elli yıldan daha az bir süre sonra, kuzeydeki başka bir sayım bu rakamı 30.000 tapınağa ve 2.000.000 keşişe, veya yaklaşık nüfusun yüzde beşine yükseltti. Bu rakamlar hiç şüphesiz vergiden ve zorunlu askerlikten kaçmaya çalışan veya dini olmayan başka nedenlerle tapınağın korumasının peşinde olan pek çok insanı kapsıyordu, fakat Budacılık açıkça Yangtze’nin kuzeyindeki halk arasında yayılıyordu. Güneyde ise Budacılık altıncı yüzyıla kadar eğitimli seçkin sınıfla sınırlı kaldı. Bodhidharma Nanhai limanına vardıktan sonra muhtemelen güneydeki Budacı merkezleri ziyaret etti ve eğer Hindistan’dan gelirken yolda öğrenmemişse, Çince öğrenmeye başladı. Tao-yuan’ın 1002 yılında biten Transmission of the Lamp adlı eserine göre; Bodhidharma Güney’e…

Akıllı Yaşama Sanatı / Baltasar Gracián
Felsefe / 22 Ocak 2019

Akıllı Yaşama Sanatı Akıllı Yaşama Sanatı’ndan… Baltasar Gracián ya da tam adıyla Baltasar Gracián y Morales hakkında bildiklerimiz çağdaşı diğer bazı yazarlara göre nispeten fazla aslında. Bunu da Gracian’ın Cizvit tarikatına mensup bir keşiş olmasına ve Cizvitlerin de “kardeş”lerinin eserlerini bir dilden birçok dile çevirmeye ve yaymaya çok meraklı olmalarına borçluyuz. Bu kitapta okuyacağınız üç yüz aforizma felsefe alanında değer taşımalarının dışında bir de aforizma türü içinde özel bir yere sahip; çünkü aforizma türünün günümüze ulaşan ilk yetkin örnekleri arasında sayılabilecek düşünceler bunlar. İspanyolcada agudeza (nükte) denen bu kısa ve özlü sözler sonraları yaygınlaşsa da ilk yetkin örnekleri arasında elinizde tuttuğunuz bu kitap yer alıyor. Baltasar Gracián 8 Şubat 1601 tarihinde Aragon Krallığı topraklarında bulunan Calatayud kentinin Belmonte bölgesinde dünyaya gelir. Adından da anlayabileceğiniz gibi, bir Mağribi kenti olan Calatayud (asıl adı olan Kalat Ayub “Eyüb’ün Şehri” demektir zaten) oldukça kuzeyde olmasından dolayı; Avrupa kültürüyle Mağribi kültürü arasında bir geçit niteliğindedir o zamanlar; ancak 17. yüzyılın başına denk gelen Gracián’ın doğumundan sonra kent tamamen İspanyol ve Hıristiyan kimliğindedir artık. Soylu bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelen düşünür-yazarın önünde de dönemin tüm soylu erkekleri gibi sadece iki seçenek vardır; Ordu ya da kilise. Yazarın kendi hakkında söylediklerinden anladığımız kadarıyla anne ve…

