Tragedyanın Doğuşu / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 25 Ağustos 2020

Tragedyanın Doğuşu Tragedyanın Doğuşu’ndan… Bu kuşku götürür kitabın temelinde neyin yer aldığı sorusu: birinci derecede önemli ve çekici bir soru olmuş olmalıdır, üstelik son derece de kişisel bir soru, – ortaya çıktığı zaman dilimidir bunun tanığı, ona karşın ortaya çıktığı, 1870/71 yıllarındaki Alman-Fransız savaşının gergin zaman dilimi. Wörth meydan savaşının gümbürtüsü Avrupa üzerinde yankılanırken, bu kitaba babalık etmek kendisine nasip olan kuruntucu ve bilmece meraklısı, Alplerin bir köşesinde bir yerde, kuruntulara ve bilmecelere fazlasıyla dalmış ve bu yüzden aynı zamanda fazlasıyla kaygılı ve fazlasıyla kaygısız oturuyor ve Yunanlılar hakkındaki düşüncelerini kaleme alıyordu – bu geç önsözün (ya da sonsözün) adanacağı harika ve ulaşılması güç kitabın çekirdeğini. Bundan birkaç hafta sonra: o da Metz’in duvarları arasında buldu kendini, Yunanlıların ve Yunan sanatının sözde “neşe”sine koyduğu soru işaretinden kurtulamamıştı hâlâ; ta ki sonunda, Versailles’da barış görüşmelerinin yapıldığı o en büyük gerilim ayında, kendisiyle de barışıp, cepheden eve getirdiği hastalıktan yavaş yavaş iyileşerek “Müziğin Tininden Tragedyanın Doğuşu”nu nihai olarak kendisinde saptayana dek. – Müzikten? Müzik ve tragedya? Yunanlılar ve tragedya-müziği? Yunanlılar ve kötümserliğin sanat yapıtı? Bugüne kadarki insanların en eğitimli, en güzel, en gıpta edilen, yaşamaya en çok ayartan türü, Yunanlılar – nasıl? Tam da onlar mı tragedyaya gereksinmişlerdi? Dahası – sanata? Niçin…

Putların Alacakaranlığı / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 24 Ağustos 2020

Putların Alacakaranlığı Putların Alacakaranlığı’ndan… Soruyorlar bana, nedir filozoflardaki bütün bu alerji diye?… Sözgelimi tarih duygusu eksiklikleri, oluşun düşünülmesine bile duyduktan nefret, Mısırcılıkları. Bir davayı tarihsellikten çıkarmakla, ona bir saygınlık kazandırdıklarını sanıyorlar, sub specie aeterni, — bu davayı bir mumyaya dönüştürmekle. Filozofların binlerce yıldan beri kullandıkları her şey, kavram-mumyalarından ibaretti; gerçek olan hiçbir şey ellerinden canlı kurtulamadı. Tapındıklarını öldürürler, içini boşaltıp doldururlar, kavram-putlarına tapan bu beyler, her şey için yaşamsal bir tehlike oluştururlar, tapındıklarında. Ölüm, değişim ve yaşlılık kadar dölleme ve büyüme de birer itirazdır onlar için, — hatta birer aksini kanıtlamadır. Var olan oluşmaz; oluşan var değildir… Şimdi, hepsi, hatta ümitsizlik içinde, var olana inanıyorlar. Ne ki, onu ele geçiremedikleri için, onun kendilerinden gizlenmesinin nedenlerini arıyorlar. “Var olanı algılamamıza engel olan bir görünüş, bir hile olmalı: nerede bu hilebaz?” — “Yakaladık onu”, diye bağrışıyorlar, sevinçle, “duyusallıktır o! Zaten ahlaksız olan bu duyular, hakiki dünya hakkında aldatıyorlar bizi. Ahlak: duyuların aldatmacasından, oluştan, tarihten, yalandan kurtulmaktır — tarih duyulara, yalana inanmaktan başka bir şey değildir. Ahlak: hayır demektir, duyulara inandıran her şeye, insanlığın geri kalanına: hepsi “halk” bunların. Filozof olmak, mumya olmaktır, bir mezarcı mimiğiyle monotono-teizmi oynamaktır! — Her şeyden önce de, bırakalım şu bedeni, duyuların bu zavallı sabit fikrini! Var olan…

İnsanca, Pek İnsanca / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 23 Ağustos 2020

