Zargana / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 21 Temmuz 2018

Zargana Zargana’dan… Kreuzberg’de karşılarına çıkacak sıradan bir gaspçının kulağından kan akıtacak bir tekniğin felsefesinin olması ilgilerini çekmiyor. Bin yaşındaki bir tarzı, bir barda tereddütsüz küfredebilmek için tüketiyorlar. Büyük salonun içinde çıplak ayaklarının üzerinde tekrarladıkları vuruşların bir felsefesi olması gerekmiyor. Dünyanın da bir felsefesi olması gerekmiyor onlar için. Çünkü sırtında yaşıyorlar ve bu onlara fazlasıyla yetiyor. Kastanienallee’deki Jeet Kune Do Akademie Berlin. Kısaca JAB. Bodrum katındaki beyaz salondalar. Asla kendilerini savunmanın değil, öldürmenin provasını yapmak için buradalar. Kendilerini ya da bir başkasını. Fark etmez çünkü onlar Batı’dalar… Koma, Zargana’yı ilk kez JAB’da gördü. Dikkatini çekmesi için bir neden yoktu. Sadece bir saniye için duvardaki aynada göz göze geldiler. Saçlarının diplerinden çıkıp çenesine kadar sürünen ter damlalarının arasından onun kendisine bakan gri gözlerini yakaladı. Islak kirpikleri, sadece kafatasının rengini koyulaştıracak uzunluktaki sarı saçları, salondan çaldığı her nefeste açılan burun delikleri, çatlak ve kalın dudakları… Hepsi de Koma’ya bakıyordu. Benziyorlardı. Zargana’nın yaylı bir oyuncak gibi savurduğu ellerinin artık bir hedefi vardı. Benzerini dövüyordu. Koma umursamıyordu kendisine bakan gözlerden akan nefreti. Belki de en büyük yanlışı bu oldu… İki saatlik çalışmanın sona erdiğini, Pascal adındaki kızıl devin kapanış hareketine başlamasından anladılar. Tao tekniğine ait gösterişsiz bir gevşemeydi. Oysa Koma omuzlarından parmak uçlarına kadar gergindi….

Piç / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 20 Temmuz 2018

Piç Piç’ten… Çalıştığını kimsenin görmediği, salondaki Nordmende marka siyah-beyaz televizyonun ekranındaki yansımasına bakarak saçlarını parmaklarıyla geriye taradı. Eski televizyonun üstündeki otuz yedi ekran Telefunken marka televizyonu kapatıp antreye yürüdü. Mutfak, ancak aylakta durulduğu takdirde iki kişiyi alabilecek kadar geniş olduğu için buzdolabı sokak kapısının tam karşısında yani antrede duruyordu. Buzdolabının her iki yanında da kapılar vardı. Sağdaki banyoya, soldaki mutfağa açılıyordu. Banyodan garip bir koku geldiği için aralık duran kapısını kendisine çekerek kapadı. Buzdolabını açtı. Sendeledi. Uyandığından beri içki içiyordu. Ama sarhoş değildi. Buzluktaki votka şişesini ve alt rafta duran elma suyunu aldı. Buzdolabını kapatıp salona girdi. Oradan da terasa çıktı. “İşte geldi. İnanmazsanız Hakan’a sorun!” “Cenk haklı. İnanmadığınız her şeyi bana sorabilirsiniz. Çünkü ben her şeye inanıyorum.” Cenk’in kışkırtıcı bir tişört koleksiyonu vardır. Ön ve arkalarına kumaş boyalarıyla yazdığı yazıları taşıyan tişörtleri herhangi bir modaevinin ilgisini çekmese de, sokakta birçok kez kavgalarla sonuçlanan ilgiler çekmiştir. Terasta geçirdiği ilk gecede, Cenevre’deki hayatında kullandığı bir tişört giymişti. Ve önünde iki kelime yazıyordu: “Barbar Türk.” Her ne kadar üzerindeki tişörtle Avrupa kültürünün gizli ‘ kompleksleriyle alay etse de Cenk kendisinin yaşayan son barbar Türk olduğunu düşünür. Bunun nedeni çok karmaşık değildir. Ne politik, ne de kültürel bir gerekçesi vardır. Cenk sonradan barbar,…