Modernliğin Eleştirisi / Alain Touraine
Felsefe / 25 Ağustos 2018

Modernliğin Eleştirisi Modernliğin Eleştirisi’nden… Tanrı’nın varlığını kanıtlayan tanrı fikridir. Discours’un dördüncü bolümü şöyle der: “Kendi kendime, kendimden daha mükemmel bir şeyi düşünmeyi nereden öğrendiğimi sordum ve tabii ki. Bunun gerçekten de benden daha mükemmel bir doğadan gelmesi gerektiğini anladım. Öyle ki, o benim içime, sahiden de benden çok daha mükemmel ve. Hatta benim hakkında bir fikre sahip olduğum tüm mükemmellikleri kendinde toplayan. Yani tek bir sözcükle açıklamak gerekirse Tanrı olan bir doğa tarafından yerleştirilmiş olmalıydı”. Bu bizim düşüncemizi, Kant’ın varlıkbilimsel olarak adlandıracağı ve Des-cartes’ın Cinauihne Meditation’da (Beşinci Düşünce). Sunduğu Aziz Anselmus’un kanıtından daha doğrudan bir biçimde ilgilendirir. Böylece akim olanaklı kıldığı dolaysız deneyim ve kanaatlerden sıyrılma hem insan tininin Tanrı tarafından yaratılmış yasaları keşfetmesini. Hem de İnsanın kendi varoluşunu, Tanrı’nın kendisine benzeterek yarattığı yaratığın varoluşu olarak tanımlamasını sağlar. Düşünce de, o kutsal işçinin ortaya çıkardığı “iş”in üzerinde bıraktığı bir izdir ve Descartes ahlak sorunlarına yöneldikçe; özellikle de Prenses Elisabeth’İe yazışması çerçevesinde, akıl ve bilgelik dünyasıyla irade ve özgür irade arasındaki karşıtlık üzerinde daha ısrarla duracaktır. Adı akılcılıkla sık sık Özdeşleştirilen Descartes’la, Horkheimer’ın nesnel akıl dediği şey, tam tersi kırılmaya ve yerini öznel akla -Charles Taylor’m “tözsel” aklının yerini “yöntemsel” akla bırakması gibi- bırakır ve aynı anda da insan-Özne’nin özgürlüğü düşünce…

Kapital Okuma Kılavuzu / Alaattin Bilgi
Felsefe / 24 Ağustos 2018

Kapital Okuma Kılavuzu Kapital Okuma Kılavuzu’ndan… Ka­pi­tal’de sa­vu­nu­lan te­ori­le­rin, hem İn­gi­liz, hem Ame­ri­kan ba­sı­nın­da sü­rek­li ola­rak sö­zü edil­di­ği­ni, kâh sal­dı­rı­ya uğ­ra­dı­ğı­nı, kâh sa­vu­nul­du­ğu­nu; yo­rum­lan­dı­ğı­nı, yan­lış yo­rum­lan­dı­ğı­nı kay­de­den En­gels, el­de­ki İn­gi­liz­ce basımın ne­re­dey­se yir­mi yıl son­ra ya­yın­lan­ma­sı­nın önem­li bir ge­cik­me ol­du­ğu­nu söy­ler. Çe­vi­ri işi­ni ön­ce, ki­tap­la her­kes­ten faz­la ya­kın­lı­ğı bu­lu­nan Mr. Sa­mu­el Mo­ore üs­len­miş an­cak, Mr. Mo­ore’un iş­le­ri, çe­vi­ri­yi ar­zu edi­len hız­la bi­tir­me­si­ne en­gel olun­ca, Marx’ın kü­çük kı­zı Ele­anor’un eşi Dr. Ave­ling üst­len­miş ve böy­le­ce bi­rin­ci cil­din çe­vi­ri­si adı ge­çen kim­se­ler ta­ra­fın­dan ger­çek­leş­ti­ril­miş­tir. Ay­rı­ca Mrs. Ave­ling, İn­gi­liz ya­zar­la­rı ile Ma­vi Ki­tap­lar’dan (Blue Bo­oks) ya­pı­lan ak­tar­ma­la­rı, ori­ji­nal me­tin­ler­den çı­kar­ta­rak dü­zen­len­me­si­ne kat­kı­da bu­lun­muş­tur. En­gels, bü­tün bi­lim­ler­de ve özel­lik­le gün­lük ha­yat­la iç içe olan eko­no­mi-po­li­tik bi­li­min­de tek­nik te­rim­le­rin yer­li ye­rin­de kul­la­nıl­ma­sı ko­nu­sun­da ol­duk­ça uzun bir pa­rag­raf ha­lin­de du­rur: “Bir bi­li­min her yö­nü, bu bi­li­min tek­nik te­rim­le­rin­de bir dev­rim içe­rir. He­men he­men her yir­mi yıl­da bir, ter­mi­no­lo­ji­si­nin tü­mü kök­lü ola­rak de­ği­şen ve bir di­zi fark­lı ad­lar al­ma­mış tek bir or­ga­nik bi­le­şim bul­ma­nı­zın zor ol­du­ğu kim­ya bi­li­min­de, bu en iyi bi­çim­de gö­rü­lür. Eko­no­mi-po­li­tik, ge­nel­lik­le, ti­ca­ret ve sa­na­yi ya­şa­mı­nın te­rim­le­ri­ni ol­duk­la­rı gi­bi al­mak­la ve bun­lar­la iş gör­mek­le ye­tin­miş, böy­le ya­pa­rak, bu te­rim­le­rin ifa­de et­tik­le­ri dar çer­çe­ve içe­ri­sin­de ken­di­si­ni hap­set­ti­ği­ni ta­ma­men göz­den ka­çır­mış­tır.” Pra­tik­te­ki bu du­ru­mun, emek­çi­nin ka­pi­ta­lis­te…