İnsanca, Pek İnsanca İnsanca, Pek İnsanca’dan… Böylece kendindeki şey görünümler dünyasında ortaya çıkmaz ve birincisi için, ikinciye dayanılarak varılacak bir sonuç kabul görmez. Ama iki taraf da resmin -bizim için yaşam ve deneyim anlamı taşıyan- zamanla gelişmiş, hatta hala gelişiyor olabileceğini ve böylece yaratıcısı (yeterli mantık yürütme) hakkında karar vermek veya onu reddetmek için sabit bir miktarda algılanmaması gerektiğini göz ardı eder. Binlerce yıl dünyaya, ahlaki, estetik ve dini yargılarla, kör yaklaşımlarla, arzu ve korkularla baktığımız, kendimizi mantıksız düşüncenin kötü alışkanlıklarına teslim ettiğimiz için, bu dünya zamanla garip, ürkütücü, derin ve tinsel renklerle bezendi. Renk kazandı, ama ressamları biz olduk: insan aklı görünüşlerin ortaya çıkmasına izin verdi ve bunların yanlış algılanmalarını şeylere yansıttı. Sonra, çok geç olarak düşünmeyi bıraktı: şimdi deneyim dünyası ve kendindeki şey çok farklı ve ayrı gibi görünüyor ki, ikincisi için birincisine dayalı bir sonucu reddediyor, ya da, berbat ve gizemli bir biçimde, özsel olana varmak, özsel olmak için zekamızdan ve kişisel istemimizden vazgeçmemizi istiyor. Öte yandan, diğer insanlar görünümler dünyamızın bütün özelliklerini (yani, düşünsel hatalardan kaynaklanan, miras aldığımız dünya düşüncesi) bir araya toplarlar ve zekayı suçlamak yerine, dünyanın bu gerçek ve acayip özelliğinin nedeni olarak şeylerin özünü suçlayarak, varlıktan kurtuluş vaazını verirler. Düşüncenin ortaya çıkış tarihindeki…

Dionysos Dithyrambosları / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 22 Ağustos 2020

Dionysos Dithyrambosları Dionysos Dithyrambosları’ndan… “Çıkıp gitme!” dedi kendini Zerdüşt’ün gölgesi diye adlandıran gezgin, “bizimle kal, aksi takdirde o eski ve koyu kasvet yeniden bizi boğabilir. Zaten o eski büyücü en kötü yanlarını bize iyi diye tanıttı, ve şuraya bak, iyi yürekli ve dini bütün papanın da gözleri yaşlarla doldu ve kendisi de yeniden hüznün denizlerine açıldı. Bu krallar, önümüzde iyiymiş gibi davranabilirler: Ama tanıkları olmasaydı eğer, bahse girerim ki onların arasında da başlardı yeniden o kötü oyun – – birbirini izleyen bulutların, ıslak hüznün, kapalı gökyüzünün, çalınmış güneşlerin, uğuldayan sonbahar rüzgârlarının kötü oyunu, – bizim ağlamalarımızın ve haykırışlarımızın kötü oyunu: Bizimle kal, ey Zerdüşt! Burada aslında dile gelmek isteyen pek çok gizli yoksulluk var, çok akşam vakti, çok bulut, çok ağırlaşmış hava var! ./.. Bizleri güçlü erkeklere özgü güçlü gıdalarla ve güçlü özdeyişlerle besledin: Yemeğin ardından üstlük olarak tekrar zayıf ve kadınsı ruhların bize saldırmalarına izin verme! Yalnızca sen çevrendeki havayı güçlü ve temiz kılmaktasın! Bugüne kadar yeryüzünde senin mağarandaki kadar temiz hava bulduğum oldu mu hiç? Oysa pek çok ülke gördüm, burnum çok çeşitli havaları sınamayı ve değerlendirmeyi öğrendi: Ama senin yanında burun deliklerim en büyük hazzı tatmakta! Sadece, – sadece –, ah, bağışla beni eski bir anımsamadan ötürü!…

Ahlakın Soykütüğü / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 21 Ağustos 2020

