Zemberekkuşu’nun Güncesi / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat / 2 Ağustos 2018

Zemberekkuşu’nun Güncesi Zemberekkuşu’nun Güncesi’nden… Bir insan için bir başka insanı derinliğine tanımak olası mıdır? Birini gerçekten tanımak, hem zaman hem de içtenlikle harcanacak çaba ister, ama gene de özüne ne derece yaklaşılabilir ki? Hukuk bürosundan ayrılışımdan yaklaşık bir hafta sonra bu soruyu kendime ciddi ciddi sormaya başladım. O zamana değin bu türden bir kuşku aklımın ucundan bile geçmemişti. Neden? Belki de yaşamımı kurma işine o derece dalmıştım ki, temel soruları kendime sormaya zaman bulamamıştım. Dünyada geçen önemli olayların çoğu gibi benim de geniş araştırmalarımın kökeninde son derece önemsiz bir ayrıntı vardı. Kumiko, alelacele yaptığı bir kahvaltının ardından telaşla işine gitmişti; ben de bulaşıkları makineye tıkmış, yatağı toplamış, evi süpürmüştüm. Sonra, verandaya, kedinin yanına oturup gazetedeki iş ilanlarına ve ucuzluk reklamlarına bir göz gezdirmiştim. Öğleyin kendime ayaküstü bir yemek hazırlamış, sonra da akşam yemeği için alışverişe, süpermarkete gitmiş ve çamaşır deterjanından başka, “indirim” reyonundan kâğıt mendil ile tuvalet kâğıdı almıştım. Sonra da eve gelip yemeği hazırlamış, ardından da elimde bir kitapla kanepeye yığılıp karımın dönüşünü beklemeye başlamıştım. İşsiz kalalı uzun zaman olmamıştı, bu yüzden, bu yeni yaşam biçimini oldukça huzurlu buluyordum. Artık işe gitmek için tıklım tıklım metrolara binmeme ve istemediğim insanları görmeme gerek kalmamıştı. Ve hepsinden güzeli, istediğim kitapları istediğim…

Yaban Koyununun İzinde / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat / 1 Ağustos 2018

Yaban Koyununun İzinde Yaban Koyununun İzinde’den… O gidince, bir kola daha yuvarladım, sonra sıcak bir duş alıp tıraş oldum. Hemen hemen her şeyim sıfırı tüketmişti; sabundu, şampuandı, tıraş kremiydi. Duştan çıkıp saçımı kuruttum, vücut losyonumu sürdüm, kulaklarımı temizledim. Sonra doğru mutfağa, kahvenin kalanını ısıtmaya gittim. Bu da sadece şunu saptamama yaradı: masada, karşımda oturan kimse olmadığını. Kimsenin oturmadığı bu sandalyeye bakarken kendimi bir De Chirico tablosundaki küçücük çocuğa benzettim, yabancı bir ülkede, tek başına, arkada bırakılmış bir çocuğa. Elbette ki küçük bir çocuk değildim ben. Bunu düşünmemeye karar verdim ve kahvemle sigarama daldım. Yirmi dört saat uyumamış biri olarak kendimi şaşılacak kadar uyanık buluyordum. Bedenim, iliklerine dek yorgundu, ama zihnim, bilincimin karmaşık ırmaklarında huzursuz bir su yaratığı gibi hızla yüzüyor, dolanıyordu. Karşımdaki boş sandalye aklıma bir süre önce okumuş olduğum bir Amerikan romanını getirdi. Karısı evi terk edip gittikten sonra koca, onun donunu katlayarak iskemlenin üzerine bırakır. Şimdi düşününce… Bunda bir anlam buluyordum işte. Gerçi böyle bir davranışın hiçbir şeye yararı olmazdı ama karşımdaki şu öldü ölecek sardunyadan gene de daha iyiydi. Üstelik belki kedi bile, onun kullandığı şeyleri çevresinde bulursa daha rahat ederdi. Yatak odasına baktım, bütün gözleri teker teker açtım, hepsi boş. Sadece güveyeniği bir atkı. Üç tane…

