Ölümün Kimyası / Simon Beckett
Gerilim , Polisiye , Suç/ 5 Nisan 2020

Ölümün Kimyası Ölümün Kimyası’ndan… Bir an cep telefonumu başkasına verdiğime hayıflandım, sonra bavulumu yerden alıp yola doğru ilerledim. Yolda iki seçenek vardı, sola ya da sağa gitmek. Hiç tereddütsüz sola yöneldim. Sebebi yoktu. Birkaç yüz metre sonra, rengi atmış, tahtadan bir yol işaretinin olduğu bir kavşağa ulaştım. Tabela yan yatmış olduğundan sanki ıslak toprağın altında bir noktayı işaret ediyordu. Ama en azından, doğru yönde ilerlediğimi söylüyordu. Nihayet köye vardığımda hava kararmak üzereydi. Yürürken yanımdan bir iki araba geçti ama durmadılar. Onlar dışında gördüğüm ilk yaşam belirtisi, birbirlerinden uzak ve yoldan epeyce içeride kalan birkaç çiftlikti. Sonra grileşen havada ileride bit kilisenin kulesini gördüm, yarısı sanki çayıra gömülü gibi görünüyordu. Buralarda kaldırım vardı. Her ne kadar dar ve yağmurdan kayganlaşmış olsa da, tren istasyonundan beri yürüdüğüm yol kenarındaki çimenlikten ve çalı çitlerin arasından daha iyiydi. Yol bir kez daha kıvrıldığında, tesadüfen karşınıza çıkana kadar neredeyse gizlenmiş halde duran köy gözünüzün önüne seriliyordu. Pek de kartpostallardakı köylere benzemiyordu, içinde çok fazla yaşanılmış, çok fazla yayılmış hali, İngiliz köyü imgesiyle uyumsuzdu. Dış kesimlerinde savaş öncesinden kalma evler vardı, ama biraz ileride bunlar yerlerini duvarları iri çakmaktaşlarıyla döşeli taş kulübelere bıraktı. Köyün içlerine iyice yaklaştıkça evler yaşlandı, her adımım beni tarihte daha da geriye…

Ölülerin Fısıltısı / Simon Beckett
Gerilim , Polisiye/ 4 Nisan 2020

Ölülerin Fısıltısı Ölülerin Fısıltısı’ndan… Kalp krizini de çimenlikte, büyük, yaşlı bir sarısalkımın ölü bir dalını kesmeye çalışırken terleyip küfürler ettiği sırada geçirdi. Testereyi dala saplı halde bırakıp eve doğru birkaç titrek adım atmayı ancak başardı ve ardından göğsündeki ağrıyla yere yığıldı. Yüzüne takılı oksijen maskesiyle ambulansta yatarken Kate’in elini sıkıca tuttu ve ona moral vermek için gülümsemeye çalıştı. Her zamanki gibi, hastanenin sağlık personeli ritmik bir ivedilikle koşuşturdu, hummalı bir şekilde iğneler ambalajlarından çıkartıldı, makinelerin çılgınca biplemeleri işitildi. Nihayet sesler sustuğunda bir rahatlama yaşandı. Kısa süre sonra da, doğduğumuz andan itibaren her birimize eşlik eden kaçınılmaz bürokrasi gereğince bir takım formların imzalanmasının ardından Earl taburcu edildi. Şimdi bahar güneşinin altında boylu boyunca uzanıyordu. Çıplaktı; çimenlerle yaprakların bir halı gibi örttüğü topraktan biraz yüksekte kalan tahta bir platformun üzerindeydi. Bir haftadan fazladır oradaydı; etleri eriyip dağılmış, mumyalaşmış derisinin altından kemikler ve kıkırdaklar açığa çıkmıştı. Kafasının arkasında hâlâ birkaç tutam saç duruyordu, boş göz çukurları masmavi göğe bakıyordu. Ölçü alma işini bitirdikten sonra, dış hekiminin cesedini kuşlar ve kemirgenlerden korumak için yerleştirilmiş tel kafesten çıktım. Alnımdaki teri sildim. İkindi vaktiydi ve mevsim yeni başladığı halde hava çok sıcaktı. Bu yıl bahar gelmekte gönülsüz davranıyordu, tomurcuklar şişkin ve ağırdı. Bir iki hafta içinde…