Malafa / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 19 Temmuz 2018

Malafa Malafa’dan… Cenevre’nin ön sokaklarının kaldırımları yedi kuryeyi yan yana taşıyacak kadar geniştir. Kentin ön sokakları çantalı kuryelerle doludur. Deri çantalar, şifreli kilitler ve içlerinde yol yorgunu tramlar. Binaların cephesi banka veznelerine benzer. Kapılarından girmek için randevu almak gerekir. Randevu almak içinse bir miktar tram bozdurmak. Kumarhaneler gibi. Gerard’ın kendini soktuğu kapı, böyle bir binaya açılıyordu. Altı katlı ve elli dört ofisli bir bina. Altıncı kattakilerin manzaraları karşı kaldırımdaki binaların altıncı katlarıydı. Ama kimse kimseye bakmıyordu. Manzara dışarıda değil, içerideydi. Çünkü tram ofislerde paylaşılıyordu. Deri koltuklar, deri bir masa. Masanın iki yakasında iki mart. Birinin derisi doğuştan, diğerininki sonradan yanmıştı. Diller İspanyolca dönüyordu. “Ne içersin Gerard?” “Başladığımla devam edeyim. Rakı lütfen.” Ofisin sahibi olduğuna herkesi inandıracak kadar siyah bir takım elbise giymiş olan mart, yanındaki ahşap kapaklı buzdolabından çıkardığı Tekirdağ şişesini, iki kadehle birlikte masaya koydu. Adil davranıp ikisini de eşit doldurdu. Gerard’ın da kendisi gibi, bir Türk kadar rakılı geçmişe sahip olduğunu biliyordu. Önce su, sonra buz. Birinden birer parmak, diğerinden ikişer adet ekledi. Kadehlerden birini İsviçreli’ye uzattı. Önce masaya sonra da birbirlerine değen kadehlerden çıkan ses toktu. Ağızlardan çıkanlar gibi. Çünkü zihinler de kadehler kadar doluydu. “Antalya’ya!” “Topaz’a!” Rakıyı ancak dudağını ıslatacak kadar yudumlamış olan mart konuştu. “Herkesin…

Kinyas ve Kayra / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 18 Temmuz 2018

Kinyas ve Kayra Kinyas ve Kayra’dan… Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı’dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı’yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz… Platon’un Mağara İstiaresi’ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi’ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı’nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle. Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, âşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp…

Daha / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 17 Temmuz 2018

Daha Daha’dan… Babam bir katil olmasaydı, ben de olmayacaktım… “Neyine gerek lan senin, dedim hatta… Kaçmak, göçmek? Gideceğin yere gitsen ne olur? Ölmeye mi çekiyorsun bu kadar eziyeti? Neyse… Sonra Rahim dedi, sen de gel, dönüşte iki laf ederiz. Benim de işim yok o zamanlar, daha kamyonu almamışım…” Babam bir katil olmasaydı, annem beni doğururken ölmeyecekti… “Arada, kaçağa gidenlere bir el atıyorum… Hem işi öğreniyorum hem de üç beş yolumu buluyorum… İyi lan, dedim. Bindik, açıldık işte… Sakız’a varmaya az kala bir fırtına çıktı! Zaten Swing Köpo’nun kendini götürecek hali yok! Daha ne olduğunu anlamadan, göçtük suya…” Babam bir katil olmasaydı, asla dokuz yaşıma basmayacak ve onunla o sofraya oturmayacaktım… “Bir baktım, herkes bir tarafta, bağıran bağırana… Adam gelmiş çölden, ne bilsin yüzmeyi! Böyle bir görünüyorlar, sonra yok! Taş gibi batıyor hepsi! Boğulup gidiyorlar… Bir ara Rahim’i gördüm, alnı kan içinde… Vurmuş kafayı teknede bir yere… Dalgaları bir gör, duvar gibi! Üstüne üstüne geliyor insanın! Sonra bir baktım, Rahim de yok…” Babam bir katil olmasaydı, ne o bana bu hikâyeyi anlatacaktı, ne de ben onu dinleyecektim… “Yüzeceğim de, ne tarafa gideyim, diyorum… Gecenin bir körü! Bayağı bir uğraştım… Ama yok, kafayı suyun üstünde tutmak bile mesele… Bir dalıp bir çıkıyorum……

