Vuruş / Jack Higgins
Macera/ 16 Temmuz 2020

Vuruş Vuruş’tan… «Gel de göstereyim. Yolumun üzerinde.» Kelly kapıyı açtı, yaşlı adam dışarıya çıktı. Yağmur şiddetlenmişti, şemsiyesini açtı. Kelly de şemsiyenin altına girdi ve kaldırım boyunca birlikte yürümeye başladılar. Benimle Kal adlı eski bir ilahiyi çalan bandonun sesi duyuluyor, ona eşlik eden insan sesleri de yağmurda hüzünlü bir şekilde yükseliyordu. Yaşlı papaz ve Kelly bir an durdular ve kasaba meydanına doğru baktılar. Granitten bir savaş anıtı vardı, ayağına çelenkler konmuştu. Çevresinde küçük bir kalabalığın yer aldığı anıtın bir yanında da bando duruyordu. İrlanda Kilisesinden bir papaz töreni yönetmekteydi. Dört yaşlı adam da ellerindeki bayrakları yağmurda gururla tutuyorlardı. Kelly bunlardan yalnızca İngiliz bayrağını tanıyordu. «Nedir bu?» diye sordu. «Her iki Dünya Savaşlarında ölenlerin anıldığı Ateşkes Günü Töreni. Şurada gördüklerin İngiliz Alayının buradaki yerel şubesi. Protestan dostlarımız geleneklerine sıkı sıkıya bağlı kalmaktan hoşlanırlar.» «Ya, öyle mi?» dedi Kelly. Yürümeye devam ettiler. Köşede küçük bir kız duruyordu, yedi ya da sekiz yaşından büyük olamazdı. Tıpkı üstündeki ceket gibi bir iki numara büyük eski bir bere giymişti. Çoraplarında delikler vardı ve ayakkabıları da eskiydi. Yüzü solgundu, derisi çıkık elmacık kemikleri üzerine iyice yapışmıştı, ama koyu renk gözleri cin gibi bakıyordu. Önünde karton bir tablayı tutan ellerinin soğuktan mosmor olmasına karşın, yine de gülümsemeyi başardı….

Şeytanın Oğlu / Jack Higgins
Macera/ 15 Temmuz 2020

Şeytanın Oğlu Şeytanın Oğlu’ndan… Paraşüt Birliği’ne katılıp irlanda’da dolaştı. Fakat bunun için bir yıl yeterliydi. Ordudan ayrılıp emlak idaresiyle ilgili bir kursa katıldı. Küçük Kate’e gelince, St. Paul’s Kızlar Okulu’ndan sonra Oxford, St. Hugh’s Koleji’ne gitti. Ardından çılgın bir döneme girip Londra sosyetesini bir kasırga gibi altüst etti. Kontun 1993 yılındaki ölümü hiç beklenmedik bir şeydi. Uyarmaksızın gelen ve birkaç saniye içinde öldüren bir kalp kriziydi ölüm nedeni. Leydi Kate artık Dhu Gölü Kontesi’ydi. Yaşlı adamı ebedi istirahatı için Dauncey kilise mezarlığındaki aile mozolesine koydular. Kontu son yolculuğuna uğurlamaya tüm köy halkı ve dışardan pek çok insan geldi, bunların bir kısmını Paul tanımıyordu bile. Paul Dauncey Malikânesi’nde cenaze töreninin yapıldığı Büyük Salon’da annesini ararken orta yaşların sonundaki bir adamın annesine doğru eğilmiş olduğunu gördü. Yanlarında durunca annesi başını kaldırıp baktı. “Paul, canım, en eski dostlarımdan biri olan Tuğgeneral Charles Ferguson’la tanışmanı istiyorum.” Tuğgeneral, Paul’ün elini sıktı. “Senin hakkında her şeyi biliyorum. Ben de bir zamanlar Topçu Birliği Guards’daydım. Irak hatları gerisinde Albay Tony Villiers’la yaptığın iş muhteşemdi. Bunun için Askeri Haç yeterli değildi bence.” “Albay Villiers’ı tanıyor musunuz?” diye sordu Paul. “Geçmişimiz çok gerilere dayanır.” “Çok şey biliyor gibisiniz, tuğgeneral. O SAS operasyonu gizliydi.” Annesi söze girdi. “Charles ve büyükbaban…