Vampir / Alfred Hitchcock
Gerilim , Korku/ 29 Şubat 2020

Vampir Vampir’den… ILLINOIS kasabalarının birinde sıcak bir yaz gecesiydi… Her yerden uzak bu küçük şehri bir ırmak, bir orman ve bir de sel çukuru ikiye böler. Kaldırımlar günün yakıcı güneşinin hararetini hâlâ muhafaza etmektedir. Dükkânlar kapanmış, caddeler kararmıştı. Bu boğucu geceyi iki ay süslüyordu: Biri lâcivert gecede gittikçe yükselmekte olan vanilya rengindeki hakiki ay, diğeri karanlık ve heybetli mahkeme binasının cephe duvarındaki kocaman saat. Kasabanın her çeşit işe elverişli en büyük lokantasında vantilatörler uğulduyor, rokoko stili bölmeli köşelerde birbirlerine sokulmuş yüzleri fark edilmeyen çiftler gözüküyordu. Evleri önlerinde bağırarak oynayan çocukların sesleri bile insanı yoruyordu bu gece. Kuru bir takırdıyla kapanan kapıların rezeleri inliyordu adeta. Otlar ve ağaçlar sıcağı haykırıyorlardı. Tek katlı evinin önündeki verandada Lavinia Nebbs yalnız başına oturmuştu. Otuz yedi yaşında olmasına rağmen vücudu inceliğini ve dikliğini muhafaza eden bu kızın yüzü de güzeldi. Onun neden bu yaşa kadar evlenmemiş olduğu kasaba halkı için bir sırdı. Lavinia yalnız yaşıyordu. Annesi ve babası çoktan ölmüşlerdi. Bu sıcak yaz gecesinde evinin önündeki verandada uzun sandalyesine uzanmış, arkadaşını bekliyordu. Beyaz parmakları arasında tuttuğu limonata bardağını ara sıra dudaklarına götürmekteydi. – İşte geldim Lavinia! Lavinia döndü. Francine küçük bahçenin çakılları üstünde gülümseyerek ilerliyordu. Beyazlar giymişti. O da otuz beş yaşında olmasına rağmen bir…

Yaratığın Gözyaşları / Dean R. Koontz
Gerilim/ 28 Şubat 2020

Yaratığın Gözyaşları Yaratığın Gözyaşları’ndan… Kızı mutlaka eroine alıştırır, zevk için onu döver, parça parça doğrardı. Sonra da toplumun aksi, kötü niyetli ve huylu cücelere hoşgörüyle davranmaması yüzünden geçici olarak çıldırdığını iddia eder, böylece adaletten yakasını kurtarırdı. Harry kahvesinin son yudumunu içerek içini çekti. Pek çok insan gibi o da daha iyi bir dünyada yaşamanın özlemini çekiyordu. İşe gitmeden önce tabaklarla kapları yıkadı; kurulayıp yerlerine kaldırdı. Eve döndüğü zaman etrafın pis ve karışık olmasından nefret ederdi. Ön antredeki aynanın önünde durarak kravatını düzeltti. Arkasına lacivert bit bleyzer geçirdi ve koltuğunun altındaki silah kılıfının belli olacak bir kabarıklık yapıp yapmadığına baktı Son altı ay her çalışma günü yaptığı gibi, trafiği çok yoğun olan çevre yolları yerine, arka sokaklardan qeçerek Laguna Niguel’deki Çok Bölümlü Polis Özel Projeler Merkezine gitti. Yolda geçen zamanı azaltmak için bu yolları dikkatle seçmişti. Büroya en erken 8.15’de, en geç de 8.28’de varıyor, hiçbir zaman gecikmiyordu. O salı günü Honda’sını iki katlı binanın batısındaki gölgeli açıklığa bırakırken arabanın saati 8.21’i göstermekteydi. Bileğindeki saat de bunu doğruluyordu. Zaten şu anda ,Harry’nin yazı masasındaki saatte, dairesindekiler de 8.2i’i gösteriyor olacaktı. Haftada iki kez bütün saatlerini birbirlerine göre ayarlıyordu. Harry arabasının yanında durup gevşemek için derin derin soluk aldı. Gece yağmur yağmış,…

Yanlış Hafıza / Dean R. Koontz
Gerilim/ 28 Şubat 2020

Yanlış Hafıza Yanlış Hafıza’dan… Köpek, kaygılı bir biçimde gökyüzüne baktı, ihtiyatlı bir biçimde havayı kokladı ve rüzgârın hareketlendirdiği palmiye yapraklarından çıkan ıslık sesini ve etraftaki gürültüyü daha iyi duymak için sarkık kulaklarını dikti. Fırtınanın yaklaştığını biliyor olmalıydı. Valet, sakin ve neşeli bir köpekti. Sanki bir önceki yaşa-mında bir askermiş ve top ateşi ile yıkılan savaş meydanla-rının hatıraları onu rahatsız ediyormuş gibi yüksek sesler-den korkuyordu. Allahtan, güney Kaliforniya’nın kötü havalarında gök gürültüsü nadiren duyulurdu. Yağmur genellikle varlığını belli etmeden, sokaklar üzerinde hafifçe ıslık çalarak ve yapraklar arasında fısıldayarak yağardı ve bunlar Valet’in bile rahatlatıcı bulduğu seslerdi. Çoğu sabahlar, Martie, köpeğini Corona Del Mar’m üç şeritli dar sokaklarında bir saat gezdiriyordu ama salı ve per- şembe günleri gezintilerini on beş dakika ile sınırlamasına neden olan özel bir nedeni vardı. Valet’in tüylü kafasının içinde bir takvim olmalıydı, çünkü salı ve perşembe gezile-rinde hiç oyalanmıyor ve tuvaletini eve yakın bir yerde yapı- yordu. Bu sabah, evlerinden sadece bir blok ötede, kaldırım ve yol arasında uzanan çimenlik alanda köpek ürkek ürkek etrafına bakındı, tedbirli bir biçimde sağ bacağım kaldırdı ve her zamanki gibi, mahremiyet olmadığı için utanıyormuşçasma yaptı çişini. Henüz ikinci bloka gelmemişlerdi ve Valet sabah tuvaletinin ikinci bölümünü yapmaya hazırlanıyordu. Tam o anda yoldan…