Ahlakın Soykütüğü Ahlakın Soykütüğü’nden… Diyeceğim, bu ahlak tarihçilerinin içinde hüküm süren iyi tinler varsa, onlara saygım tam! Ama ne yazık ki, tarih tininin kendisinin onlara yanaşmadığı, tarihin tüm iyi tinleri tarafından yüzüstü bırakılmış oldukları da kesin! Bunların hepsi, artık eski bir filozof âdeti olduğu gibi, özünde tarihsel olmayan bir biçimde düşünüyor; buna şüphe yok. Onların ahlak soykütüklerinin acemiceliği, daha en başında, “iyi” kavramının ve yargısının kökenini belirlemeleri sırasında açığa çıkıyor. “Bencil olmayan eylemler,” -diye buyuruyorlar- “ilkin, eylemin yöneltildiği, yani eylemin yarar sağladığı kişiler tarafından övülüp iyi olarak tanımlanmıştır; sonradan övgünün bu kökeni unutulmuş ve bencil olmayan eylemler, alışkanlık gereği hep iyi diye övülmüş olduklarından, iyi olarak da algılanmıştır – sanki kendi başlarına iyi şeylermiş gibi.” Hemen görülüyor ki, bu türetme zaten İngiliz psikolog mizacının tüm tipik özelliklerini içeriyor, – “yararlılık”, “unutma”, “alışkanlık” ve sonunda da “yanılgı”; işte daha yüce olan insanın, şimdiye dek insana has bir tür ayrıcalıkmışçasına gurur duymuş olduğu bir değerler dizgesinin temelini oluşturan şeyler. Bu gurur kırılmak, bu değerler dizgesi değerden düşürülmek zorunda: erişildi mi buna?.. Bir kere bence, bu kuramın, “iyi” kavramının asıl çıkış noktasını yanlış yerde aradığı ve yanlış yere koyduğu apaçık ortada; “iyi” yargısı, kendilerine “iyilik” bahşedilenlerden kaynaklanmış değildir! “İyi olanlar”ın kendilerinden kaynaklanmıştır bu…

Tan Kızıllığı / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 20 Ağustos 2020

Tan Kızıllığı Tan Kızıllığı’ndan… Çünkü geleneğe boyun eğildiği için yapılmamıştır. Gelenek nedir? Bize yararlı olan şeyleri emrettiğinden dolayı değil, bize emrettiğinden dolayı itaat ettiğimiz yüksek bir otoritedir. — Gelenek duygusuyla korku duygusu birbirinden nerede ayrılır? O emredici yüksek bir akıldan, kavranılamayan, somut olmayan bir güçten, kişiselden daha fazla bir şey olandan korkmadır… bu korkuda batıl inanç var. — Kökende sağlığın, evliliğin, tedavi sanatının, ziraatın, savaşın, konuşmanın ve susmanın, insanların bir birleriyle ve tanrılarla olan ilişkilerinin bütün eğitim ve bakımı ahlak alanına giriyordu. Ahlak, insanın kendisini birey olarak düşünmeden, kurallara uymasını istiyordu. Başlangıçta her şey gelenekti ve onu aşmak isteyen kimse ya kanun koyucu, ya büyücü, ya da bir çeşit yarı tanrı olmak zorundaydı; Yani örf ve adetler koymak zorundaydı… korkunç, hayati tehlike yaratan bir şey! — En ahlaklı olan kim? Önce yasaya en çok boyun eğen kimse; Yani bilincini sağa sola ve her küçük zaman dilimine taşıyarak hep yasaya uyacak işlere katlanan Brahman gibi biri. Sonra ona en zor durumlarda bile boyun eğen kimse. En ahlaklı olan kimse, kendini töreye en çok feda eden kimsedir. Peki en büyük özveri hangisidir? Bu sorunun yanıtlanmasından sonra birbirinden farklı çok sayıda ahlaklılık kavramları ortaya çıkmaktadır; ama hala en önemli fark olarak ahlaklılığı en…

Deccal / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 19 Ağustos 2020

Deccal Deccal’den… Hristiyanlığa, acımanın dini denir. —Acıma, yaşam duygusunun erkesini artıran gerilim verici duyguların karşıtı bir duygudur: çöküntü verici bir etkisi vardır. Kişi, acıma duyduğunda, gücünden yitirir. Acıma yoluyla, zaten acı çekmenin kendisinin yaşama getirdiği güç eksilmesi, yoğunlaşır, çeşitlenir. Acı, acıma yoluyla bulaşıcı hale gelir; bazı durumlarda, acımayla, neden birimleri ile çarpık bir orantı oluşturan bir toplam yaşam eksilmesine, yaşam erkesi eksilmesine ulaşılabilir (—Nasıralı’nın ölümünde, olduğu gibi), ilk bakış açısı bu; ama daha da önemli bir açı var. Acımanın, doğurageldiği tepkilere göre ölçüldüğünü düşünürsek, yaşam için taşıdığı tehlikeli nitelik daha da açık bir ışığa çıkar. Acıma, gelişmenin yasasını, seçi yasasını büyük çapta etkisiz kılar, çeler Batıp gitmek için olgunlaşmış olanları ayakta tutar, yaşamın bozuk kalıtımlılarının, sonu belirlenmişlerinin yararına kendini ayakta tutar, yaşar tuttuğu her tür nasibi kıtın bolluğuyla da, yaşamın kendisine karamsar, sorunsal bir görünüm verir. Acımaya bir erdem demeye kadar vardırılmıştır iş (—oysa her soylu ahlakta zayıflık olarak görülür—); daha da ileri gidilmiş, acıma, erdemin ta kendisi, bütün erdemlerin temeli ve kaynağı kılınmıştır, —tabiî, hep göz önünde tutulması gerekir ki, bu, nihilist bir felsefenin bakış açısından yapılmıştır, kalkanına yaşamın yadsınmasını kazımış bir felsefenin. Schopenhauer tam ortamındaydı bu noktada : yaşam, acıma yoluyla değillenir; değillenmeye değer kılınır —acıma, nihilizmin pratiğidir….

