Yolpalas Cinayeti / Halide Edip Adıvar
Türk Edebiyatı/ 8 Ağustos 2018

Yolpalas Cinayeti Yolpalas Cinayeti’nden… Elinde kasketi, arkasında şoför üniforması, ayakta duran adam, kadınların derhal nazarı dikkatini celbetti. Çene kemikleri Sinyor Mussolini kadar kudretli, çelik gibi kavi uzun ve yakışıklı bir erkekti. Bir cins yarış atı, adî yük beygirlerini ne kadar gölgede bırakırsa o da oradaki fraklı, monokllu, çeneli ve karınlı erkekleri o kadar gölgede bırakmıştı. Bununla beraber, hiç de sevimli bir adam değildi. Rengi ne olduğu belli olmayan açık renk gözleri doğrudan doğruya kimsenin gözüne bakamıyor, bundan dolayı insana hiç itimat hissi vermiyor. Yanağında bir yara izi var. Alman mektebi mezunu bayan içinden “Ne kadar Göring’in resmine benziyor,” dedi. Kolejli onu Amerika’ nın çığırtkan gazetelerinde, isterik kadınların merakını celbetmek için neşredilen, numaralanmış halk düşmanlarından birinin resmine benzetti. Dame de Sion mezunu vaktiyle okuduğu bir romanı düşünüyordu. Onda asil bir adam şoför kıyafetine girmiş, sevdiği milyoner bir kızla bir aşk macerası geçirmişti. Bayan Güngör “Etienette bizim kaz kafalı Sacide’ye mutlak milyoner kadınların şoförlere âşık olduğunu söylemiş olacak. Bu mutlak Sacide’nin âşıkıdır. Acaba bunu nasıl tahkik etmeli?” diyordu. Bu aralık Sacide’nin sesi sert, şoföre diyordu ki: — Sen burada ne arıyorsun? — Bana ihtiyacımız yoksa izin istiyorum; Beyoğlu’na gideceğim. — Bunu kâhyaya söyleyip bildireydin. Misafir varken böyle sellemeh-üs-selâm buraya çıkmak da yeni…

Vurun Kahpeye / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 7 Ağustos 2018

Vurun Kahpeye Vurun Kahpeye’den… Çok erken, pek çok erkendi; ıssız Anadolu’nun tozlu yollarına girmemişlerdi; daha ıssız ve kurak tarlaların katı, beyabanında Fettah Efendi’nin merkebi, Hüseyin Efendi’nin kısrağı toprak dalgalarında ine kalka gidiyorlardı. Hiçbir ses duyulmuyor, bir tek canlı mahlûk kımıldamıyordu. Yalnız, arada bir, nereden geldiği bilinmeyen, ilk uyanan kuşların garip fısıltısı seziliyor, Yunan karargâhının olduğu kasabanın yeşil incir bahçeleri siyah bir küme gibi beliriyor, beyaz ve cılız bir duman tabakası kasabanın üstünden pembeleşen mavi göğe yükseliyordu. Bu kesif incir bahçelerinin aralarındaki ince, dolambaç yollarına geldikleri zaman tozla beyazlanmış incir yaprağı kesafeti arasında, uzak ve hafif horoz sesleri sükûnu yırtmaya başlamıştı. Pek çok sürmeden kasabaya geleceklerdi. Ahali, Yunan neferlerinin korkusundan tarlalarına, hatta bahçelerine erken ve yalnız gelemedikleri için bütün bu mamur ve şen bahçelerin üstüne, terk edilmiş, köhneleşmiş bir hava yerleşmişti. Hacı Fettah Efendi eski sarığını kulaklarına indirmiş, sinsi yüzünün derin çizgilerine mütereddit, hatta korkak bir gölge sinmişti. Uzun Hüseyin Efendi’nin sarı yüzü, çarpık burnu sabahın bu garip ve yalnız saatinde, geceden sabaha taşmış, tekin olmayan bir mahlûk gibi, aydınlıktan ürken gözlerle etrafa bakınıyor, kasabanın pembe göğünden ateşli bir al dalga gibi doğan güneşe tuhaf tuhaf gözlerini kırpıştırıyordu. İkisi de konuşmuyorlardı. Fakat ikisinin de zihninde aynı endişe vardı. İkisi de Yunan…

Sinekli Bakkal / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 6 Ağustos 2018

Sinekli Bakkal Sinekli Bakkal’dan… Cuma selâmlığını görmeye epey bir kalabalık gider. Çünkü tantanalı, şaşaalı bir alay, rengin ve zengin üniformalı, seçme ve güzel yâverler, yelesini sallayan, yeri deşen cins atlar, muhteşem arabalar görürler. Bütün bunlar herhangi operayı sönük bırakacak bir dekor içinde çevik ve çabuk bir gidiş ve geliş, bir hareket cereyanı halinde gözlerinin önünden geçer. Fakat seyirciler bu gösterişin perde arkasını, zavallı Selim Paşa’yı terleten, titreten tarafını göremezler. Onun bu nümayişte rolü büyük ve karışıktır. Evvelâ İkinci Abdülhamid’in sadık kullarının, efendilerinin gövdesine kafasına bir kurşun yahut bomba atmalarına mâni olmak; sonra bu âlâ-yı vâlânın vak’asız geçmesini temin etmek, sonra her selâmlık resminden bir kâbus gibi korkan Padişah’a, alayın emniyet ve selâmet içinde geçeceğini temin etmek; daha sonra tahsisatlarını hak etmek isteyen hafiye alayının ve yahut müstebit bir hükümdarın vesvesesini gıcıklayarak para kazanmak isteyen jurnalcilerin, her hafta düzdükleri yalanları okumak… Cuma günleri Padişah’ın arabası, Saray kapısından içeri girer girmez, Selim Paşa, geniş bir nefes alır. Ekseri huzura kabul olunur ve dâimâ konağa, cebinde şişman, kırmızı bir atlas kese ile döner. O günün akşamı Paşa’nın ziyaret kabul ettiği zamandır. Fakat ziyaretçileri, hiçbir zaman o günün, Paşa’nın hayatında nasıl bir geçit olduğunu tahmin edemezler. Bu son cuma, Paşa öteki misafirler gittikten sonra,…

Mor Salkımlı Ev / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 5 Ağustos 2018

Mor Salkımlı Ev Mor Salkımlı Ev’den… Birincisi, Selimiye’de İbrahim Paşa Konağı’nın ya selâmlık yahut da harem tarafıdır. Arkası Karacaahmet Mezarlığı ile karşı karşıya, yüzü ve yanı İstanbul’un gökte yükselen binlerce minaresine bakar. Yarısında sahipleri oturur, fakat bizim taraf da Beşiktaş’daki evimiz kadar büyük. Yanında ve arkasında, bilhassa gül ağaçları bol, bakımsız, fakat geniş bir bahçesi vardır. Mahallesi zamanla kararmış, yıkılmaya yüz tutmuş kocaman ahşap konaklar ve evlerle dolu idi. Anlaşılan sahipleri vaktiyle sadrazam, nazır her halde daha çok eski devrin ekâbiri imişler. O ev artık yanmıştır; fakat oradan geçerken eski bir ahbaba bakar gibi, gözlerim daima oraya dalar. Gül ağaçlarından başka bir hayli gölgelik büyük ağaçları da vardı. Bilhassa Mahmure ablanın ta tepesine tırmandığı, gözlerimi çevirdiğim zaman başımı döndüren, dalları göğe yapışmış gibi duran bir ceviz ağacı da vardı. Taşınır taşınmaz Selimiye Camii imamını bize hoca olarak tuttular. Babam da ailesiyle yazı bizimle beraber geçirmeye geldi. Şimdi Nilüfer’den sonra Nigâr adlı küçük bir kız kardeş daha peyda olmuştu. Havva Hanım Nilüfer’e baktığı ve onu erken yatırdığı için, artık onun odasına pek gidemiyordum, selâmlıktaki ikinci erkek, daha evvel adı geçen Süleyman Ağa idi. Fakat Büyükbaba’dan çok daha fazla bir efendi tavrı takındığı için Haminne ondan pek memnun değildi. Maamâfîh, ben onu,…

Handan / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 4 Ağustos 2018

Handan Handan’dan… Sana bir sürpriz Neriman’cığım: Handan’ı, Handan’ını gördüm. Şimdi gözlerini açtığını ve bütün mevcudiyetinle benden teferruat istediğini hissediyorum. İşte başlıyorum: Bu sabah Marsilya’ya çıktım. Yabancı şehrin verdiği acayiplik ile bol güzellikleriyle ağzımın suyunu akıtan bir Fransızca mebzuliyeti arasında kendi Fransızcam belki bir kusurmuş gibi mahcup, bin sıkıntı ile arabacılarla, hamallarla muameleye giriştikten sonra otele geldim. Öğle yemeğinden sonra biraz cesaretlendim. Otelciye gidilecek yer sordum. — Hava pek güzel, bir parka gidiniz. Yahut asansörle, bir tepede bir kilise var, oraya çıkınız, dedi. Kilisenin ismi Notre-Dame zannederim. Bunları bir arabacıya müşkülatla anlattıktan sonra yola düzüldüm. Evvelâ güzel ve pek sevimli bir parkı dolaştım. Fakat insan yalnız, maksatsız dolaşmaktan sıkılıyor. Ne çok susamlar var; sen bu çiçekleri seversin, değil mi Neriman? Sonra, sıra Notre-Dame’a giden yere geldi. Bir kayanın tepesine bir asansörle tırmaştık. Azıcık huylandım. Nihayet bütün Marsilya’ya, dumanlardan, hayattan azıcık kirlenmiş görünen Marsilya’ya hâkim bir noktaya geldik. Beş on dakikalık bir yoldan sonra bir kayacığın tepesinde küçük bir kilise görünüyordu. Kiliseye yaklaştıkça yanımda hızlı hızlı konuşarak gelen matmazeller, bir kısa boylu geveze Fransız ve bir de rahibe, mukaddes bir hava içine giriyorlarmış gibi, hürmetkâr ve dalgın susuyorlardı. Nihayet birçok taş merdiven çıkarak kiliseye yükseliyorduk. Merdivenlerin şehre değil, denize hâkim bir noktasında…

Ateşten Gömlek / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 3 Ağustos 2018

Ateşten Gömlek Ateşten Gömlek’ten… Geçtiğimiz köylerde hep daha evvel geçenlerin hikâyelerini dinledik, izlerine bastık. Bir alay isyanla, acılıkla dolu İstanbul mültecisi kadın, erkek buralardan gelip geçmişlerdi. Yollar çok garipti. Bazan bir palaskalı asker, fişek kemerli, başı Laz başlıklı insanlar birer ikişer sırtların üstünde görünüp kayboluyorlardı. Bazan bütün bir İstanbul kafilesi uzaktan gelip, geçiyordu. İpten dizginli tahta semerler üzerinde nefer esvaplı zâbitler, paltolu siviller görüyorduk. Biz kimse ile konuşmuyorduk. Köylerde mütereddit bir sükût vardı. Anadolu’dan isyan haberleri geliyor, İngilizlerin Halifesi ile milletin asi çocuklarının dövüştükleri söyleniyordu. Biz ancak üçüncü gün onlara tesadüf ettik ve bu yeni ihtilâl örneğini görebildik. Hepsinin boğazından beline kadar fişekleri var, kuşaklarında tabanca ve bıçak asılı. Hepsi ayaklarının altında zemberek varmış gibi yere dokunur dokunmaz ayakları sıçrıyor, tüfenglerini bazan omuzlarında, bazan başlarında sallayarak gidiyorlar. Hepsinin gözleri ateşli, fakat geldikleri sınıflar ayrı idi. Bunlar arasında Rumeli dağlarında Bulgar eşkıyasıyla senelerce vuruşmuş, pişmiş; çetelerle, zâbit üniformasını ihtilâl kisvesine çevirmiş İstanbul gençleri vardı. Bunlara ilk temas Ayşe’ye zayıf bir yadırgamak hissi verdi. Sonra çarçabuk alıştı. Bunlarla ilk temasımızda Ayşe’nin, Binbaşı Cemal’in kardeşi olduğunu, İngilizlerden kaçtığını söylemek mecburiyetinde kaldık. O köylü esvabıyla fazla genç, fazla cazipti. Fakat onun feci hikâyesini hangisi dinlese gözünde ihtilâlin en hakikî ateşi yanıyor, Ayşe İzmir mücadelesinin…