Şeytan Sofrası / Jack Higgins
Macera/ 14 Temmuz 2020

Şeytan Sofrası Şeytan Sofrası’ndan… Tezgâhın ardında oturan kızın on altı yaşında olduğunu biliyordu. Adı Kathleen Ryan’dı ve gençliğinden beri bir tetikçi olan Protestan amcası Michael Ryan’ın yerine kafeyi işletiyordu. Siyah saçlı, çıkık elmacık kemikleri üzerinde öfkeli gözleri olan ufak tefek bir kızdı. Kabul edilen ölçülere göre güzel sayılmazdı. Üzerinde koyu renkli bir kazak, blucin etek ve çizme vardı, Keogh içeri girdiğinde bir taburede oturmuş kitabını okuyordu. Keogh tezgâhın üzerine eğilerek, “İyi mi bari?” diye sordu. Kız sakin bir ifadeyle kendisine baktı ve o bakışı, Keogh’a yaşından çok büyük biriyle karşı karşıya olduğunu söyledi. “Çok güzel. The Midnight Court.” “Ama bu İrlandaca.” Keogh uzanıp bakınca kızın haklı olduğunu gördü. “Neden olmasın ki? Bir Protestan, İrlandaca bir kitap okuyamaz mı? Neden? Burası bizim de yurdumuz bayım ve siz eğer Sinn Fein ya da o eski palavralardan birindenseniz başka bir yere gitmenizi tercih ederim. Katolikler burada hoş karşılanmazlar. IRA’ya ait bir bomba babamı, annemi ve küçük kız kardeşimi öldürdü.” Keogh kendini savunurcasına ellerini kaldırdı. “Aman kızım, ben sadece denizden yeni dönmüş ve bir fincan çay içmek isteyen bir Belfast’lıyım.” “Konuşmanız pek Belfast’lıya benzemiyor. İngiliz daha doğru olacak sanırım.” “Babam küçüklüğümde beni oraya götürmüştü.” Kız bir an kaşlarını çattı, sonra omuzlarını silkti. “Peki.” Sesini…

Rampa / Jack Higgins
Macera/ 13 Temmuz 2020

Rampa Rampa’dan… Krallık Dairesi sarayın öteki yanındaydı. Kendisine verilen planları ezberlemiş olan Villiers koridorlar labirentinden rahatlıkla geçti. Sabahın o saatinde kimsecikler yoktu ortalıkta. Beş dakika sonra özel bölüme açılan koridorun başındaydı. Kraliçenin dairesi birkaç adım ötesindeydi. Bir salon, bir yemek odası ve ardında da yatak odası, bunu biliyordu. Karşıdaki antrede bir polis memuru oturmuş kitap okumaktaydı. Villiers bir süre adama baktıktan sonra geldiği koridorun ucuna kadar döndü, parktaki polisten aldığı telsizi çıkardı. Dört numaralı düğmeye basıp bekledi. Hafif bir parazit duyuldu. «Jones konuşuyor,» dedi biri. «Güvenlik bölümü,» dedi Villiers. «Resim galerisindeki alarm çalıyor. Koşup bir bakıver olmaz mı?» «Tamam,» dedi Jones. Villiers yine az önce durduğu köşeye gelip başını uzatınca polisin koridorun öteki ucuna doğru gitmekte olduğunu gördü. Adam köşeyi dönüp gözden kaybolunca Villiers Kraliçenin dairesinin kapısına gitti, bir an duraklayıp derin bir soluk aldı ve içeri girdi. İkinci Elizabeth oturma odasında yanan şöminenin yanında kitap okuyordu. Sabahın o saatine rağmen üzerinde soluk mavi bir kazak ve tüvit etek, boynunda incileri vardı. Kapının gıcırdamasıyla başını kaldırdı. Villiers içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Yalnız gözlerini açıkta bırakan kara başlığı ve kara tulumu içinde çok ürkütücüydü. Bir an bir sessizlikten sonra başından başlığı çıkardı. «Binbaşı Villiers,» dedi Kraliçe. «Güç müydü?» «Korkarım ki…

