Aztekler / Yılmaz Aydın
İnceleme/ 5 Aralık 2020

Aztekler Aztekler’den… Meksika, Kuzey Amerika’nın tarihi çok eskilere dayanan tek ülkesidir. Tarih öncesi dönemlerden itibaren çeşitli halklara ev sahipliği yapan bu topraklardaki devletlerin bir kısmı son derece gelişmiş, bir kısmı ise oldukça yoksuldu. Bu halklar hâlâ ok ve yay kullanarak savaşıyorlardı. İşte bunlardan biri de Azteklerin atalarıydı. Aztekler bu topraklara ünlü Maya ve Toltek uygarlıklarından sonra gelmişlerdir. Bu topraklarda ilk büyük uygarlığı Toltekler kurmuşlardır. Ancak M.S. 980‘de Meksika platosunda Tula şehrini kuran Tolteklerle diğer Meksika şehir devletleri arasında, özellikle M.S. 1OO0’den sonra, sürekli bir savaş hali hüküm sürmeye başlamıştır. Ancak Tolteklerin Tula şehrini 1168 yılında kaybetmesinin ardından başkent, Rahip Kral Quetzalcoatl tarafından boşaltılmıştır. Toltekler plato ve çevresindeki topraklara dağılmak zorunda kalırken, Azteklerden önce Kuzey’den bu topraklara gelmiş olan Çiçimekler, Tolteklerle kurdukları yakın iletişim sonucunda uygarlaşarak bu bölgelere yayılmışlardır. Bu yayılım, ardından onlarca derebeyliğinin kurulmasını getirmiş ve başkentleri neredeyse birbirine birkaç kilometre yakınlıkta olan bir sistem kurulmuştur. Merkez -bölgesinde birçok lagün ve göl bulunan bu topraklara en son ayak basan halksa Azteklerdir. Eski Meksika’da yaklaşık 300 yıl hüküm süren Aztekler, Amerika’nın Kolomb öncesi insanları olarak da tanınmışlardır. 1168’de Meksika’ya ulaşan bu göçmen kabile, Tolteklerin hâkimiyetindeki Meksika Platosu’na ilk geldiklerinde avcılık ve toplayıcılık yapmaya başlamışlardır. Ancak Toltekler zayıflayıp topraklarını terk etmek zorunda…

Bir Halkın Müziği Jazz / Sidney Finkelstein
Müzik/ 12 Kasım 2020

Bir Halkın Müziği Jazz Bir Halkın Müziği Jazz’dan… Zamanımızda, “klasik” ve “popüler” arasındaki yapay ayrımı dayatan, günümüzün hem “klasik”, hem de “popüler” müzik üretimini, sanat olmaktan çıkarıp parasal bir yatırım sorunu haline getiren koşullarıdır. Klasik konserlerin verilmesi de, popüler müziğin üretimi de, büyük ticari yatırım haline gelmiştir; bu yatırımlar da, tıpkı bir metayı standartlaştırıp herkese kabul ettirerek korunmak zorunda olan sermayeyi temsil eder. Sonuç, bizim konser müziğimizin, çoğunlukla geçmişi kasteden “klasik” olup çıkmasıdır. Geçen 20 ya da 30 yıl içinde Amerika’da verilen senfonik, solo konser ve opera programlarından yola çıksak, müziğin ölü insanlar tarafından üretilen bir sanat olduğu sonucuna varır; dinleyicilerin bir çağdaşlarıyla iletişim kurmayı bekledikleri bir sanat olmadığına karar verirdik. Bunun üzerinde durmamızın amacı, Bach, Beethoven ve Schubert gibi insanların büyüklüğünü ya da onların yapıtlarını tanımamızın önemini yadsımak değildir. Bu besteciler müziklerini yazdıkları sırada, kendi zamanlarında erişebildikleri herkese en heyecanlandırıcı biçimde hitap eden, kanlı canlı insanlardı. Dinleme deneyimlerimizi esas olarak uzak geçmişin yapıtlarına dayandırmak, tarihe, bugünü anlamamıza ve kendi sorunlarımızı çözmemize yardımcı olsun diye bakacak yerde, romantik bir kaçış için masalsı bir altın çağa bakmaya benzer. Geçmişte müziğin tatlı değil, heyecan verici ve duygulandırıcı seda vermesi amaçlanırdı. Büyük müziğin geçmişte dinleyicileri arasında yol açtığı çatışmaları, günümüz müziğinin o hiç…

Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik / Sibel Bozdoğan, Reşat Kasaba
İnceleme/ 11 Kasım 2020

Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik’ten… Hem Türkiye’de hem de dünyada, hepimizin bir zamanlar az veya çok bel bağlamış olduğu ilerici ve özgürleştirici modernlik söylemlerinin artık tarihe karıştığı hüzünlü bir zamanı yaşıyoruz. Öte yandan, şimdiye kadar bastırılmış yeni seslerin ilk kez duyulduğu, hayatın her boyutunda yerleşik kabullerin kökünden ve sanıyoruz ki geri dönülmez biçimde sorgulandığı, çok hareketli ve çoğulcu bir ortam içinde olduğumuz da inkâr edilemez. Bugünün en hareketli kuramsal tartışmalarının özünde yatan meseleyi herhalde şöylece özetleyebiliriz; Hem Aydınlanma çağının modernlik projesini kökünden eleştirmek, hem de bu projenin hümanist ve özgürleştirici öncüllerinden vazgeçmemek mümkün mü acaba? Toplum bilimlerinden antropolojiye, sanat ve mimarlık tarihinden kültürel çalışmalara kadar pek çok disiplin; kendi alanlarında modernlik projesini eleştirip onun ötesinde yeni alternatifler ararken, ne “geleneğe dönüş” biçiminde bir antimodernliğe, ne de “global disneyland”larda ifade bulan bir postmodernliğe düşmemeye özen gösterenler de var. Çünkü, Appleby, Hunt ve Jacob’un uyardığı gibi, modernliğe tümden sırt çevirmek, “deneyleriyle doğanın sırlarını keşfetmeye; diğer insanlarla birlikte çalışarak daha yeni ve daha iyi bir dünya kurmaya muktedir; özgürce hareket eden ve özgürce bilen birey” düşüncesinden de tamamen vazgeçmek anlamına geliyor. 1 Son yıllarda, modernlik projesinin eleştirisi özellikle bütün dünyada çok yaygın ve popüler bir konu olarak görünüyorsa…

Kaygı Kavramı / Soren Kierkegaard
Felsefe , İnceleme/ 8 Kasım 2020

Kaygı Kavramı Kaygı Kavramı’ndan… Bu kavram İlk Günah ile; Adem’in Günahı, Düşüş ile özdeş midir? Mevrus Günah’ı açıklamak ile Adem’in Günahı’ın açıklamanın özdeş bir iş olduğu yolunda yaygın bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu konu üzerinde düşünmek zorlukları da beraberinde getirdiği için böyle bir çıkış yolu tercih edilmiş, Düşüş, bir açıklama yapmış olmak için, hayalî [phantastisk] bir başlangıç noktası olarak gösterilmiştir, bu noktanın yitimi de Düşüş’ü bir sonuç olarak belirlemiştir. Bu açıklamanın kazancı, böyle bir koşulun yeryüzünde bulunmadığını herkesin isteyerek kabullenmesi, ama böylece şüphenin de değiştiğini, yani hiç var olmadığını, onu yitirmek için var olmasının da zorunlu olduğunu unutmasıdır. İnsanlık tarihi, hayalî bir başlangıç noktasına kavuşmuştur. Adem bu tarihten hayalî bir biçimde dışlanmış, Takva ile Hayal, istediğini, ilahi prelüdü elde etmiş, ama düşünceye hiçbir şey kalmamıştır. Adem iki biçimde dışlanır. İlk varsayım, özellikle Katoliklikte (Adem donum divinitus datum supranaturale et admirable’yi [Tanrı’nın bahşettiği olağanüstü ve mucizevi ödülü] yitirdi) diyalektik ve hayalîdir. Ahitçi Dogmatiklerde22 ise tarihî ve hayalîdir; bu da Adem’in tüm insanlık için tam salahiyetli görünüşünü içeren hayalî düşünce içinde dramatik bir biçimde yitip gitmiştir. Her iki açıklama tabii ki hiçbir şey açıklamaz; biri kendi yazdığı kurguyu açıklarken öteki hiçbir şey açıklamayan bir kurgu yazar. Mevrus Günah kavramının İlk Günah kavramından farkı,…

Vejetaryenliğin Yararları / Sâdık Hidâyet
İnceleme/ 6 Kasım 2020

Vejetaryenliğin Yararları Vejetaryenliğin Yararları’ndan… Konuya girmeden önce otoburluk alışkanlığından kaynaklanan zulüm ve yırtıcılığı göz önüne getirelim. Et yeme gereksinimi ya da lezzetinin her gün binlerce evcil hayvanın öldürülmesine neden olduğunu biliyor musunuz acaba? Avlaklarda, balıkçılarda, tavukçularda vs yerlerde her gün kurban edilmeye mahkûm biçare ve sayısız hayvan ordusunu sayacak olursak, bu hassas varlıkların sayısı dört yüz milyonu aşar. Bunlar her yıl insanoğlunun fasitleşmiş tat alma duygusu ve mide düşkünlüğü uğruna öldürülmektedirler. Yapılan hesaba göre, bu uğursuz katliamdan oluşan kan selinde rahatça gemi yüzdürülebilir. Ama bunların kurban edilişleri o kadar da kolay gerçekleşmiyor. Öldürmeden önce hayvana vahşice davranıyorlar. Hayvan sürüleri uzak şehirlerden on beş veya otuz gün boyunca sopa veya kamçı darbeleri altında naklediliyor. Hayvanlar yorgunluktan yığılacak olsalar, üvendirelerle kaldırılıyorlar. Kimi zaman birkaç gün yemeden içmeden yakıcı güneş altında ya da pis ve kokmuş ağıllarda bırakılıyorlar. Bunlardan bazıları ölüyor. Ya da biri doğuracak olsa, sürüden geri kalmasın diye yavrusunu annesinin gözü önünde kesiyorlar. Hayvancıklar daha yol yorgunluğunu atmadan kamçıyla mezbahaya gönderiliyorlar. Bu pis ve hüzün verici binaya girer girmez yürek sıkıştıran kan kokusu, nemli zemin, her yandan akan taze kan, hayvanların canhıraş feryatları, kendi kanma bulanmış ve seğiren cesetler, iki tarafına leş asılmış yarı canlı cılız atlar, leşleri satın almak için…

Cennetin Dilleri / Maurice Olender
İnceleme/ 3 Ekim 2020

Cennetin Dilleri Cennetin Dilleri’nden… Cennet Bahçesi’nde Adem, Havva, Tanrı ve yılan İbranice mi, Flamanca mı, Fransızca mı, yoksa İsveççe mi konuşurlar? Dört kola ayrılan bir nehir tarafından sulanan Yeryüzü Cenneti, acaba batıda mı, yoksa doğuda, Fırat’ın ya da Ganj’ın kıyılarında mıdır? İlahiyatçıların, filozofların ve filologların Cennet’te hangi dillerin konuşulduğunu, o harika coğrafyasının sınırlarının nereleri olabileceğini bilmek için giriştikleri yarışta, girinti ve çıkıntılarının araştırılmasının bitirilemediği sayısız dal budak oluştu. Her ne kadar aziz Augustinus (354-430) resmi görüş olarak İbraniceyi, kökenlerin insan dili olarak övüyorsa da Antikçağ, İbrani davasına karşı olanları da biliyordu. Böylece, Cyrli Theodoret (393-466?) İbraniceye karşı kazanan Süryani dilini ileri sürüyor ve Nyssalı Gregorius (330-394) İbranicenin en eski dil olmadığı konusunda güvence veriyordu. Tanrı’nın insanlığın atalarına alfabeyi öğrettiği düşünülen bir “öğretmen” olmadığını belirtiyordu. Rönesanstan başlayarak Cennetin dilleri Avrupa’nın her köşesinde gelişme gösterir. Herkesin Cennette konuşulan dilin kendi atalarının dili olmasını istediği ulusal tartışmaların pek çok tanığı arasında İsveçli bir yazar, bir parodi kaleme alır. 1688’de Andreas Kempe (1622-1689), Hamburg’da Cennetin Dilleri başlıklı küçük bir yapıt yayımlar. Ülkesindeki Lutherci rahipler tarafından sürgüne zorlanan yazar, pek çok kahraman arasında geçen bir dizi tartışmada, dillerle dolu bir Yeryüzü Cenneti’ne doğru yapılan bu yarışın gülünçlüklerini yazarak eğlenir. Ünlü vatandaşları Georg Stiemhielm (1598-1672) ve…

Zaman Üzerine / Norbert Elias
İnceleme/ 12 Eylül 2020

Zaman Üzerine Zaman Üzerine’den… Descartes’tan Kant’a ve Kant sonrasına kadar uzanagelen oldukça yaygın bir hipoteze göre; insanlar doğuştan, olayları birbirleriyle ilintilemenin spesifik biçimleriyle donatılmışlardır ve bu biçimlerden biri de zamandır. Başka sözcüklerle; olayları zaman sekansları (sıralı parçalar) halinde sentezleme yetisi, insanın algılama faaliyetlerini her türlü deneyimden önce belirlemiştir ve bu sentez becerisi, bu özelliğiyle belli bir toplumun elindeki bilgilerinden bağımsız, öğrenme yoluyla elde edilmeyen bir beceridir. İnsanda böyle a priori bir sentez yetisinin bulunduğu varsayımı, insanların, olaylar arasında ilintiler ve bağlantılar kurma bakımından genel ve herkese özgü bir yetiye sahip oldukları anlamına gelmekle kalmıyor, aynı zamanda, onları olaylar arasında spesifik bağlar ve ilintiler kurmaya zorlayan doğuştan gelme bir yapıyla donanmış oldukları; dolayısıyla, “zaman”, “mekân”, “töz”, “doğa yasası”, “mekanik nedensellik” ve benzeri kavramları da oluşturmaya mecbur bırakıldıkları ileri sürülmüş oluyor. Bu durumda da bu kavramların, öğrenmeyle edinilmemiş, değişmez mutlak sabitlikleri temsil ettiği izlenimi yaratılıyordu. Bu hipotezin çürüklüğünü göstermeye çalışacağım. İnsanlar doğuştan, doğal donanımlarının bir parçası olarak, genel bir sentez yapma “potansiyeliyle”, yani olayları, süreçleri birbirleriyle bağlama; ilintileme yetileriyle donanmışlardır; gelgelelim gerçekleştirdikleri bütün o insana özgü bağlantılar, gerek konuşmalarında gerek düşünürken kullandıkları, bu ilintilemelere karşılık gelen bütün kavramlar; doğuştan gelme yetilerin ürünü olmayıp sosyal öğrenmenin ve deneyimin sonuçlarıdır; insan kuşaklarının oluşturdukları o…

En Büyük Sır – Illuminati Şeytan Bilinci / David Icke
İnceleme/ 12 Ağustos 2020

En Büyük Sır En Büyük Sır’dan… İnanılmaz bir global değişikliğin eşiğinde bulunmaktayız. Dünya’daki hayatın (zaman diye adlandırdığımız kavrama göre) geleceğini etkileyecek bazı kararları vereceğimiz bir dönüm noktasındayız. İnsanlığı binlerce yıldır hapsetmiş zihinsel ve duygusal zindanların kapılarını sonuna kadar açıp fırlatabiliriz. Ya da bu zindanları kontrol edenlerin, global bir hükümet, ordu, banka, para birimi ve de mikroçiplenmiş bir nufüs ile gezegenimiz üzerindeki bütün erkek, kadın ve çocuğun zihinsel, duygusal, ruhsal ve fiziksel köleliğini içeren planlarını tamamlamalarına izin veririz. Kulağa inanılmaz geldiğini biliyorum, fakat eğer insanoğlu gözünü en son oynamakta olan pembe diziden ve talk-show’dan kaldırıp, yeterince uzun bir süre için beyniyle konsantre olsa, bu olayların “gelecekte olacağını” değil, şu anda olmakta olduğunu görebilir. Global politikanın, iş dünyasının, bankacılığın, orduların ve medyanın merkezi kontrol altına girmesi saat başı hız kazanmakta. İnsanların mikroçiplenmesi şimdiden önerildi ve birçok açıdan yoluna girmiş durumda. Gizli bir planın uygulamaya konulacağı her durumda, her zaman gizlenmiş şeyleri insanlığın fiziksel gerçekliğine yerleştirmek için son bir darbe vardır. Şimdi de global banka ve iş imparatorluklarının hızla birleşmeleri ve politik ve ekonomik kontrolün Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Çok Milletli Yatırım Antlaşması, ve Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve G-7/G-8 Zirveleri gibi daha birçok globalleşen kurumlar ve örgütler ile…