Hiçbir Şeyden Korkma / Dean R. Koontz
Gerilim/ 28 Şubat 2020

Hiçbir Şeyden Korkma Hiçbir Şeyden Korkma’dan… Mum ışığıyla aydınlanan çalışma odamdaki telefon çaldı ve ben korkunç bir değişimin yaşanacağını hissettim. Medyumluk yoktur bende. Gökyüzündeki işaretleri ve olacak olayların belirtilerini görmem. El çizgilerim bana geleceğimle ilgili bir ilham vermez. Islak çay yapraklarının oluşturduğu şekillerden kader çizgilerini ayırt etmekte, bir çingenenin yeteneğine de sahip değilim. Babam günlerdir ölüm döşeğinde can çekişiyor. Fakat alnındaki terleri silerek ve güçlükle nefes alışını duyarak önceki geceyi yatağının başucunda geçirdikten sonra anladım ki artık daha fazla hayatta kalamayacak. Yirmi sekiz yıllık yaşamımda ilk kez onu kaybetmekten ve yalnız kalmaktan korkuyordum. Ben tek oğluydum, tek çocuk. Annem iki yıl önce bu dünyadan göçmüştü. Onun ölümü bende şok etkisi yaratmıştı ama hiç olmazsa yavaş yavaş öldüren bir hastalığı çekmek zorunda kalmamıştı. Dün gece gün doğumundan az önce yorgunluktan bitap düşüp eve dönmüş, ama pek iyi uyuyamamıştım. Koltuğumda öne doğru eğilmiş telefonun susmasını diliyordum ama susmayacaktı. Bu çalışın anlamını köpek de hissetmişti. Tıpış tıpış yürüyerek karanlıklardan çıkıp mumun ışığına girmiş, gözlerini üzgün üzgün bana dikmiş bakıyordu. Kendi türünün aksine ilgilendiği sürece o, kim olursa olsun adam ya da kadınlarla göz göze gelebilir. Hayvanlar bizlere genellikle doğrudan ama kısa süre bakabilirler, sonra insanların gözlerinde gördükleri bir şeyle ürkmüş gibi bakışlarını kaçırırlar….

Göz Ucuyla / Dean R. Koontz
Gerilim/ 28 Şubat 2020

Göz Ucuyla Göz Ucuyla’dan… Ama Junior uyuyormuş gibi yaptığı sürece. Vanadium herhangi bir aldatmacanın yer aldığından kesin olarak emin olamazdı. Kuşkulanırdı, ama bilemezdi. Junior’ın suçluluğu konusunda en azından biraz kuşkuya düşerdi. Sonsuz gibi görünen bir sessizlikten sonra, “Ben yaşamla ilgili olarak neye inanırım biliyor musun, Enoch?” dedi dedektif. Aptalca, beyinsizce bir şeye herhalde. “Evrenin, sonsuz sayıda tele sahip, düşünülemeyecek kadar büyük bir tür müzik aleti olduğuna.” Doğru, evren kocaman, devasa bir Hawaii gitarıdır. Daha önce vurgusuz, monoton olan seste şimdi gizli, ama kesin ve yeni bir tonlama farkı vardı: “Ve her insan, her canlı, bu aletin tellerinden biridir.” Ve Tanrı’nın da dört yüz milyar kere milyar parmağı vardır ve “Hawaii Tatili” adlı şarkının en son uyarlamasını çalar. “Her birimizin verdiği kararlar ve yaptığı davranışlar da bir gitarın telinde oluşan titreşimler gibidir.” Senin durumunda ise bu bir kemandır ve çalınan şarkı da Sapık filminin müziği. Vanadium’un sesindeki hafif tutku gerçekti, ama duygusal ya da içten olmadığı ve coşkuyla değil de mantıkla ifade edildiği için, insana daha da rahatsızlık veriyordu. “Bir telin titreşimleri aletin diğer tüm tellerini yumuşak, duygulu bir biçimde titreştirir.” Tın. “Bu duygulu titreşimler bazen çok belirgindir, ama çoğu kez öylesine hafiftir ki eğer ancak olağanüstü bir algılaman varsa, bunları…