Parola / Jack Higgins
Macera/ 12 Temmuz 2020

Parola Parola’dan… Ölüler Gününde, çocuklar, dünyadan ayrılan kişilerin mezarlarına yiyecekler, hediyeler götürüp bırakırlar Bolivya’da. Hıristiyan ve putperest geleneklerinin ilginç bir karışımı, olayların gelişmesine de bakılırsa oldukça yerinde. Ama Bolivyalı köylülerin batıl inançlara en çok saplanmış olanları bile ölünün kalkıp da bu fırsattan yararlanmak isteyeceğine inanmaz. Oysa ben buna inanıyordum. La Huerta, yüksek And dağlarının tepelen arasında gözden uzak, beş altı bin nüfuslu, maden ocakları bulunan bir kasabaydı. Uzak ve ıssız, Peru’dan doğrudan doğruya uçak seferleri yapılmadığı için Lima’dan bir Amerikan maden şirketine kargo getiren eski bir DC 3 uçağıyla geldim. Kasabaya vardığımızda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, ama her nasılsa küçük terminal binasının dışında bekleyen bir taksi vardı. Sürücüsü kalın bıyıklı, şen bir yerliydi. Sarı muşamba bir yağmurluk giymiş, başına hasır bir şapka takmıştı. Uçaktan bir müşterinin çıkmış olmasına hem şaşırmış, hem sevinmişe benziyordu. «Otele mi, senyor?» diye sordu valizimi alırken. «Excelsior Oteli’ne,» dedim. «Zaten başka otel yok, senyor.» Gece lam basının aydınlığında dişleri parlıyordu. «Bir tek o var.» Taksinin içi kokuyordu, orasından burasından sular sızıyordu. Tepeden aşağı, kasabanın ışıklarına doğru inerken anlaşılmaz bir sıkıntı kaplamıştı içimi. Ne demeye buradaydım? Daha önce de birçok kez yapmış olduğum şeyi neden yapıyordum? Doğruluğu kesin olmayan bir öykünün peşinden koşuyordum. Ve kasabanın, her biri…

Korkunun Kanatları / Jack Higgins
Macera/ 11 Temmuz 2020

Korkunun Kanatları Korkunun Kanatları’ndan… «Çok basit. Portekiz polisi cinayet suçu dolayısıyla Hannah Winters’in sınırdışı edilmesi istemini kabul etti. Hatta üç cinayetin sanığı olarak. Ve konuyu bir an önce bir sonuca kavuşturmaya da hazır olduklarını bildirdiler.» «Ama siz… siz polis değilsiniz ki.» «Yoo, polis olmasına polisiz. Portekizlilerin anladığı anlamda değil kuşkusuz, daha ilginç türden bir polis.» Adam şimdi almanca konuşuyordu. «GESTAPO Berlin bürosundan Sturmbannführer Kleiber’im ben. Arkadaşım da, Sturmscharführer Gunter Sindermann,» Bir karabasan görüyordu sanki ama yine de öylesine bitkindi ki hiç bir şeyin önemi kalmamıştı artık. «Şimdi ne olacak?» diye sordu ilgisiz bir sesle. Kleiber ışığı söndürdü. «Seni evine götüreceğiz. Berlin’e. Merak etme, kötü davranmayacağız.» Adamın eli kızın dizinde, ipek çorabının üstlerine doğru kayıyordu. Yaptığı en büyük yanlışlık da bu oldu; adamın bu davranışına duyduğu tiksinti kızın kendini toparlamasına yetmişti. Adamın eli daha yukarlara kayarken soluğunu tutarak kapının kolunu araştırdı. Mercedes o anda bir su arabasına yol vermek için yavaşlamıştı. Kız çılanca gücüyle Kleiber’i itti, kapıyı açtı ve kendini dışarı fırlattı. Dengesini yitirdi, iki takla attı yol kenarında. Sarsıntının etkisiyle doğrulduğunda duvara yaslanmak zorunda kaldı. Mercedes sokağın ilersinde durmuş, geri geri gelmeye başlamıştı. Kızın ayakkabılarından biri ayağından uçup gitmişti ama şu anda elinden bir şey gelmezdi. Ayağını bir sallayışta ötekini…