Felsefe Tarihi Thales’ten Baudrillard’a / Ahmet Cevizci
Felsefe / 15 Ağustos 2018

Felsefe Tarihi Thales’ten Baudrillard’a Felsefe Tarihi Thales’ten Baudrillard’a’dan… Felsefe, MÖ 6. yüzyılla 5. yüzyıl arasında kalan bir dönemde, aynı anda dünyanın birçok yerinde başlamıştır. Akdeniz’in doğusunda, güneyinde ve kuzeyinde, Çin ve Hindistan’da birtakım bilge adamlar. Karşı karşıya kaldıkları kaotik yapı ya da düzenle hesaplaşırken, üyeleri oldukları kültürlerin yerleşik alışkanlıkları. Dini inançları ve mitolojik inanışlarıyla yetinmeyerek yeni bir düzen oluşturmaya çalıştılar. Düşüncenin kendilerinde belli bir soyutlaşma eğilimine girdiği bu bilge ya da filozoflar. Daha derinlikli sorular sorup, daha iddialı, daha spekülatif ve ihtiraslı yanıtlar ortaya koydular. Ayrı kültürlere mensup olan bu bilgelerden beş tanesi öne çıkarılabilir. Zerdüşt (MÖ 628-551), Thales (MÖ 625- 547), Siddhartha Gautama (MÖ 563-545), Konfüçyüs (MÖ 551-479) ve Lao-Tzu (MÖ 6. yüzyıl). Hindistan’da Buda Bu dört bilge adam, dört farklı alanda, sırasıyla beşeri, toplumsal, ilahi ve doğal alanlarda mevcut olandan farklı şeyler söyleyerek yeni bir düzen tesis etme yoluna gittiler; gitmekle kalmayıp, ardından gelenleri de felsefe adı verilen bu yeni yolda yürümeye sevk ettiler. Soylu bir genç, gerçek bir prens olan Siddhartha Gautama, otuz beş yaşlarına geldiğinde, hayatın amacını anlamak, ölüm gerçeğiyle baş edebilmek, çeşitli ıstıraplardan kurtulmanın yollarını keşfetmek ve çevresinde gördüğü derin insani acılara bir çözüm bulabilmek amacıyla, derin düşüncelere dalarak Hindistan’ı baştan aşağı dolaşmaya başlamıştı. Hayatının…

