Trainspotting / Irvine Welsh
Yabancı Edebiyat/ 2 Ekim 2017

Trainspotting Trainspotting’den… Sick Boy’un üzerinden ter boşanıyordu. Titriyordu. Ben televizyona odaklanmış, orospu çocuğunu fark etmemeye çalışıyordum. Moralimi bozuyordu, bütün dikkatimi Jean-Claude Van Damme filmine vermeye bakıyordum. Film, böyle filmlerde her zaman olduğu gibi, zorunlu dramatik bir açılışla başladı. Sonraki aşamada alçak kötü adamı devreye sokarak gerilimi artırmaya, zayıf öyküyü bir arada tutmaya çalışmışlardı. Jean-Claude’un milletin ağzını burnunu kırmaya başlaması an meselesiydi ama. “Rents. Gidip Başrahibe’yi görmeliyim,” dedi Sick Boy, iç geçirip başını sallayarak. “Ya,” dedim. Orospu çocuğunun gözümün önünden siktirip gitmesini ve beni Jean-Claude’la yalnız bırakmasını istiyordum. Öte yandan benim de krize girmem yakındı ve amcık gidip mal alırsa benden esirgeyecekti. Ona Sick Boy[1]denmesinin nedeni sürekli eroin krizine girmesi falan değil, hasta orospu çocuğunun teki olması. “Hadi gidelim, amına koyiyim,” diye hırladı. “Biraz sabret.” Jean-Claude’un o küstah orospu çocuğunun ağzını burnunu kırışını seyretmek istiyordum. Hemen çıkarsak sahneyi kaçıracaktım. Döndüğümüzde seyredemeyecek kadar dağıtmış olacaktım, hem muhtemelen aradan birkaç gün geçmiş olacaktı. Bu da seyredemediğim bir video için gecikme bedeli ödemek demekti. “Benim hemen çıkmam gerek lan!” diye bağırdı, ayağa kalkarak. Gidip pencereye yaslandı, derin derin soludu. Avcıların peşine düştüğü bir hayvanı andırıyordu. Uzaktan kumandayı alıp aleti kapattım. “Para israfı, amına koyiyim,” diye çıkıştım orospu çocuğuna. Sinir bozucu götün tekiydi.Başını geriye doğru…

Porno / Irvine Welsh
Yabancı Edebiyat/ 2 Ekim 2017

Porno Porno’dan… Croxy, hayatında belki de ilk defa uyuşturucu yaptığı için değil, fiziksel çaba harcadığı için ter dökerek, plaklarla dolu son kutuyla merdivenleri çıkmaya uğraşırken yatağa seriliyorum ve uyuşuk bir depresyon içinde krem rengi sunta duvarlara bakıyorum. Bu benim yeni evim. Dört metrekarelik küçük ve basık bir oda, mutfağa ve banyoya açılan kısa bir koridor. Odada kapıları olmayan bir gömme dolap ve yatağım dışında ancak iki sandalye ile bir masayı sığdıracak kadar yer var. Buraya köpek bağlasan durmaz: hapishane bile buradan iyidir. Edinburgh’a geri dönüp Frank Begbie’nin hücresiyle bu buzhane gibi ahırı değiştirsem yeridir, amına koyayım. Bu kısıtlı alanda Croxy’nin içtiği sigaraların izmarit kokusu insanı boğacakmış gibi geliyor. Üç haftadır tek bir sigara bile içmedim ama herifin yanında pasif olarak günde otuz tane falan içmişimdir. “İnsanı susatıyo, ha, Simon? Pepys’de birer tek atsak mı?” diye sorarken ilgili ve içten görüntüsü, Simon David Williamson’ın bu düşmüş hali karşısında şeytani bir zevk, hesaplı bir küçümseme içeriyor sanki. Aslında, bir yerde, Mare Sokak’tan geçerek Pepys’e gitmek tam bir dangalaklık olur; insanlar kıs kıs gülecek, herkes “gene Hackney’e mi döndün, Simon?” diye soracak ama, işte, insan içine de çıkmak lazım. Kulaklar çekilmeli. Kurtlarımız dökülmeli. Artı, Croxy’nin de biraz hava almaya ihtiyacı var. Onun yanında sigarayı bırakmaya…