Huzursuzluğun Kitabı / Fernando Pessoa
Yabancı Edebiyat/ 16 Ağustos 2020

Huzursuzluğun Kitabı Huzursuzluğun Kitabı’ndan… Tanrı’ya inanmadığımı biliyordum, fakat düpedüz bir hayvan sürüsüne de inanamazdım; böylece ben de bazı insanlar gibi kalabalıkların sınırında, yani halk arasında Çöküş diye tabir edilen o her şeye uzak noktada kaldım. Çöküş, bilinçaltının tamamen yitirilmesi demektir, çünkü bilinçaltı yaşamın temelidir. Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi. Yaşamayı bilmeden yaşayan bizlere (benim ender benzerlerime ve bana), her şeyi reddetmekten başka hayat tarzı, dünyayı seyretmekten başka yazgı kalıyor muydu? Dinle yaşamanın ne olduğunu bilemiyorduk, inanca akıl yoluyla ulaşılamayacağına göre bilemezdik de; insanın bir kenara atılabileceğine inanamıyor, bu açıdan düşününce kendimizi nereye koyacağımızı da bilemiyorduk; bu durumda sahip olduğumuz ruh, hayatı estetiğin gözüyle seyretmekte işe yarayabilirdi ancak. Böylece, dünyaların cafcaflı görüntüsüne yabancı, ilahî olana ilgisiz, insanı hor gören bireyler olarak, kendimizi, boşu boşuna, beyin sinirlerimize uygun düşen karmaşık bir Epikürosçuluğun bağrında serpilmiş amaçsız duygulara bıraktık. Bilimin yalnızca temel ilkesini, yani her şeyin, bağımsız olarak tepki veremeyeceğimiz katı yasaların hükmünde olduğunu aklımızda tuttuk, ki tepki versek bile bu da ister istemez bu yasaların çerçevesinde gerçekleşirdi ve bunun, varlıkların ilahî bir yazgısının olduğunu söyleyen daha eski ilkeyle harfiyen uyuştuğunu fark ettik; böylece çabalamaktan, didinmekten vazgeçtik, tıpkı çelimsizlerin atletlerle aynı tempoda çalışmaktan vazgeçmesi gibi; ve hissedilenlerin yazıldığı kitaba eğilerek ona, yaşanmış derin bilginin tedirginliğini…

Anarşist Banker – Şeytanın Saati / Fernando Pessoa
Yabancı Edebiyat/ 15 Ağustos 2020

Anarşist Banker – Şeytanın Saati Anarşist Banker – Şeytanın Saati’nden… “Çok ileri gittiniz! Tamamıyla deli saçması. Peki siz yaşamınızı –demek istediğim banker ve tüccar olarak yaşamınızı– anarşist kuramlarla nasıl bağdaştırıyorsunuz? Anarşist kuramdan anladığınızın herhangi bir anarşistin anladığından hiç de farklı olmadığını ileri sürdüğünüze göre bunları nasıl bağdaştırıyorsunuz? Üstelik bu insanlardan farkınızın onlardan daha fazla anarşist olmanız olduğunu söylüyorsunuz, öyle değil mi?” “Kesinlikle.” “Hiçbir şey anlamıyorum.” “Peki anlamak ister misiniz?” “Hem de nasıl!” Purosunu dudaklarından çekti. Zaten sönmüştü. Yavaşça tekrar yaktı, sönen kibriti elinde tutarak nazikçe kül tablasına bıraktı. Sonunda, başını kaldırıp söze başladı: “Dinleyin. Lizbon’un işçi sınıfında, halktan insanlar arasında dünyaya geldim. Tahmin edebileceğiniz gibi hiçbir şey miras kalmadı bana: ne toplumsal konum, ne de beni eğitecek koşullar. Sahip olduğum tek şey berrak bir zekâ ve oldukça belirgin bir irade gücüydü. Ama bunlar doğal yetilerdi, mütevazı kökenlerim bunları elimden alamazdı. İşçiydim, çalıştım, zor bir hayatım oldu; aslında, o ortamda doğmuş insanların çoğu neyse ben de oydum. Açlık çektim, demiyorum ama açlığın pek de uzağında değildim. Açlıkla tanışmış olsaydım bile bu, daha sonra olacakları, size anlatacaklarımı, ne o dönemki yaşamımı ne de bugünümü değiştirirdi. Uzun sözün kısası, sıradan bir işçiydim; herkes gibi ben de çalıştım, çünkü çalışmak gerekiyordu ama mümkün olduğunca…