A’dan Z’ye Felsefe / Alexander Moseley
Felsefe / 12 Ağustos 2018

A’dan Z’ye Felsefe A’dan Z’ye Felsefe’den… Augustinus 354 yılında, Romalıların Kuzey Afrika’yı hâlâ kontrol altında tuttuğu bir dönemde, bugün Cezayir sınırları içinde bulunan Tagaste’de doğdu; 430’da, Alarik’in Roma’yı yağmalamasından 20 yıl sonra, Hippo’da bir Vandal kuşatması sırasında öldü. Akinolu gibi Augustinus da felsefeye Hıristiyanlığı savunma çabası içinde, ortodoks pozisyonu saldırılara karşı korumak amacıyla yaklaşmıştır. Bazı felsefeciler bundan dolayı onun felsefeye katkılarını küçümserler. Ne var ki, Augustinus’un düşünce tarihi ve Katolik Kilisesinin doktrini üzerindeki etkisi yadsınamaz. Mektupları, kitapları ve söz söyleme sanatındaki ustalığı sayesinde büyük bir ün kazandı. Bugün de zevkle okunacak bir düşünürdür. Bize çok modern gibi görünebilecek birtakım argümanları berrak biçimde sunar. Augustinus genç yaşında çeşitli tarikatlere girip çıktıktan, en önemlisi de o bölgede popüler olan ve felsefesi dünyayı birbiriyle hâkimiyet mücadelesi içinde olan iki güce, iyiye ve kötüye bölen Mecusilikle (Manikeizm) ilgilendikten sonra, erken yaşta Hıristiyanlığın resmen tanınan damarına katıldı. ”Yeniden doğmuş” bir Hıristiyan olarak, daha ileride, kendisi bir sapkınlık haline gelmiş olan Mecusilik düşüncesine karşıt olarak evrenin birleşik bir nitelik taşıdığını iddia edecekti. Augustinus’ta yine Platon’un sesini duyarız. Öteki Dünya’yı gerekçelendirmeye ve doğasını açıklamaya çalışan bu adam, Platonik felsefenin genel ama kendisine tamamlanmamış görünen atılımını, İsa’nın ölümünden beri geçen üç yüzyıl boyunca gelişmiş olan teolojik miras ile…

Schopenhauer / Ahmet Aydoğan
Felsefe / 12 Ağustos 2018

Schopenhauer Schopenhauer’dan… Kibirli, kurumlu havasına karşın, bu karşı koyma ve azarlamada büyük bir haklılık payının bulunduğu inkâr edilemez. Nice yüksek düşünsel başarı türleri vardır ki, mimarlarının ahlaki zaafiyetleri yahut seciyesizliklerinden hiçbir surette etkilenmemişlerdir, bunu hepimiz kabul ederiz. Fakat Schopenhauer’in durumunda bizzat onun onaylamadığı, hatta şiddetle eleştirdiği böyle bir girişimde bulunmaktan çekinmemeliyiz; ondaki leke ve kusurları bulup ortaya çıkarmak arzusuyla değil. Kendisini ve eserini yerli yerine oturtmanın başka bir yolu olmadığı için yazdıklarıyla yaşadığı hayat arasındaki ilişkiyi sorgulamalıyız. Schopenhauer’in hayatındaki, tanınmaya başlar başlamaz kendisine alaka duyulmasına katkıda bulunmuş olan bir başka durum. Çağdaşlarını etkilemedeki başarısızlığı ve onlar kendisini ne kadar göz ardı ederlerse etsinler. Gelecek nesillerin doğruyu görüp kendisini mutlaka takdir edecekleri yolundaki saklı inancıydı. Modern dönemlerin spekülatif düşünürleri arasında halen yüksek bir yer işgal eden ve muhtemelen hep edecek olan, üstelik sonraları yaygın bir tanınırlık seviyesine ulaşmış az sayıdaki talihlilerden biri olan parlak bir yazarın kendi kuşağı tarafından göz ardı edilmesinde. Kaale alınmamasında ilk bakışta kolayca izah edilemeyen bir şey vardır. Ölümünden bu yana bin adet satılmış ve yüzlerce kitap, risale ve denemenin temel çatısını oluşturmuş olan başeserinin. 1818’de neşrettiğinde ancak üç ya da dört derginin dikkatini çekmiş olduğunu ve ardından yayıncının yazarına kopyaların çoğunu atık kâğıt olarak değerlendirmekten başka…

Aklın İsyanı – Marksist Felsefe ve Modern Bilim / Alan Woods, Ted Grant
Felsefe / 6 Ağustos 2018