Kartal Süzülürken / Jack Higgins
Macera/ 10 Temmuz 2020

Kartal Süzülürken Kartal Süzülürken’den… Köşede, gösterişli bir mozolenin üzerinde kollarını açmış bir Ölüm Meleği vardı. Bunu çok iyi anımsıyorum, çünkü birisi org çalıyor ve renkli camdan içeri gün ışığı süzülüyordu. Çevresindeki binalar gibi Viktorya tarzında inşa edilmiş olan bu kilise fazla eski değildi. St. Martin Meydanı. Bir zamanlar iyi bir semtmiş. Şimdi ise fazla gelişmemiş, bakımsız, ama yine de bir kadının gece yarısı tek başına köşedeki dükkâna güvenli olarak gidebildiği bir yerdi. On üç numaralı daire zemin katındaydı. Yardımcım burayı benim için altı aylığına Slew York’a giden bir kuzeninden ödünç almıştı. Eski moda, rahat bir daireydi ve bana çok uygundu. Yeni bir romanı bitirmek üzere olduğum için sık sık British Museum’ daki Okuma Salonu’na gitmem gerekiyordu. Ama o kasım akşamı müthiş bir yağmur vardı, saat altı sularında demir kapıdan geçip Gotik anıtların bulunduğu ormana giden yolu izlemeye koyuldum. Şemsiyem olmasına karşın, trençkotumun omuzları sırılsıklamdı, ama beni hiç rahatsız etmiyordu. Yağmuru, kış karanlığına açılan ıslak sokakları ve bunun insanda uyandırdığı garip özgürlük duygusunu hep sevmişimdir. Ayrıca o gün çalışmalarım çok iyi gitmiş, kitabımın sonu artık iyice ortaya çıkmıştı. Ölüm Meleği ve mozolenin bronz kapısında duran iki mermer nöbetçi kilisenin loş ışığında şimdi daha yakın görünüyorlardı. Her şey normal gibiydi, ancak bu…

İnfaz Günü / Jack Higgins
Macera/ 9 Temmuz 2020

İnfaz Günü İnfaz Günü’nden… «Kimler kaçırdı? Kışkırtıcılar mı?» «Hayır, onları beş yıldan beri aradığımız biri yönetiyordu. Eskilerden biri. Hayattaysa şimdi altmış yaşlarında olmalı. Michael Cork. İri yapılı olmasına karşın nedense ona Küçük Adam diyorlar. On yedi ya da on sekiz yaşında bir kez tutuklanmış, sonrasında sicili tertemiz. Uzun bir süre Amerika’da yaşamış ama ne var ki, onun neye benzediğine ya da nasıl biri olduğuna ilişkin en küçük bir bilgimiz bile yok.» «Peki, posta gemisine ne oldu?» «Cork ve adamları kaptanı etkisiz hale getirip gemideki yarım milyon sterlin değerindeki külçe altınları aldılar.» «Ve gecenin karanlığında gözden kayboldular öyle mi?» «Pek değil. Ertesi sabah Rathlin Adası yakınlarında Kraliyet Deniz Kuvvetlerine bağlı bir gemiyle karşılaştılar ama yoğun sisin altında kaçmayı başardılar. Geminin kaptanı onların battığını sanmış.» «Başka bir yerde görülmüşler mi?» «Rathlin’in güney kıyısında bir sahil kasabası olan Stramore yakınlarındaki bir kumsalda lastik bir bot bulundu. Ve bu olayı izleyen hafta sonuna doğru da kıyıya çarpan birkaç ceset.» «Michael Cork’un kurtulduğunu düşünüyorsun, değil mi?» «Kurtulduğundan eminiz. Aslında bizlere haber veren İrlanda Enstitüsünün sayesinde ne olduğunu tam olarak biliyoruz. Cork’ tan başka kurtulan olmadı. Stramore yakınlarında kıyıya çıkmış ve her zamanki gibi yine izini kaybettirmiş.» Pencereye yaklaşıp karşımda uzanan mavi Ege Denizine baktım. «O…