Yaşasın Orgazm / Dorian Solot, Marshall Miller
İnceleme/ 25 Temmuz 2020

Yaşasın Orgazm Yaşasın Orgazm’dan… Beni bir ay önce muayene eden jinekoloğum tarafından da böyle bir şey tespit edilmemişti. Bir gece yatakta uzanmış geriniyorken elimi rastgele omzumdan göğsüme doğru ovuşturduğumda fark ettim yumruyu. Çok dert etmedim, çünkü genç kadınların çoğundaki göğüs yumrularının fos çıktığını biliyordum. Sağlıklı beslendim, sigara içmedim, Marshall’la harika bir ilişkim vardı; hayatımda her şey o kadar iyi gidiyordu ki, küçük yumrum hiç umurumda değildi. Şansa bakın, bir ay sonra doktorumla randevum vardı ve ona yumrudan bahsettim. Muayeneden sonra, “Aslına bakarsan Dorian, belki de önemli bir şey değil ama yüzde yüz emin değilim; birkaç test yapsak iyi olur,” dedi. Soğukkanlılığımı koruyup ultrason ve biyopsi için bir göğüs cerrahıyla görüştüm. Birkaç gün sonra cerrah onu aramam için bir mesaj bıraktı bana. Aradım, sekretere ismimi söyledim ve beni doktora bağlamak için beklemeye aldı. Pencereden Ocak’ta yağan karı izlerken dakikalar geçiyordu. Sekreter döndü ve şöyle dedi: “Beklettiğim için özür dilerim Dorian; doktorun seninle gerçekten konuşmak istiyormuş.” O anda hafızam ağır çekime geçti, tıpkı bir araba kazasından önce yaklaşan çarpışmaya engel olamamak gibi. Sonuçlar iyi olsaydı, doktor benimle konuşmakta bu kadar acele etmezdi. Yumrunun göğüs kanseri olduğunu söylediğinde yumruk yemişe döndüm. Marshall’ı aradım, işten erken çıktı o gün. Yaşadığım daireye yakın tren istasyonundan…

Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik / Crispin Sartwell
İnceleme/ 15 Mayıs 2020

Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik’ten… Dünyayı inkâr edenler hemen her zaman kendilerinden yola çıkarlar, ve kendileri hakkında söylediklerine göre, her şeyden önce, onlar hayvan değil, sıradışı bir hayvan, ruh, zihin falandır; onlar başarılarının ödülü olarak cennette yaşar ya da yüce varlıklardan nasıl evrildiklerini araştırır. Dünyayı yoksamak, demek ki, başka şeyler yanında, “bilimsel” bilinçle de mükemmel bir uyum sergiler. Bilinç, denebilir ki, bizi doğa düzeni içinde ayrı bir yere koyar ya da doğa düzeninden koparır. Mantığımız bizi şempanzelerden ayırır. Tüm gününü bilfiil yiyerek, sıçarak, uyuyarak ve sikişerek geçiren insanın böylesi şeylere inanmasının güçlüğü, böylesi görüşleri somutlayan kaçış yollarına olan ihtiyacın büyüklüğünü gösteriyor. Gerçeklikle yüzleşme korkaklığı o kadar derinlere işler ki, insanı kendine dair en çıplak olgulara gözünü kapamaya götürür. Şöyle söylendiğini duymuşumdur örneğin: Bilim bir masa gibi fiziksel nesnelerin katı değil, asıl olarak boş uzaydan ibaret olduğunu “kanıtlar”. Bilim bize “şeylerin gerçekte olma biçimini” anlatır ve “şeylerin gerçekte olma biçimi” şeylerin görünme biçimlerinden neredeyse tamamen farklıdır. Bu, Gerçek’e başvurarak gerçekten (diyelim, bu masadan) kaçma yönündeki eski “tinsel” itkinin değişmiş bir halidir. Sözü edilen Gerçek, Formlar’ın, Brahman’ın, Mutlak’ın, Tanrısal Akıl’ın ve benzerlerinin âlemi olarak düşünülegelmiştir. Şimdilerde ise, “aşikâr imge” arkasındaki “bilimsel imge” olarak kavranıyor, iki durumda da, yaşanan dünya…

Piramitler Gerçeği / David Furlong
İnceleme/ 14 Mayıs 2020

Piramitler Gerçeği Piramitler Gerçeği’nden… Ülke üzerindeki tarihi ve tarih öncesi çağlara ait yerlerin düz bir çizgi üzerinde dizilmiş oldukları, ilk olarak ondokuzuncu yüzyılda farkedilmiştir. Ama Alfred Watkins’in 1925’de yayınlanan The Old Straight Track (Eski Düz Çizgi) adlı kitabı, bu bilgileri daha geniş kitlelere yaydı. Watkins, tarih öncesi yapılar, dikilitaşlar, taş daireler, ortaçağ kiliseleri ve benzeri yerler arasında belli bağlantılar olduğunu keşfetmişti. Genellikle kilometrelerce uzunluğundaki bu bağlantılara “Hatlar” dedi. Watkins, Wales ve İngiltere’nin birçok yerinde bu hatların varolduğuna dair kanıtlar sundu. Onun zamanından bu yana, diğer araştırmacılar da bunları doğruladılar ve İrlanda’yı da kaplayan yeni hatlar keşfettiler. Aslında, Dünya’nın başka yerlerinde de böyle benzer fenomen hatlar bulunmaktadır; Peru’daki ünlü Nazca çizgileri ve New Mexico’da bulunan Chaco Kanyonu’ndaki Pueblo Alto’da olduğu gibi. Tipik Watkins hatlarından birine örnek olarak, Malvern Tepeleri’ndeki Clutter’s Mağarası’ndan eski Abbey Dore Kilisesi ‘ne uzanan 38 kilometreyi aşkın uzunluktaki çizgiyi verebiliriz. Bu hat üzerinde mağaranın hemen altındaki antik taş Shew Stone ve Woolhope, Holme Lacy ve Aconbury kiliseleri vardır. Bu hat aynı zamanda Aconbury Camp Tepesi’ni en yüksek noktasından geçerek Abbey Dore Kilisesi’ne ulaşmadan önce St. Devereux’deki ortaçağ şatosunu da kesmektedir. Watkins, bu hatın bir yaz gününde Shew Stone’dan bakıldığında güneşin Malvern Tepeleri’nin üzerinde yükseldiği noktaya uzandığını söylemektedir. Malvern…

Yeni Kapitalizmin Kültürü / Richard Sennett
İnceleme , Sosyoloji/ 28 Mart 2020

Yeni Kapitalizmin Kültürü Yeni Kapitalizmin Kültürü’nden… Amerikan nüfusun ortadaki beşte üçlük bölümü yerinde saydı. Uluslararası Çalışma Örgütü [International Labor Organization] tarafından yapılan yakın tarihli bir çalışma bu eşitsizlik tablosunu daha açık hale getiriyor: Gelir eşitsizliğinin arttığı 1990’larda yarım gün çalışan ve eksik istihdam edilen işçilere servetten düşen payda keskin bir düşüş olmuştur. Britanya-Amerika spektrumunda artmakta olan eşitsizlik yaşlı nüfusu da etkiliyor. Bu siyalı-beyaz karşıtlığın insanı yanlış yönlendiren diğer bir özelliği de istikrarlı toplumların ekonomik açıdan durgun olduğu varsayımı. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’da yahut İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’da durum böyle değildi; bugün de –Norveç ve İsviçre’ninki gibi daha küçük ekonomilerde– böyle değil. İskandinavların kasvetli içebakış eğilimine karşın, Kuzey Avrupa kıyısı, görece istikrar ile büyümeyi birleştirmeyi başararak daha hakkaniyetli bir servet dağılımını ve Amerika ve Britanya’dakinden genel olarak daha yüksek bir yaşam kalitesi standardını korudu. Küreselleşme, “yeni”lerin belki de en tartışılabilir olanı. Sosyolog Leslie Sklair, ekonomiyle ilgili bol bol ayrıntı vererek, küreselleşmenin XX. yüzyıl ortalarının çokuluslu şirketlerini büyütmekten başka bir şey yapmadığını iddia etti.4 Sklair, Amerika’nın çokuluslu şirketlerinin bir zamanlar oynadığı rolü sonunda Çinlilerin üstlenebileceği fakat oyunun aynı kalacağı görüşünde. Sklair’ in yeni sayfa eleştirmenleri ise bir sürü başka şüphe götürmez maddi gerçeği art arda sıralayarak karşılık veriyor: Küresel bir…

Ten ve Taş / Richard Sennett
Sosyoloji/ 27 Mart 2020

Ten ve Taş Ten ve Taş’tan… Bunun böyle olmasının nedeni en başta, yeni coğrafyayı mümkün kılan fiziksel deneyimdir, hız deneyimidir. İnsanlar bugün atalarımızın hayal bile edemeyeceği hızlarda seyahat ederler. Otomobillerden kesintisiz uzayıp giden dökme beton otoyollara kadar uzanan hareket teknolojileri insan yerleşimlerinin sıkışık merkezlerden çevre mekanlara genişlemesini mümkün kılmıştır. Böylece mekan salt hareket amacının aracı haline gelmiştir —artık kent mekanlarını onların içinde araba kullanmanın, onlardan çıkmanın ne kadar kolay olduğuna bakarak değerlendiriyoruz. Bu hareket güçlerine esir olmuş kent mekanının görünüşü zorunlu olarak nötrdür: Sürücü arabasını, ancak kente özgü dikkat dağıtıcı özelliklerin asgariye inmesi sayesinde güvenle sürebilir; iyi araba kullanmak standart işaretler, ayrım çizgileri, drenajlar ve ayrıca diğer sürücüler dışında sokak hayatı olmayan sokaklar gerektirir. Kent mekanı salt hareketin bir işlevi haline geldikçe, kendi içindeki uyarım kapasitesini de yitirir; sürücü mekanın içinden geçip gitmeyi ister, onun tarafından uyarılmayı değil. Gezen bedenin fiziksel ortamı bu mekandan kopukluk hissini pekiştirir. Hız dikkati geçen sahne üzerinde odaklamayı güçleştirir. Hızın yanı sıra, bir arabayı kullanmak için gereken eylemler, gaz pedalı ve frene hafifçe dokunmak, gözlerin ikide bir dikiz aynasına kayışı vb. de, bir at arabasını sürerken yapılan zorlayıcı fiziksel hareketlerle kıyaslandığında mikro boyutta kalırlar. Modern toplumun coğrafyası içinde seyretmek çok az fiziksel çaba ve dolayısıyla…