Aklın İsyanı – Marksist Felsefe ve Modern Bilim Aklın İsyanı – Marksist Felsefe ve Modern Bilim’den… Biz başlamadan önce, siz şunu sorma isteği duyuyor olabilirsiniz: “Eee, ne olmuş yani?” Bilimin ve felsefenin karmaşık sorunlarını dert etmemiz gerçekten gerekli mi? Böyle bir soruya iki ayrı cevap verilebilir. Eğer kastedilen: gündelik yaşantımızı sürdürmek için böyle şeyleri bilmemizin gerekip gerekmediği ise, yanıt açık olarak hayırdır. Ama eğer içinde yaşadığımız dünyayı ve doğada, toplumda ve kendi düşünce biçimimizde işlemekte olan temel süreçleri akılcı bir şekilde kavramak istiyorsak, o zaman mesele bambaşka bir ışık altında görünür. Gariptir ama, herkesin bir “felsefesi” vardır. Bir felsefe dünyaya bir bakış tarzıdır. Hepimiz doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden nasıl ayıracağımızı bildiğimize inanırız. Oysa bu konular tarihin en büyük kafalarını meşgul eden oldukça karmaşık konulardır. Eski Yugoslavya’da kardeşlerin birbirini boğazladığı savaş, kitlesel işsizliğin yeniden peyda olması, Ruanda’daki katliam gibi kötü olaylarla karşı karşıya geldiğinde birçok insan böyle şeyleri anlamadıklarını itiraf ederler ve çoğunlukla “insan doğasına” bulanık göndermeler yapma ihtiyacı duyarlar. Ama, tüm hastalıklarımızın kaynağı olarak görülen ve ebediyen değişmeyeceği varsayılan bu gizemli insan doğası nedir? Bu, dinsel bir kafa yapısına sahip olunmadıkça, ki böyle olanlar Tanrının bilgeliğiyle bizi böyle yarattığını söylerler, pek az insanın cevap vermeye kalkışacağı derin bir felsefi sorudur….

Kaos’un Kutsal Kitabı / Albert Caraco
Felsefe / 7 Ocak 2018

Kaos’un Kutsal Kitabı Kaos’un Kutsal Kitabı’ndan… Ölüme doğru gidiyoruz, tıpkı okun hedefe doğru gitmesi gibi, asla ıskalamayacağımız da kesin, ölüm bizim tek kesinliğimiz. Tek gerçeğimiz, öleceğimizi daima biliyoruz, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, biçiminin bir önemi yok. Çünkü ebedi yaşam bir anlamsızlıktır, ebediyet hayat değildir, ölüm özlem duyduğumuz istirahattir, hayat ve ölüm birbirine bağlıdır. Başka şey talep edenler imkânsızı isterler ve tek elde edecekleri, ödülleri ise duman olup gitmek olacaktır. Bizler, sözcüklerle yetinemeyenler, yok olmaya razıyız ve rıza göstermekte de haklıyız. Doğmayı biz seçmedik ve bize verilmekten çok dayatılmış olan bu yaşama, kaygı ve acı dolu, neşesi sorunsallı ya da kötü bu yaşama hiçbir yerde katlanamadığımız için kendimizi mutlu addediyoruz. Bir insanın mutlu olması neyi kanıtlar? Mutluluk türe özgü bir durumdur, bizse cinsin yasalarına bakıyoruz yalnızca, bu yasalardan yola çıkarak düşünüyoruz, bu yasalar üzerine kafa yoruyor ve bu yasaları derinleştiriyoruz, mucize arayanları küçümsüyoruz, sonsuz mutluluğuna düşkün değiliz, bizim gerçekliğimiz bize yeter, türümüzün üstünlüğü başka yeri kapsamaz. Her birimiz tek başımıza ölüyoruz ve bütünüyle ölüyoruz; bu iki hakikati çoğu kişi reddeder, çünkü çoğu insan yaşadığı süre boyunca uyuklar ve yok olacağı anda uyanmaktan çekinir. Yalnızlık, ölümün okullarından biridir, çoğunluk asla bu okula giremez, bütünlük başka bir yerde elde edilemez, aynı…