Hayalet / Alfred Hitchcock
Gerilim , Korku/ 28 Şubat 2020

Hayalet Hayalet’ten… Biraz geciktiğim için, Carnacki yarı şaka bir hiddetle yumruğunu bana doğru salladı. Sonra, yemek odasının kapısını açarak dördümüzü de içeri aldı: beni, Jessop’u Arkright’ı Taylor’u. Eskisi gibi bir arada iştahla akşam yemeğimizi yedik. Yine eskisi gibi Carnacki yemekte pek de konuşkan değildi. Yemekten sonra salona geçerek rahat koltuklara gömüldük. Şarap ve sigaralarımızı içerken aramızda tatlı bir sohbet başladı. Carnacki birden, her hangi bir başlangıca lüzum germeden: – İrlanda’dan yeni geldim, dedi. Oraya ait son haberleri dinlemek içinizde belki bir veya ikinizi ilgilendirir, ama ben önce beni son derece merakta bırakan ve şaşırtan bir olayı anlatmazsam hala kafamı kurcalıya duran sorudan kurtulamam. Eşi görülmemiş bir hayalet, ya da şeytanla karşılaştım. Şimdi dinleyiniz: Gahvay’ın kuzey doğusunda yirmi bin kilometre uzak olan Lastrae şatosunda bir kaç hafta kaldım. Şatoya gidişimin sebebi, onu yeni satın alan mösyü Sid K. Tassoc adlı bir şahıs tarafından mektupla çağırılışımdı. Yeni malikâne sahibi mektubunda, evinde müşahede ettiği bazı garip hallere tahammül edemediğini, bir esrarla karşı karşıya olduğunu bildiriyordu. Oraya vardığımda beni garda karşılıyarak evine götürdü. Eski büyük şatolara her zaman hayranımdır bilirsiniz. Yine geçmiş zamanları hatırlatan bu muazzam binaya sevgiyle baktım. Şato bir hayli büyüktü. Buna rağmen mösyö Tassoc orada erkek kardeşi ve birde kendilerine yarı…

Ve Papağan Fıstık Dedi / Alfred Hitchcock
Gerilim , Korku/ 27 Şubat 2020

Ve Papağan Fıstık Dedi Ve Papağan Fıstık Dedi’den… Yemek odasında her yer açılmamış kutularla doluydu. Buna karşılık çini tabaklar tertemiz masanın üstünde duruyor, Janine de onları zevkle seyrediyordu. Kendisiyle birlikte daima bu lüks görünüşü getirirdi. Bu onun kişiliğinin bir parçası, onu güzel ve sevimli bir kadın yapan özelliğiydi. Gözleri halsiz, boş ve çıplak odanın içinde dolaştı. Gelirken getirdikleri eşyalar burayı pek doldurmayacaktı. Evin içinde fazla eşya olmadığı için de her yerde sesler yankı yapacaktı. Pencerelerden gözlerini kaçırdı; dışarıda yavaş yavaş kararmaya başlayan gökyüzü çevrede türlü gölgeler yaratmaya başlamıştı. Ev, eski bir Virginia ailesinindi. Burası Laurence’e safkan atlar yetiştirirken iflâs eden babasından kalmıştı. Evin etrafını çevreleyen dönümlerce arazi uzun bir süre önce satılmıştı. Ev ve etrafında kalan küçük bir arazi satılamıyordu. Laurence çocukluğundan beri uzak kaldığı bu eve sonunda dönmeye karar vermişti. Evin arkasındaki uzun çayırların arasında hâlâ eski ahırlardan arda kalan yıkıntılarla atların bağlandığı taşlara rastlanırdı. Ayrıca kölelere ayrılmış barakalar ve hücreler de olduğu gibi duruyordu Arazinin az ilerisinde üzerinde ufak bir köprü bulunan ince bir su akardı. Bu suyun öteki yakasında da yaban otlarının ve kır çiçekleri arasında taşlarının gizlendiği eski bir mezarlık vardı. Kaybolmaya yüz tutmuş mezar taşlarının ötesinde bir de küçük koru uzanıyordu. Janine bir ara taşların…