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat / 31 Temmuz 2018

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında’dan… Lisede tipik bir gençtim. Bu hayatımın ikinci kısmı, kişisel gelişimimde attığım bir adımdı –farklı olma fikrini bırakıp normalleşmeye çalışmak. Problemlerim olmadı değil. Hangi on altılığın olmaz ki? Yavaş yavaş ben dünyaya, dünya da bana yakınlaşıyordu. On altı yaşına geldiğimde artık o küçük sıska tek çocuk değildim. Ortaokulda evimize yakın bir yerde yüzme derslerine başlamıştım. Kulaç atmada ustalaşmıştım ve haftada iki kere yüzmeye gidiyordum. Omuzlarım ve göğsüm irileşmiş, kaslarım güçlenip sıkılaşmıştı. İki damla yağmurla soğuk kapıp yataklara düşen hastalıklı çocuk değildim artık. Sık sık banyodaki aynanın karşısına geçip vücudumun her bir köşesini dikkatle inceliyordum. Neredeyse geçirdiğim her fiziksel değişimi gözlerimle görebiliyordum. Ve bu hoşuma gidiyordu. Büyüme sürecinden çok yaşadığım değişimi izlemekten hoşlanıyordum. Yeni bir ben olabilirdim. Kitap okumayı ve müzik dinlemeyi seviyordum. Zaten hep kitapları severdim, ama Şimamoto’yla olan arkadaşlığım kitaplara olan ilgimi daha da geliştirdi. Kütüphaneye gidip elimi değdirdiğim bütün kitapları hırsla yalayıp yutuyordum. Bir kere başladım mı, bitirmeden bırakamıyordum. Okumak bir tür bağımlılık gibiydi; yemek yerken, trende, geç saatlere kadar yatakta ve derste okumak için kimse görmesin diye saklayarak getirdiğim okulda. Çok geçmeden kendime küçük bir teyp alıp bütün vaktimi odamda caz plaklarını dinleyerek geçirmeye başladım. Ama kitap ve müzikle edindiğim…

Sahilde Kafka / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat / 30 Temmuz 2018

Sahilde Kafka Sahilde Kafka’dan… Uyandığımda gün ağarmak üzereydi. Pencerenin perdesini açarak dışarıdaki manzarayı izlemeye koyuldum. Yağmur dinmişti, ama dineli pek uzun süre geçmemiş olacak ki pencerenin dışında görebildiğim her şey siyah ıslaklığını koruyor, üzerlerinden yağmur damlaları düşüyordu. Doğudaki bulutların belirgin hatları, doğmak üzere olan güneşin ışıklarıyla yeşile boyanmıştı. Işığın o renginde sanki lanetler saklıydı, bir an sonra ise merak uyandıran bir hale bürünüyordu. Baktığım açıya göre edindiğim izlenim saniye saniye değişiyordu. Otobüs otobanda sabit hızında ilerlemeye devam ediyordu. Kulağıma gelen tekerlek sesi ne alçalıyor ne de yükseliyordu. Motorun dönüş hızı da hiç değişmiyordu. O monoton ses, zımpara kâğıdı gibi zamanı, hatta insanın bilincini törpülüyordu sanki. Çevremdeki diğer yolcular pencerelerinin perdelerini iyice kapatmış, koltuklarında büzüşüp uykuya dalmışlardı. Galiba, yalnız şoför ve ben uyanıktık. Hep birlikte, adım adım ama hissizce, varış yerimize doğru ilerliyorduk. Boğazım kurumuştu, sırt çantamın cebinden pet su şişesini çıkarıp artık iyice ılımış olan suyu içtim. Aynı cepten sodalı kraker kutusunu çıkararak, ağzıma birkaç kraker attım. Sodalı krakerin ağzımın içinde yayılan tadını özlemiş gibiydim. Kol saatim 4.32’yi gösteriyordu. Günü ve tarihi de öylesine kontrol ettim. O sayılar, evden ayrılmamın üzerinden on üç saat geçtiğini gösteriyordu. Zaman ne aşırı ilerlemiş ne de geri kalmıştı. Halen doğum günümün içindeydim. Yeni yaşamımın…