Fırtınadan Önce / Jack Higgins
Macera/ 8 Temmuz 2020

Fırtınadan Önce Fırtınadan Önce’den… Richter cevaplamadan önce, biri, Portekizce, “Hey, Senhor Prager, bu ne güzel sürpriz!” diye seslendi. Arkasındaki küçük odalardan birinin perdesi açılırken, Prager sese doğru başını çevirdi. Elinde bir şarap şişesi, buruş buruş ve son derece şişman bir adam oturuyordu orada. Terden lekelenmiş haki üniformasının dikişleri yer yer sökülmüştü. Prager gülümsemeye çalıştı. “Kaptan Mendoza. Siz hiç uyumaz mısınız? ” “Pek sık değil. Bu kez ne var, iş mi, eğlence mi? ” “İkisi de. Biliyorsunuz, Alman uyrukluların durumları bugünlerde güçleşti. Hükümetiniz her zamankinden daha düzenli rapor istiyor.” “Öyleyse, Berger’le adamlarını şahsen görmeniz gerekli.” “Her ayın son haftasının ilk günü., Rio’daki adamlarınız bu konuda çok titiz.” “Ya Senhora Prager nasıl? Uçakta birlikteymişsiniz diye duydum.” “Birkaç günlük iznim var. Karım da bu tarafları hiç görmemişti. Fırsatı değerlendirmek istedik.” Richter, bir şey söylemeden kalkıp yürüdü. Mendoza arkasından bakarak, “İyi bir çocuk.” dedi. “Eskiden ne iş yapardı? Bir denizaltıda baş dümenci, Obersteuermann dediklerinden, değil mi? ” “Sanırım öyleydi.” “Benimle bir içki içer misiniz? ” Prager duraksadı. “Çabuk olursa içerim. Bir randevum var da.” “Berger’le mi?” Mendoza başıyla işaret etti ve barmen tek kelime konuşmadan iki bardağa konyak doldurdu. “Rio’ya ne zaman dönecek? Sabah mı? ” “Herhalde”. Prager konyağını yudumladı, tehlikeli bir konuya girmişlerdi….

Devlerin Gazabı / Jack Higgins
Macera/ 7 Temmuz 2020

Devlerin Gazabı Devlerin Gazabı’ndan… Polis Müdürü genellikle hafta arası öğle saatlerinde, halkın geri kalan bölümünü özendirmek için olacak, birini kurşuna dizmeyi başarırdı. Bu da o dönemlerinde Meksika’nın bazı yörelerinde işlerin nasıl yürütüldüğü hakkında bir fikir verir sanırım. İstasyondan yokuş yukarı tepeyi yarılamışken ilk salvo ateşin sesiyle farkında olmadan elimi ceketimin içine sokuverdim. Yol boyunca gölgede kalmayı başarabilmiştim ama Plaza Civica’ya çıktığım an güneş pençelerini boğazıma geçirip bir sıkınca vücudumdan sular fışkırdı aniden. İdamlar polis kışlasının avlusunda yapılıyor, kapılar da seyretmek isteyenlerin rahatça görmelerine imkân sağlamak için ardına kadar açık tutuluyordu. Seyirciler de o sırada onbeş yirmi kızılderili ile melezden oluşmuştu. Öğle sıcağı ve gösterinin tekrarındaki sıklık düşünülürse pek önemsenmeyecek bir kalabalık değildi aslında. Seyircilerin arkasında toprak yollardan kalkan tozla her yanı bembeyaz kesilmiş bir Mersedes park etmişti. Bonito gibi bir yerde pek rastlanmayacak bir model. En garip yanı da ben oraya vardığımda arabadan inen sürücüsüydü. Adam papazdı İrlanda dışında pek görmediğim irilikte, geniş kenarlı şapkasıyla, soluk cübbeli bir papaz. Kendisini orada görünce şaşıran seyircilere pek aldırmadan dolgun deri bir keseden bir sigarilla çıkartıp kibritini arandı. Ben kibritimi ondan önce bulup çaktım ve uzattım. Papaz dönüp ters ters baktı yüzüme, ben de onun yüzünü ilk kez o anda gördüm. Çalı gibi…

Atmaca / Jack Higgins
Macera/ 6 Temmuz 2020

Atmaca Atmaca’dan… Harry Carter’ı taşıyan jip Cezayir dışında Dar El Quad adındaki büyük villanın kemerli, oymalı kapısının önünde durduğu zaman güneş batmak üzereydi. «Bekle beni,» dedi Carter şoföre ve nöbetçilerin arasından geçip merdivenleri tırmandı. Loş, serin holde genç bir yüzbaşı yazlık üniformasıyla masanın başında oturmuş çalışıyordu. