Dünyaların Savaşı / H. G. Wells
Bilimkurgu/ 19 Şubat 2020

Dünyaların Savaşı Dünyaların Savaşı’ndan… Fırtına üzerimize bundan altı yıl önce patladı. Mars karşı karşıya konuma yaklaşırken, Java’lı Lavelle, gezegenin üzerinde kocaman bir akkor haline gelmiş gaz patlaması hakkındaki inanılmaz istihbarat ile astronomik bilgi alışverişi ağının tellerini heyecandan tir tir titreterek telgraf üzerine telgraf çekti. Bu, ayın 12’sinin gece yarısına doğru gerçekleşmişti ve hemen yardımına başvurduğu spektroskop, dünyamıza doğru çok büyük bir hızla ilerleyen, büyük kısmı hidrojenden oluşan, alev almış bir gaz kütlesini gösteriyordu. Bu gaz püskürtüsü saat on ikiyi çeyrek geçe gibi gözden kaybolmuştu. Lavelle bunu, “alevler içindeki dumanların bir silahtan fışkırışı” gibi gezegenden birdenbire ve şiddetle fışkıran muazzam bir alev kütlesine benzetmişti. Bunun çok yerinde bir benzetme olduğu sonradan ortaya çıkmıştı. Yine de ertesi gün gazetelerde bu konuda Daily Telegraph’ta çıkan küçük bir not dışında hiçbir şey yoktu ve dünya şimdiye kadar insanoğlunu tehdit eden tehlikelerin en ciddilerinden birini görmezden gelerek geçip gitmişti. Ottershaw’daki ünlü astronom Ogilvy ile karşılaşmamış olsaydım, patlamadan hiç haberim olmayabilirdi. Haberler onu çok heyecanlandırmıştı ve aşırı bir heyecanla beni o gece onunla nöbetleşe kızıl gezegeni incelemeye davet etmişti. O günden beri bütün olup bitenlere ragmen, o geceki nöbeti çok açık seçik hatırlıyorum: Karanlık ve sessiz gözlemevi, zemine takatsiz bir ışık yayan köşedeki üstü örtülmüş fener,…

Duvardaki Kapı / H. G. Wells
Bilimkurgu/ 18 Şubat 2020

Duvardaki Kapı Duvardaki Kapı’dan… Üç ay kadar önce, baş başa olduğumuz bir gece, Lionel Wallace bana Duvardaki Kapının hikâyesi-ni anlattı. O zaman, en azından onun açısından, bunun gerçek bir hikâye olduğunu düşündüm. Hikâyeyi anlatırken öylesine ikna ediciydi ki, ona inanmaktan başka bir şey gelmezdi elimden. Fa-kat ertesi sabah, kendi evimde, farklı bir ruh hali içinde uyandım; yatağımda yatarken, bana anlattıklarını berrak bir kafayla, onun samimi, kısık sesinin büyüleyiciliğinden, masa lambasının loş ışığından, bizi saran büyülü atmosferden, güzel, zarif eşyadan, yemekte kullanılan, o an için gün-lük gerçeklerden uzak parıltılı küçük bir dünya yaralan peçeteler ve masa örtüsünden, tatlı ve bardaklardan bağımsız olarak hatırladığımda, hayli inanılmaz buldum doğrusu. “Uyduruyor-du!” dedim kendi kendime: “Ne kadar da iyi becerdi!… Başkaları neyse de, ondan böyle bir şey beklemezdim.” Daha sonra yatağımda oturmuş sabah çayımı yudumlarken, Wallace’ın inanılmaz hatıralarının, başka türlü anlatılması mümkün olmayan yaşantıları bir biçimde ortaya koyduğunu, ilettiğini, aktardığını – hangi sözcüğü kullanacağımı bilemiyorum- düşünerek, bunlardaki şaşırtıcı gerçeklik payına bir açıklama getirmeye çalışırken buldum kendimi. Artık bu açıklamaya sığınmıyorum. Kafamı kurcalayan şüphelerden kurtuldum. O anda olduğu gibi şimdi de, Wallace’ın, sırrını bana mümkün olan en yalın gerçekliği içinde anlatmak için elinden geleni yaptığına inanıyorum. Ancak, bir rüya mı gördü, yoksa gördüğünü mü sandı, paha…