Azil / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 16 Temmuz 2018

Azil Azil’den… Tanıdığı herkes kahramandı. Hayat kahramanları. Belki başkalarının değil, ama kendi hayatlarım kurtaran kahramanlar. Bir dünya dolusu Süpermen. Telefon kulübelerinde pelerinlere bürünüp caddelere dağılan kahramanlar. Şimdi, onlardan biri gibi hissediyordu kendini. Tek fark, telefon kulübesinden çıkamamasıydı. O sadece orada kahramandı. Tek korkusu, telefonun çalması olabilirdi, ama olasılığın düşüklüğü sakinleştirici düzeydeydi. Yalnızca telefon kulübesinde kahraman olabilen, siyah takım elbiseli ve yalnız bir Süpermen. Kulübeden çıkıp sıradan bir aptala dönüşmek istemiyordu. Suçladı. Herkesi. Kendini. Yalnız kalamadığı için. Yalnız bırakılmadığı için. Yanında daima insanlar olduğu için. Ve onların yanında daima aptal ve kötü olduğu için. Baskıya dayanamadığı için. Baskıdan nefret ettiği için. Bedeninde ve ruhunda bu kadar delik olduğu için. Ve o delikler, başkalarının düşüncelerinin geçebileceği genişlikte olduğu için. Kutladı. Herkesi. Kendini. Okumayı öğrettikleri için. Okuduğunu anlamayı öğrenebildiği için. Yirmi sekiz yaşında yalnız kalabildiği için. Yirmi sekiz yıl sonra onu yalnızlığa terk ettikleri için. Terk ettikleri yer cennet olduğu, için. Cennete terk edilmiş bir çocuk olduğu için. Masanın büküldüğü çizgiye avuçlarım dayayıp sandalyesini geri itti. Ayaklarının üzerinde durdu ve yürüdü. Sürünmekten kurtulup yürümeye başlamış gibi ağır ağır attı adımlarım. Koridora çıktı. Sağında, odalar ve banyo, solundaysa salon ve mutfak vardı. Yemek yapmakla ilgilenmiyordu, çünkü aç değil, susuzdu. Mutfağı geçti. Salona girdi. Kütüphanenin…

Az / Hakan Günday
Türk Edebiyatı/ 15 Temmuz 2018

Az Az’dan… Gido Ağa altmış bir yaşında, geceleri İran sınırından giren mazottan içinde yüzecek kadar payını alan, Şıh Gazi denilen bunağa kesinlikle güvenmese de yüzüne gülmek zorunda kalan bir aşiret reisiydi. Aleyzam aşireti. Her beş yılda bir, koruculukla teröristçilik arasında gidip gelen, mevsime göre renk veren bir sürü. Başlarında da Gido Ağa diye bir çoban. Genişti evi. On ev kadardı. Her ev gibi bir başköşesi vardı. Ve artık o başköşede, beyaz cübbesi, beyaz sarığıyla uyuklayan Şıh Gazi oturuyordu. İyice yaşlanmıştı. Ne konuşur ne de dinlerdi. Aslında bir sancaktan farkı yoktu. Köy gezilerinde uygun bir yere dikilir ve çevresine çöreklenilirdi. Şıh Gazi kendi rüzgârında dalgalanırken, oğlu Hıdır Arif de tarikat işlerine bakardı. Salonda, ayakta duran tek kişi Tayyar’dı. Et ve kemik yerine kas ve sinirden inşa edilmiş bir judocu. Şıh Gazi’nin arkasında duruyor ve gözleri birer objektif gibi gördüğü her şeyi kaydediyordu. İki metreye yakın bir boy ve yüz kilo. Cübbesine geniş gelen kollar, yüzüne dar düşen bir alın, kırıldığıyla kalmış bir burun ve namlu kalınlığında parmaklar. Ellerini kuşağının altında birleştirmiş, havadaki tozları bile birbirinden ayırmak ister gibi bakıyordu çevresine. Şıh Gazi’nin manevi oğluydu. Yedi yaşından beri yanındaydı. Annesi, babası ve dört ablası, İsrailli bombalar tarafından öldürülmüş bir Filistinliydi. 1967 yılındaki…