Düzenbaz / James Patterson
Gerilim , Polisiye/ 15 Kasım 2019

Düzenbaz Düzenbaz’dan… Savaş sırasında Churchill’e yakınlığıyla tanınan Başkan Roosevelt, bir keresinde ona şöyle yazmıştı: Sizinle aynı on yıllık dönemi paylaşmak çok keyifli. Diana, seninle aynı on yıllık dönemde yer almak çok keyifli. Şu anda yatak odanı karıştırdığım için beni bağışla. Aynı biçimde… İçeri gir, kapıyı kapat, sonra ışığı aç. Işığın, evin geri kalan kısmına yayılmasına izin verme. Vay canına! En az yüz çift ayakkabı, özenle dizilmiş bir halde. İnce topuklu Stuart Weitzmanlar… Siyah, dize kadar uzanan, timsah derisi çizmeler… Roger Vivier marka topuklular… Kırmızı Jimmy Chooslar… Pembe, yazlık, açık gece ayakkabıları… Toplantı odasının ya da beş yıldızlı bir restoranın havasına uygun siyah bağcıksız Chan-nellar… Woodrow Wilson, beyaz ayakkabılarla keten takım giyerdi. Lincoln, kırk sekiz numara ayaklarıyla en büyük ayaklara sahip başkan olurken Rutherford B. Hay es otuz tedi buçuk giyiyordu. Bağışlayın. Bazen aklım çölde yitip giden Musa gibi karışıyor. Bunun dışında, bir kusuru daha var. Bir konuşma bozukluğu -ki bu bende yok- eğer ayağını ağzına sokmak sayılmazsa. Neyse, bu uzun bir öykü. Biz işimize dönelim. Lady Diana’nm gizemli odası… Burada asılmış giysilerin arkasında neler varmış böyle, en meraklı röntgencilerin bile ulaşamayacakları yerlerde? Hımm… Deri giysiler ve şapka. Zincirler, kırbaçlar. Değişik boy ve renklerde vibratörler. İçlerinden biri mor ve ucu biraz…

Kızım İçin Son Kez / Lisa Gardner
Gerilim/ 30 Temmuz 2019

Kızım İçin Son Kez Kızım İçin Son Kez’den… Çavuş D.D. Warren soruşturma yürütme becerisiyle her zaman övünürdü. Boston Polis Teşkilatı’na çok uzun yıllardan beri hizmet vermiş, bir cinayet soruşturmasının gidip olay yerini görmek ve klasik konuşmaları yapmanın çok daha ötesinde duyusal bir güdü gerektirdiğini tecrübeyle sabit kılmıştı. Duvarda henüz açılan kusursuz bir deliğin varlığını hemen hissedebilirdi. İncecik duvarların ardında dedikodu yapan komşuların seslerini dinlemeye çalışırdı. Çünkü eğer kendisi komşuları duyabilirse, komşuların da pekâlâ burada yaşanan tatsız olayları duymuş olacaklarını düşünürdü. D.D. her zaman bir cesedin yere nasıl düştüğüne dikkat ederdi; öne doğru mu, sırtüstü mü, yoksa tek tarafına mı düşmüş? Onun için önemliydi. Havada asılı kalan keskin barut kokusunun izini sürerdi çünkü barut kokusu silahın ateşlendiği son andan itibaren yirmi, otuz dakika sonrasına dek dağılmazdı. D.D.’nin birkaç kez de kan kokusundan yola çıkarak tahmini ölüm zamanını belirlemişliği vardı. Kan kokusu da tıpkı et kokusu gibi geçen her saatle birlikte havada ağırlaşırdı.Oysaki bugün, D.D. tüm bunlardan uzak bir gün geçirecekti. Bugün, tüm gününü gri renkli eşofmanı ve Alex’in ona birkaç beden büyük gelen kırmızı pamuklu gömleğiyle, pazar tembelliği yaparak geçirecekti. Elindeki seramik kahve kupasıyla yavaşça yirmiye kadar sayalken Alex’in mutfak masasına adeta mıhlanıp kalmıştı. Tam on üçe gelmişti ki, Alex nihayet…