Dünyanın Sonuna Doğru / H.G.Wells
Bilimkurgu/ 2 Temmuz 2018

Dünyanın Sonuna Doğru Dünyanın Sonuna Doğru’dan… PAZARTESİ sabahı, daha şafak sökmeden, dünyanın en büyük kentinin birdenbire yayılan korku dalgasıyla bir anda ııasıl boşaldığını her halde hayal edebilirsiniz. Sel gibi yayılan insanlar kendilerini kentten uzaklaştıracak her yolu deniyor, tren istasyonlarına, kuzey ya da doğuya giden gemilere saldırıyorlardı. Polis ve diğer görevliler halk üzerindeki denetimlerini tümüyle yitirmişlerdi. Thames’in kuzeyindeki demiryolları ve güneydoğudaki Cannon caddesi tıklım tıklım insan doluydu. Trenler salkım saçaktı ve panik sırasında ayak altında kalan birkaç kişi ezilerek ölmüştü. Bu arada tabancaların çekildiğini, birkaç kişinin de bıçaklandığını belirtmeliyim. Gün ilerleyip, giden trenlerin makinist ve ateşçileri Londra’ya dönmeyi reddettiğinden, bekleşen kalabalık istasyonları terkedip, kuzeye giden karayollarında birikmeye başladı. Öğle saatlerinde Barnes’te bir Marslı görüldü. Siyah buhar Thames boyunca ve Lambeth açıklarında yayılmasını sürdürmekteydi. Böylelikle o yönlere kaçış engellenmiş oluyordu. Batı yönüne giden bir trene kapağı atan bir yığın insan, kardeşim de içlerinde olmak üzere, Chalk Farm yolundan kaçmayı başarırlar. Kardeşim saat yedi dolaylarında Edgware’e ulaşır ve bulduğu eski bir araba ile yoluna devam eder. Fakat Edgvvare’den bir mil kadar uzaklaştıktan sonra tekerleğin aksı kırılır ve araba yolda kalır. Çaresiz kalan kardeşim yaya kafilesine katılır. Yol üstündeki köy evlerinin kapı ve pencerelerine çıkan insanlar, ömürlerinde görmedikleri bu büyük kalabalığı izlemektedirler. Kaçmakta olan…

Zaman Makinesi / H.G.Wells
Bilimkurgu/ 2 Temmuz 2018

Zaman Makinesi Zaman Makinesi’nden… Zaman Gezgini tek kelime konuşmadan, kendine ayrılmış olan yere geldi. Eskiden olduğu gibi sessizce gülümsedi. “Pirzolam nerede?” dedi. ‘“Çatalı yeniden ete saplayabilmek ne mutluluk!” “Hikâye ne olacak!” diye bağırdı Editör. “Hikâye batsın!” dedi Zaman Gezgini. “Yiyecek bir şeyler istiyorum. Damarlarıma biraz pepton girmeden ağzımı açmayacağım. Teşekkürler. Ve tuz lütfen.” “Bir kelime,” dedim, “Zamanda yolculuk mu ediyordunuz?” Ağzı dolu, başıyla onaylayarak, “Evet,” dedi Zaman Gezgini. “Kelimesi kelimesine bir aktarımın satırına bir şilin veririm,” dedi Editör. Zaman Gezgini bardağını Suskun Adam’a doğru uzattı ve tırnağıyla çınlattı; bunun üzerine, aval aval onun yüzüne bakmakta olan Suskun Adam birden irkildi ve ona şarap doldurdu. Yemeğin geri kalanı sıkıntılı bir havada geçti. Kendi hesabıma, dilimin ucuna sorular gelip durdu ve sanırım bu durum diğerleri için de geçerliydi. Gazeteci, Hettie Potter fıkralar, anlatarak gergin ortamı yumuşatmaya çalıştı. Zaman Gezgini bir berduşun iştahıyla tüm dikkatini yemeğe vermişti. Tıp Adamı bir sigara tüttürüp yan gözle Zaman Gezgini’ni seyrediyor, Suskun Adam ise her zamankinden daha beceriksiz bir görünümde, sırf sinirden, düzenli ve kararlı bir şekilde şampanya içiyordu. Zaman Gezgini nihayet tabağını bir kenara itti ve bize baktı. “Sanırım size bir özür borçluyum,” dedi. “Açlıktan ölüyordum da. Yaşadıklarım müthişti.” Eliyle bir puroya uzandı ve ucunu kesti….