Otorite / Richard Sennett
Sosyoloji/ 27 Mart 2020

Otorite Otorite’den… Duygu kavramının latincedeki kök anlamı istikrarsızlığı ifade eder. Aristoteles’e göre duygularımız değişiklik gösterir; çünkü kıskançlık, kızgınlık ve sevgi duyumlar üzerinde düşünüp taşınmanın bir sonucudur. Duygudan yoksun olsaydık, çevremizdeki olayların tam anlamıyla farkında olamazdık. Sağduyulu görülen bu kavrayış, psikoloji tarihinde egemen olmamıştır. Son kuşakla birlikte Aristoteles’in bu görüşü çeşitli yollardan yeniden öne çıktı. Kıta Avrupa’sı psikolojisinde bu görüş Jean Piaget’nin Anglosakson dünyasındaysa, Jenome Bruner’in eserlerinde kendisini gösterir. Bu görüşün toplumsal bir yanı da vardır. Duygular aracılığıyla insanlar birbirlerinin farkına vardıklarını ifade ederler. Bununla birlikte bilişsel psikoloji ve psikanalizin daha toplumsal olduğu yerde bu kabul edilmemektedir. 19.yy’a kadar ne akademilerde ne de toplumda düşünce biçimi olarak “toplumsal psikoloji” diye birşey yoktur. Bunun nedeni toplumsal koşulların insanın tabiatını temelde değiştirmediğinin düşünülmesidir. Tek bir insan kızgınlık duyar, millet de kızardı; iki durumda da kızgınlık aynıydı. 18.yy’da Vico ile başlayan ve Darwin ile Marx’ın eserleriyle 19.yy’da tam güç kazanan tarihsel devrim bu görüşü köklü biçimde değiştirdi. Yeni görüşe göre, insanın doğasını, biyolojik, iktisadi ve kültürel koşullar biçimlendiriyor ve bu koşullar birbirlerine eklenerek birikiyor, böylece hiç kimse ve hiçbir çağ daha öncekilerin basit bir yenilemesi olmuyordu. Evrensel olan yegane ilkeler değişim ilkeleridir. 19.yy’ın sonlarına kadar, bu toplumsal duygu analizinin adı konmamıştı. 1895’te Gustave Le…

Tarihi Değiştiren Konuşmalar / Ali Çimen
İnceleme , Tarih/ 26 Mart 2020

Tarihi Değiştiren Konuşmalar Tarihi Değiştiren Konuşmalar’dan… O halde hangi şartlarda olursa olsun hiç kimse haksızlık yapmamalıdır. Ve gerçek filozoflar bunları dikkate alınca, düşündüklerini şu sözlerle ifade etmeyecekler mi? ‘Biz bedendeyken ve ruh, bedenin kötülükleriyle karışmışken, ‘bizim arzumuz yerine gelmeyecek’ sonucuna vardıran bir düşünce yolu bulmadık mı? Bizim arzumuz, hakikattir. Çünkü bedenimiz, sadece yemek gereksinimi nedeniyle sayısız karışıklığın kaynağıdır, bizi yakalayan ve gerçek peşinde koşmaktan alıkoyan hastalıklara maruz bırakır. Bizi aşklarla, hırslarla, korkularla, her çeşit hayaller ve budalalıklarla oyalayarak düşünce gücümüzü elimizden alır.’ Savaşlar, çarpışmalar, ayrılıklar neden ileri gelir? Beden ve onun hırslarından değil mi? Bütün savaşlar, para sevgisinden çıkar ve para, beden için ve ona köle gibi hizmet için elde edilir. Ve bütün bu engellemeler nedeniyle felsefeye verecek zamanımız kalmaz; sonuncusu ve en kötüsü, vücut bize boş zaman tanısa ve biz de kendimizi düşünmeye versek bile her zaman bunu kırıp içimize girer; sorgulamalarımızda kargaşaya ve kafamızın karışmasına neden olur ve bizi öyle şaşırtır ki gerçeği görmemizi engeller. Bu, bize şu tecrübeyle ispatlanmıştır ki bir şeyin saf bilgisine sahip olacaksak, vücuttan dışarı çıkmalıyız. Ruh, eşyayı kendi kendine görmeli, ancak ondan sonra istediğimiz ve sevdiğimizi söylediğimiz şeylere ulaşabiliriz. Bilgelik, yaşarken değil; tartışmanın gösterdiği gibi, ancak ölümden sonra elde edilir. Çünkü ruh, bedenle…

Tarihi Değiştiren Bilginler / Ali Çimen
Bilim , İnceleme , Tarih/ 26 Mart 2020

Tarihi Değiştiren Bilginler Tarihi Değiştiren Bilginler’den… Makara ve kaldıraç düzeneklerini keşfetmesinin ardından övünmek için sarf ettiği ortaya atılan ‘Bana bir dayanak noktası verin, size dünyayı hareket ettireyim’ özdeyişi ile tarihe geçen Arşimet, her ne kadar dünyamızı sallayamasa da, yüzlerce işçinin denize indirmek için ter döktüğü koca koca gemilerin kolayca suya indirilmesini sağlamıştı. Newton ve Gauss ile birlikte matematik liginin en iddialı oyuncularından biri olarak gösterilen Arşimet, kendi döneminde usta, bilge adam ya da büyük geometrici olarak anılıyordu. Üstelik filozof açısından mümbit olan Yunan medeniyetinin ender yetiştirdiği matematikçilerden biri olması da, onu çağdaşlarından ayırıyor. Tüm vaktini problem çözmeye ayıran Arşimet, kendini rakamların dünyasına öyle kaptırıyordu ki, rivayetlere göre, çoğu zaman yemek yemeyi bile unutuyordu. Modern zamanların defter ya da tahta gibi imkanlarından mahrum olsa da, eline geçen her yeri, sönmüş bir yangından arta kalan küllerden, kumsallara kadar, her düz ortamı, geometrik şekillerle dolduruyordu. Öyle ki banyo sonrası masaj yapmak için vücuduna sürdürdüğü zeytinyağı üzerine de şekiller çizdiği aktarılır. Günümüze ulaşan şöhretinin büyük bir kısmını Sirakuza (Syracuse, İtalya’nın güneyinde bir yerleşim bölgesi) Kralı Hierro ile dostluğuna borçlu olan Arşimet, kralın problemlerine çözüm bulduğu için sarayın iltifatına fazlası ile mazhar olmuştu. Öyle ki Romalı mimar Marcus Vitruvius’un, Arşimet’in ölümünden iki yüz yıl sonra…

Tarihi Değiştiren Askerler / Ali Çimen
İnceleme , Tarih/ 26 Mart 2020

Tarihi Değiştiren Askerler Tarihi Değiştiren Askerler’den… Hannibal’ın destek umudu yok olmasına rağmen, inadı tükenmemişti. Savaşmaya devam etti. Romalılar kendisini İtalya’nın güneyinde öldürmeye çalıştılar; Kartacalı General, İtalya’nın ‘topuğunda’ bir çeşit gerilla savaşı yürütmeye başladı. Ancak geride bıraktığı düşmana gereken hassasiyeti göstermemişti. Nitekim Alp dağlarını geçer geçmez yendiği Romalı generalin oğlu Scipio 204’de Kartaca’yı işgal edince, Hannibal topraklarını savunmak üzere İtalya’dan çekilmek zorunda kaldı. Bu kez ezeli düşmanı Romalılar savaşı onun kapısına getirmişti. Hannibal, işgalci Roma askerleriyle karşılaşmak üzere, özünü İtalya’daki on beş yıllık seferinden emekli olmuş askerlerin oluşturduğu elli bin kişilik yeni bir ordu kurdu. Scipio ve Hannibal, 202’de Zama Savaşı’nda (Aynı zamanda Naraggara Savaşı olarak da bilinir.) karşı karşıya geldi. Zaferlerinin büyük kısmına süvarilerinin avantajı sayesinde ulaşan Hannibal, bu kez aynı silahı daha isabetli kullanan ve sayıca üstün olan düşman tarafından yenildi. Kartacalıyı Afrika topraklarında mağlup eden Scipio ‘Africanus’ unvanını kazandı. Teslim olmaktansa intiharı seçti Her ne kadar Kartaca ve Roma 201’de barış anlaşması imzalamış olsa da Hannibal, mücadeleyi yeniden başlatmak için hem hükümet hem de ordu içinde kulis yapmaya başladı. Roma’dakiler faaliyetlerinden şüphelenmiş, Kartacalılarsa barışın bozulma ihtimalinden dolayı huzursuz olmuştu. Kartaca, 196’da Roma’nın ısrarları üzerine Hannibal’ı Suriye’ye sürgüne göndermek zorunda kaldı. Ama Roma’nın yeminli düşmanı burada da boş durmayacaktı….

Casusluk / Ernest Volkman
İnceleme , Polisiye/ 2 Mart 2020

Casusluk Casusluk’tan… Artamanov bu hayret verici haberleri zorlukla sindirebilmişti ki, Yakushev yeni bir şoka neden oldu. Yakushev, Yeni ekonomik politikanın bir temsilcisi olarak, Batı ülkelerine seyahat edebilecekti, bu yeni ekonomik politika (NEP) Lenin’in yeni Sovyet devletini muhtemel bir ekonomik çöküntüden korumak için yaptığı zorba bir hamleydi -daha iyi bir mevki elde etmek için gerçekleştirilen bir feda edişti. Yani kapitalist düşüncelerin, Sovyet endüstrisi ve tarımının devletle olan ortaklığına kaynaşmasıydı. NEP sınırlı derecede serbest ticarete izin veriyor ve yabancı ticari anlaşmaları müzakere edecek, geniş, özel grupların oluşturulmasını sağlıyordu. Yakushev, Sovyet kerestesinin Batılı ülkelere satımı konusunda yapılacak müzakere için seçilmişti. Yakushev, kendisinin bir Bolşevik olmadığını ve Lenin’in politikalarını ve amaçlarını paylaşmadığını açıklıkla dile getirdi. Bu iddiasını desteklemek için de, Artamanov’a şaşırtıcı bir itirafta bulundu: o Rusya’nın içindeki bir yeraltı monarşi örgütünün üyesiydi, bu örgüt Bolşevik rejiminin kaçınılmaz düşüşüne kadar uygun zamanı bekleyecek olan eski Çar memurları ve sempatizanlarından oluşuyordu. Bir maske olan Tres (Rusça güven) adı altında işleyen örgüt hakkında Yakushev şu sırrı verdi: örgütün Sovyet toplumunun her tabakasından üyeleri vardı ve şimdi Moskova’daki rejimin ayağının kaydırılmasına yardımı edebilecek, Rusya dışındaki monarşi sürgünleriyle bağlantı kurmanın yollarını arıyordu. Yakushev, bu bilgiyi Artamanov ile olan uzun soluklu arkadaşlığı nedeniyle paylaştığını iddia etti. Şüphesiz Artamanov’un, onun…