Aynadaki Dişi Şeytan / Horacio Castellanos Moya
Gerilim/ 30 Ocak 2019

Aynadaki Dişi Şeytan Aynadaki Dişi Şeytan’dan… Ama onu daha sonra görecektim. O eve dönerken, bense Dona Olga’mn evinin yolunu tutmuşken muhtemelen teğet geçtik birbirimizi. Kızları bağrıma basmak, onlara kol kanat gerip bütün gördüklerini unutturabilmek için yanıp tutuşuyordum. Ne var ki, o sıra, yarı yolda sıfın tükettim canım, dehşetli bir iç sıkıntısı soluksuz bıraktı beni, bereket arabayı kenara çekebildim ve direksiyona kapamp katıla katıla ağlamaya başladım; Olga Maria’ya, kızlara, Marito’ya, kendime ağladım, eğer o anda içimi dökmeseydim sonra her şey daha zor olacaktı çünkü. Dona Olga’nın evine vardığımda, bir doktor kızlarla sohbet ediyordu. Dona Olga dimdik, sapasağlam ayaktaydı, gözlerinde yaş bile yoktu, bununla birlikte ısürabı bedeninin her uzvundan okunabiliyordu. Kızlara az önce yatışürıcı verdiklerini, hâlâ şokta olduklarım, o anda yapılabilecek en iyi şeyin sabah gördüklerini başa sarıp durmayı bırakıp biraz dinlenmeleri olacağım, doktorun tavsiyesinin bu olduğunu söyledi. Kendime hakim olmaya çalışarak kucakladım onlan, beni dağılmış bir halde görmelerim istemiyordum. Küçük Olga on yaşma yeni girdi, annesi gibi olgun ve alımlı, aynı ifade, aynı zekâ; Raquel’cik daha çok Marito’yu andırır, ablasının yanında biraz sönük kalıyor, belki de küçük kardeş olmasından. Aramızda akrabalık bağı olmadığı halde hep teyze dediler bana, Olga Maria öğretmişti onlara bunu: “Laura Teyze”. Amerikan Koleji yıllarından bu yana en…

Dokuz Gün / Gilly Macmillan
Gerilim/ 30 Ocak 2019

Dokuz Gün Dokuz Gün’den… Oğlum Ben kaybolduğundan beri çok düşündüm ve düşündüğüm her seferinde aklıma bir soru takıldı: Eğer biz sandığımız kişi değilsek, bir başkasının da bizim sandığımız kişi olmama ihtimali var mıdır? İnsanların bizi yanlış yargılama ihtimalleri bu kadar yüksekse, başkaları hakkında yaptığımız eleştirilerin doğruluğundan ne kadar emin olabiliriz? Buradan yola çıkarak, düşüncelerimin nereye varacağını anlayabilirsiniz. Otorite sahibi veya aile bireyi olduğu için birine gerçekten güvenebilir miyiz? Bütün arkadaşlıklarımız, ilişkilerimiz gerçekten sağlam temellere mi dayanıyor? Düşüncelere daldığım zaman, bunları Ben kaybolmadan önce düşünebilecek kadar akıllı olsaydım hayatımın ne kadar farklı olabileceğini aklımdan geçiriyorum. Ruh halim kötüyse bunları düşünmediğim için kendimi suçluyorum ve ardı kesilmeyen, felç edici düşüncelerim beni günlerce cezalandırıyor. Bir yıl önce, Ben’in kaybolmasından hemen sonra televizyonlarda da gösterilen bir basın toplantısına katıldım. Benim rolüm, oğlumu bulmama yardımcı olmaları için insanlardan yardım istemekti. Polis, okumam için bana bir kâğıt vermişti. İnsanların, karşılarında kaybolmuş oğlunu bulmaktan başka hiçbir şey istemeyen bir annenin durduğunu anlayacaklarını sanıyordum. İzleyicilerin çoğu, özellikle de sesi en çok çıkanlar tam aksini düşündü. Beni çok kötü şeylerle suçladılar. Programı izleyene kadar bunun sebebini anlayamadım. İzlediğim anda her şeyi apaçık kavradım ama zararı önlemek için çok geç kalmıştım. Televizyonda bir kurban gibi görünüyordum. Çekici bir kurbandan ziyade…