Görünmez Adam / H.G.Wells
Bilimkurgu/ 2 Temmuz 2018

Görünmez Adam Görünmez Adam’dan… İşte böylece bu kendine özgü adam Şubat ayının yirmi dokuzunda, karların erimeye başladığı gün sonsuzluğun içinden Iping Village’e çıkıp gelmişti. Ertesi gün eriyen karların arasından eşyaları da çıkıp geldiler. Doğrusu epey bir eşya da vardı. Gerçekten de aklı başında bir adamın ihtiyaç duyacağı türden birkaç büyük bavul göze çarpıyordu, ama bunların yanında kitaplarla dolu bir kutu -bazıları sadece anlaşılmaz elyazmalarından oluşan, büyük, kalın kitaplardı bunlar- ve bir düzine kadar da, içlerinde kırılmamaları için çevrelerine saman doldurularak paketlenmiş birtakım nesnelerin -öylesine bir merakla samanları eşeleyen Hall’ün gördüğü kadarıyla cam şişelerdi bunlar- bulunduğu sandıklar, kutular, kasalar da vardı. Şapkası, paltosu, eldivenleri ve sargı bezleri ile sarılıp sarmalanmış olan yabancı, Fearenside’ın arabasını karşılamak için sabırsızlıkla dışarı fırladığında, Hall eşyaları içeri taşımaya yardım etmeden önce bir iki kelime dedikodu etmeye çalışıyordu. Yabancı dışarı geldi, biraz dilettante7 bir tavırla Hall’ün bacaklarını koklamakta olan Fearenside’ın köpeğini fark etmemişti. “Şu kutuları alın da, gelin,” dedi. “Kâfi derecede bekledim.” Merdivenin basamaklarından inerken, ellerini daha küçük olan sandığı tutmak istiyormuş gibi uzatarak arabanın arka tarafına doğru yöneldi. Ancak Fearenside’ın köpeği onu görür görmez kıllarını kabartarak vahşice hırlamaya başladı ve yabancı hızla basamaklardan aşağı indiği anda, biraz tereddüt ederek de olsa sıçrayarak, yabancının eline doğru atıldı….

Efendi Uyanıyor / H.G.Wells
Bilimkurgu/ 2 Temmuz 2018

Efendi Uyanıyor Efendi Uyanıyor’dan… Adamın başına gelen bu garip duruma doktorlar kataleptik4 kasılma adını veriyorlardı. Ne var ki kasılma bu kez, daha önce hiçbir vakada görülmediği kadar uzun bir süre devam etti. Daha sonra adamın bedeni yavaş yavaş yumuşamaya başladı. Bir tür derin uyku durumuna geçmişti. Ve nihayet bu aşamadan sonra gözlerini kapatması mümkün olabildi. Onu otelden alıp Boscastle hastanesine götürdüler. Birkaç hafta sonra ise Londra’ya sevk edildi. Ne var ki kendisini ayıltmak için yapılan hiçbir müdahaleye yanıt vermiyordu. Bir süre sonra tüm bu müdahalelere son verildi. Adam öylece yatmaya devam etti. Ne tam ölüydü, ne de tam diri. Varlıkla yokluk arasında bir yerde duruyordu. Onunkisi kesintisiz bir karanlıktı. Hiçbir düşünce ve duyum sızamazdı oraya. Rüyasız bir uyku, huzur dolu bir hiçlikti. Zihnindeki karmaşa olabildiğince kabarmış ve en sonunda yerini mutlak sessizliğe bırakmıştı. Peki nerdeydi bu adam şimdi? Bayılan insanlar nereye giderlerdi? “Her şey dün yaşanmış gibi,” dedi İsbister. “Her şeyi dün olmuş gibi hatırlıyorum. Belki de dün olanları hatırladığımdan daha net…” Bir önceki bölümden tanıdığımız İsbister, artık genç bir adam değil. Daha önce zamanın modasına göre biraz uzun olan kahverengi saçları ağarmış. Kısacık kesilmişler. Yüzünde yaşlılığın izleri fark edilebiliyor. Sivri sakalında beyazlar var. Üzerinde yazlık kıyafetler olan yaşlıca bir…