Ecce Homo / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 18 Ağustos 2020

Ecce Homo Ecce Homo’dan… Yaşamımın talihi, belki de benzersizliği, alınyazısından gelir: Bilmece biçimi söylersek, ben babamla birlikte çoktan ölmüşüm, ama anamla birlikte yaşıyorum, yaşlanıyorum. Bu çifte köken, yaşam merdiveninin bu en üst ve en alt basamaklarından geliş, hem décadent, hem de başlangıç oluş, –beni belki herkesten ayıran çekimserliğimi, yaşam sorununun bütünü önünde yan tutmazlığımı açıklarsa bunlar açıklar işte. Doğuş ve çöküş belirtilerinin kokusunu benden iyi alan çıkmamıştır, bu konuda en eşsiz öğretmen benim, –ikisini de bilirim, her ikisiyim ben.– Babam otuz altı yaşında ölünce: İnce, sevimli ve sayrıldı; geçip gitmek için doğmuş bir yaratık gibiydi, –yaşamın kendinden çok, bir hoş anısıydı sanki. Onun yaşamının bittiği yaşta benimki de bitmeye yüz tuttu. Otuz altı yaşımda dirim gücümün en alt noktasına vardım, –yaşamasına yaşıyordum, ama üç adım önümü görmeksizin. O zaman (1879) Basel’deki öğretim görevimden ayrıldım; o yazı St. Moritz’de, kışı da –yaşamımın en güneşsiz kışını– Naumburg’da bir gölge gibi geçirdim. En alt noktam buydu işte: “Gezgin ve Gölgesi” bu arada yazıldı. Hiç şüphe yok, biliyordum o sıralar gölge nedir… Ertesi kış, Cenova’da geçirdiğim kış, aşırı bir kansızlığın ve kas erimesinin nerdeyse gerektirdiği o tatlılık, o özleşme, Tan Kızıllığı’nı doğurdu. Bu yapıtın yansıttığı dupduru aydınlık, güleçlik, düşünce taşkınlığı, bende yalnız en büyük…

Böyle Buyurdu Zerdüşt / Friedrich Nietzsche
Felsefe/ 17 Ağustos 2020

Böyle Buyurdu Zerdüşt Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten… İnsana göre maymun nedir? Gülünecek veya acı bir utanç verecek bir şey. İşte insan da ‘İnsanüstü’ne göre böyle olmalıdır. Gülünecek veya acı bir utanç verecek bir şey. Siz, solucandan insanlığa kadar yol aldınız ve içinizde birçok şey hâlâ solucandır. Bir zamanlar maymundunuz ve şimdi bile insan, her maymundan fazla maymundur. İçinizde en yetkininiz bile, yalnız bir ot ve hayal karışımıdır. Ben sizin hayalet veya ot mu olmanızı isteyeyim? Bakın size ‘İnsanüstü’nü öğretiyorum. ‘İnsanüstü’ dünyanın, yaşamın amacıdır. İradeniz demelidir ki: “‘İnsanüstü dünyanın, yaşamın amacı olmalı.” “Size yalvarıyorum kardeşlerim, dünyaya, yaşama sadık kalın ve size öbür dünya ümitlerinden bahsedenlere kanmayın. Bunlar bilerek veya bilmeyerek zehir saçanlardır. Bunlar, yaşamı aşağı görenlerdir, ölüm halinde olanlardır ve kendileri zehirlenmişlerdir. Yaşam, bunlardan usanmıştır. Bırakın gitsinler. Bir zamanlar tanrıya isyan, en büyük günahtı. Fakat tanrı öldü ve onunla birlikte bu günahlar da öldü. Şimdi en korkunç şey, yaşama karşı günah işlemek ve ‘bilinmesi mümkün olmayanı’ yaşamın amacından üstün tutmaktır. Bir zamanlar ruh, bedeni aşağılardı ve o zaman bu küçümseme büyük bir beceriydi. Ruh; bedeni cılız, çirkin ve aç görmek isterdi ve böylece bedenden ve yaşamdan sıyrılmak isterdi. Ah, bu ruhun kendisi cılızdı, çirkindi ve açtı; işkence de bu ruhun şehvetiydi. Fakat…