Matrix ve Felsefe / William Irwin
Felsefe / 12 Aralık 2017

Matrix ve Felsefe Matrix ve Felsefe’den… Morpheus Neo’ya “Zihnin için bir hapishanede,” der. Köleler, savaş mahkûmları, toplama kampı kurbanları bile, an gelir, zihinlerinde özgür olurlar. “Bedenime sahip olabilirler, ama ruhuma asla.” Köleliğe ve mahkûmiyete karşı bu direniş çağlar boyunca birçok kahramana şiar olmuştur. Örneğin Epictetus, Fredrick Douglass, Viktor Frankl, James Bond Stockdale, Nelson Mandela, John McCain, Mal-colm X, Rubin “Hurricane” Carter. Zihin için bir hapishaneden daha kötü olan şey, bir zihin hapishanesidir; içinde olduğunu bilmez, bu yüzden de kaçma isteği duymazsınız. Böyle bir hapishanenin içinde olan bir insan, özgür bırakıldığını nasıl anlayabilir ki? Varsay ki onlardan biri serbest bırakılıp ayağa kalkmaya zorlansın, geriye dönsün ve gözlerini ışıktan ayırmadan yürüsün, bütün bu hareketler acı verecektir ve gözleri eskiden beri görüp durduğu gölgelerin ait olduğu nesneleri göremeyecek kadar kamaşmış olacaktır. Biri ona eskiden gördüklerinin anlamsız bir yanılsama olduğunu, fakat şimdi bir şekilde hakikate daha yakın olduğunu ve daha gerçek nesnelere baktığını, daha doğru bir bakışa yaklaştığını söylese, bu kişi ne düşünür dersiniz?.. Şaşırıp, kendine şimdi gösterilen nesnelerin eskiden gördüklerinden daha gerçek olmadığına inanmayacak mıdır?” Bu satırlar Platon’un mağara alegorisi (ayrıca benzetmesi, miti, mağara meseli) diye bilenen bir hikâye anlattığı Cumhuriyet (514c) kitabından alınmıştır. Bununla birlikte anlatı, Neo’nun Matrix’ten kurtarıldığında yaşadığı güçlüğü çok…

Felsefenin Öyküsü / Will Durant
Felsefe / 7 Aralık 2017

Felsefenin Öyküsü Felsefenin Öyküsü’nden… Avrupa haritasına bakacak olursanız Yunanistan’ı, eğri büğrü parmaklarını Akdeniz’e uzatan bir iskelet eli sanırsınız. Bir pençeyi andıran bu el, güneye doğru uzanarak M.Ö. 2000 yılında Girit adasında doğan uygarlık ve kültürü avcuna alıvermiş. Doğusunda, Eflâtun öncesi çağlarda, zanâat ve ticaret fâaliyetleriyle kaynaşan Ön Asya, batısında birbiri ardından Yunan sömürgelerinin kurulduğu İtalya, daha sonra Sicilya ve İspanya; en uçta da, her benim diyen deniz kurdunun geçmeyi göze alamadığı “Herkül Sütunları” denilen bugünkü Cebelitarık vardı. Kuzeydeyse, o zamanki adları Teselya, Epiros ve Makedonya olan uygarlıktan oldukça uzak, barbar bölgeler uzanıyordu. Homeros ve Perikles çağındaki Yunanistan’ın dehâlarını doğuracak güçlü insan sürüleri, ya bu bölgelerden çıkıp ya da buraları geçerek gelmişlerdi. Yunanistan, birbirini izleyen koy ve körfezleriyle deniz, dağlar ve tepeleriyle kara engellerinin doğal bölgelere ayırdığı bir toprak parçasıdır. O günlerde yolculuk ve ulaştırma çok çetin ve tehlikeli olduğundan, her adanın halkı, kendi kendine yeten iktisadî hayat düzenini, devlet şeklini, türlü kuruluşlarını, lehçelerini, dînini ve kültürünü oluşturup geliştirmişti. Bunlar Lokris, Beotia, Ahaya, Arkadia, Mesenya, (Isparta’sıyle) Lakonya, (Atina’sıyle) Atika gibi etkili topraklarla çevrelenmiş bir ya da iki şehirlik topluluklardı. M.Ö. 490-470 yıllarında, Isparta ile birlikte Perslere karşı yaptığı savaşlardan üstün çıkması, Atina devletini daha da güçlendirdi. Yunan şehirleri içinde en doğuda…