Koşmasaydım Yazamazdım / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat / 29 Temmuz 2018

Koşmasaydım Yazamazdım Koşmasaydım Yazamazdım’dan… 14 Ağustos, Pazar. Sabah saatlerinde MD’den Carla Thomas ve Otis Redding müzikleri dinleyerek 1 saat 15 dakika koştum. Öğleden sonra spor salonunun havuzunda 1.300 metre yüzüp, akşamüzeri sahile giderek yüzmeye devam ettim. Sonrasında Hanalea kasabasının girişi yakınlarındaki Dolphin Restaurant’ta biramı içip, balık yedim. Walu dedikleri beyaz etli bir balıktı yediğim. Kömür ızgarasında pişirtip, üzerine soya sosu ekledim. Yanında da kızaymış sebze vardı. Bir de kocaman bir salata tabağı ikram olarak geldi. Ağustos ayının başından beri, bugüne kadar 150 kilometre koştum. Her gün düzenli koşmaya başlamamın üzerinden çok uzun zaman geçti. Net olarak söylemek gerekirse 1982 yılının sonbaharıydı. Ben o sıralarda 33 yaşıma girmiştim. Bu tarihten kısa süre öncesine kadar Sendagaya İstasyonu yakınlarında caz bar tarzı bir yer işletiyordum. Üniversiteden çıktıktan sonra hemen (aslında öyle çok part-time iş yapıyordum ki bazı ders kredilerini sonraya bırakmıştım, bu yüzden öğrencilik yıllarımdan itibaren demem gerekir gerçi) Kokubunci İstasyonu’nun güney çıkışındaki bu yeri işletmeye başladım ve üç yıl sonra binada tadilat yapılacağı için Tokyo merkezine taşıdım. Asla büyük bir yer sayılmazdı, ama o kadar küçük de değildi. Kuyruklu piyano konulabilen, ucu ucuna da olsa beşli grubun müzik yapabileceği bir işletmeydi. Öğlenleri kahve servisi yapılıyor, akşamları bar haline geliyordu. Yiyecek olarak idare…

İmkansızın Şarkısı / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat / 28 Temmuz 2018

İmkansızın Şarkısı İmkansızın Şarkısı’ndan… Yaz tatilinde, üniversite, güvenlik güçlerinin duruma el koymasını istedi; onlar da barikatları yıkıp içeri sığınmış olan öğrencilerin tümünü tutukladılar. O dönem için bu, olağanüstü bir durum değildi; çünkü hemen hemen her yerde aynı şeyler olmaktaydı. Bizim üniversite kapatılmadı. Çok yüksek miktarda para yatırılmıştı ve üniversite, birkaç öğrencinin eylemine öyle kolay kolay teslim olmazdı. Ayrıca, barikatları kuranların niyeti de üniversitenin kapatılması değildi. Sadece üniversitenin gerçekleştirmek istediği bazı girişimlerde değişiklik yapılmasını istiyorlardı, ama benim hiç umurumda değildi. Bu yüzden boykota son verildiği zaman, öyle özel olarak duygulanıp sevinmedim. Eylülde üniversiteyi yıkılmış bulmak umuduyla geldim, ama bir şey olmamıştı. Kitaplık yağma edilmemiş, profesörlerin oturduğu salonun altı üstüne getirilmemişti ve öğrencilerin bulunduğu bina da ateşe verilmemişti. Öğrenciler acaba ne yapmış diye, merak ediyordum doğrusu. Boykota son verilip de dersler polis gözetiminde yeniden başlayınca derse ilk girenler, boykotun liderleri oldu. Hiçbir şey olmamış gibi sınıflara giriyorlar, not tutuyorlar ve yoklama yapılınca buradayım, diye yanıt veriyorlardı. Gerçekten garipti. Çünkü boykot kırılmıştı, hiç kimse sona ermesine karar vermemişti ki. Üniversite, barikatları yıksınlar diye polisin içeri girmesine izin vermişti, ama ilke olarak, eylem sürmekteydi. Boykot oylaması yapılıp başlatıldığında ateşli konuşmalar yapan ve boykota karşı çıkan öğrencileri azarlayanlar onlardı. Gidip onları buldum ve neden boykotu…