Bilginin Arkeolojisi / Michel Foucault
Felsefe/ 7 Şubat 2020

Bilginin Arkeolojisi Bilginin Arkeolojisi’nden… Süreksizlik, kopukluk, eşik, sınır, seri, dönüşüm kavramlarının oyuna sokuluşu, her tarihsel çözümlemede, prosedür sorunlarını değil yalnız, teorik problemleri de ortaya koyuyor. Onlar burada incelenecek olan problemlerdir (davranış problemleri en yakın empirik incelemeler sırasında göz önüne alınacak; en azından eğer bu incelemelere girişmek için bana fırsat, arzu ve cesaret gelirse). Bununla birlikte onlar ancak özel bir alanda göz önüne alınacaklar: sınırları o denli belirsiz, fikirlerin, düşüncenin, bilimlerin, veya bilgilerin tarihi adı verilen muhtevaları içinde o denli istikrarsız olan bu disiplinlerin içinde. İlkin olumsuz bir işin sona erdirilmesi gerekiyor: (her biri kendi tarzında, süreklilik temasını) çeşitlendiren bütün bir kavramlar oyunundan kurtulmak. Onların, hiç kuşkusuz, çok sağlam kavramsal bir yapısı yoktur; ama fonksiyonları açıktır. Gelenek kavramı böyle: bu kavram, hem ardışık hem aynı (ya da en azından benzer) fenomenlerin birliğine belirli bir zamansal statü vermeyi amaçlar; tarihin kendilik biçiminin içinde kayboluşunu yeniden düşünmeye olanak verir; kaynağın tanımlanmamış hususîliğinin içine durmaksızın yeniden çıkmak için, her başlangıca özgü ayrımı ortadan kaldırmaya zorlar; onun sayesinde, sürekliliğin derinliklerindeki yenilikleri ayırt edebilir, ve onun değerini orijinalliğe, dehaya, bireylere özgü karara geçire biliriz. Geçirme ve iletme olgularına -iyi çözümlenebilmesi için çok büyüsel- bir destek sağlayan; benzerlik ya da tekrar fenomenlerini nedensel (fakat ne katı sınırlama…

Düş Sandığım – Türk Kadınlarının Cinsel Fantezileri / Yasemin Candemir
Genel , İnceleme/ 10 Aralık 2019

Düş Sandığım – Türk Kadınlarının Cinsel Fantezileri Düş Sandığım – Türk Kadınlarının Cinsel Fantezileri’nden… Benim fantezim kütüphanede geçiyor. Evliyim. Kocamla toplam beş yıldır birlikteyiz. İki yıldır da evliyiz. Aynı üniversitenin başka bölümlerinde okurken tanıştık. Bu fanteziyi kurmadan, onunla sevişemiyorum bile. Biliyorum hastalıklı. Bilse kendisini çok kötü hisseder. Ama fantezimi kurmadan ne sekse konsantre olabiliyorum ne de orgazma. Bu yüzden kendimi suçluyorum ama arkadaşlarımla konuştuğumda öğrendim ki, hepsinin gece yatağa girmeden kurduğu bir fantezisi var. Olay, akşam saatlerinde, bir kütüphanede başlıyor. Kütüphane kapanmak üzere olduğundan, elimde değiştireceğim kitaplarla, soluk soluğa içeri giriyorum. Memur önündeki işlerle uğraşıyor. Kitapları kenara bırakmamı, deftere imza atmamı istiyor. Göz ucuyla da beni seyretmeye başlıyor. Tedirgin oluyorum ama bakmadan da edemiyorum. Bu arada kütüphanede kalan son birkaç kişi de toparlanıp gitmeye hazırlanıyor. Ben oyalandıkça aramızdaki gerilimin arttığını hissediyorum. Ayaklanm bir türlü çıkıp gitmek istemiyor. Memur, bulun-dugu deskin arkasındaki kapıyı açıyor ve gözden kayboluyor. Yeni kitaplar alabilmem İçin gelmesini beklemem gerek. Dayanamayıp eteğimin altındaki iç çamaşırımı çıkarıyorum ve alelacele çantama sokuyorum. Sutyenimi çıkartacak zamanım yok. Bu arada herkes kütüphaneden çıkmış durumda. Bir anda kütüphanenin ışıkları kararıyor. Kapı açılıyor ve memur, eliyle gelmemi işaret ediyor bana. Yavaş hareketlerle gidiyorum. Arkada ne olduğunu merak ediyorum. Kapının arkasında bir kitap deposu…