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat / 27 Temmuz 2018

Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu’ndan… Şehrin merkezi eski köprünün kuzeyinde kalan yarım daire şekilli meydandı. O yarım dairenin kopuk kısmı, yani dairenin diğer yarısı ırmağın güney tarafında kalıyordu. İki yarım daire kuzey meydanı ve güney meydanı diye adlandırılarak, bir çift gibi düşünülüyordu ama gerçekte, bu iki meydanı görenlerin üzerinde bıraktıkları izlenim açısından birbirine tamamen zıt denilebilecek ölçüde farklıydılar. Kuzey meydanında şehrin tüm sessizliği oraya doluyormuşçasına tuhaf, ağır bir hava hissediliyordu. Orayla karşılaştırıldığında güney meydanında hissedilebilecek hiçbir şey yoktu. Orada hâkim olan, son derece anlamsız, boşluk hissine yakın bir havaydı, o kadar. Köprünün kuzey tarafıyla karşılaştırıldığında evlerin sayısı da azdı; çiçeklikler ve taş döşeme yol da bakımsızdı. Kuzey meydanının ortasında, büyük bir saat kulesi göğü delercesine yükseliyordu. Daha doğru nitelemek gerekirse, saat kulesinden ziyade, saat kulesi havası veren bir cisim olarak ifade etmek, belki de daha doğru olur. Çünkü saatin ibreleri belirli bir noktada durmuş, saat kulesi esasında yerine getirmesi gereken işlevi çoktan bir kenara bırakmıştı. Kule dörtgen şekilliydi; her bir yüzeyi dört anayöne bakıyor, yükseldikçe inceliyordu. En tepesinde, dört yüzeyde birer saat vardı ve o sekiz ibrenin her biri 10.35’i gösterecek şekilde hiç kımıldamadan duruyordu. Kadranların hemen altındaki pencereye bakılırsa kulenin içi boştu…

1Q84 / Haruki Murakami
Yabancı Edebiyat / 26 Temmuz 2018

1Q84 1Q84’ten… Aomame ayakkabısız halde dar acil durum merdivenlerinden inmeyi sürdürüyordu. Etrafı açık merdivenlerin aralıklarından rüzgâr uğultular çıkararak esiyordu. Mini eteği dardı, ama yine de, arada sırada aşağıdan gelen rüzgâr eteğini yat yelkeni gibi şişirip de, vücudunu yukarı kaldıracak gibi olunca tedirgin oluyordu. Korkuluk niyetine konmuş boruyu çıplak eliyle sıkıca kavramış, basamak basamak aşağıya doğru ilerledi. Arada sırada yüzünü kapatan saçlarını düzeltip, omzuna çaprazlama astığı çantasının yerini ayarlıyordu. Aşağıdan 246. Devlet Karayolu geçiyordu. Motor gürültüsü ve korna sesleri, arabaların güvenlik alarmlarının çınlamaları, sağcı propaganda arabasından yükselen eski marşlar, bir yerlerde duvar yıkan vinç çekici… Şehrin olabilecek her türlü gürültüsü etrafını kaplamıştı. Gürültü her yönden, çevresindeki 360 derecelik alandan üzerine yükleniyor, sonra rüzgâra kapılıp gidiyordu. Bu gürültüleri dinledikçe (pek de dinlemek istemiyordu gerçi ama kulaklarını kapatabilecek durumda da değildi) gitgide deniz tutması gibi bir hisse kapıldı. Merdivenlerden bir süre daha inince, otobana doğru yükselen düz koridoru fark etti. Aksi yönde de koridor aşağı doğru iniyordu. Etrafı açık merdivenlerin altındaki yolun karşı tarafında beş katlı bir apartman vardı. Kahverengi fayans tuğlalarla kaplı, oldukça yeni bir binaydı. Binanın ön cephesi ondan tarafa bakıyordu, ama pencereleri ya perde ya da güneşliklerle kapatılmıştı. Acaba ne tür bir mimar, Başkent Otobanı ile burun buruna bir yere…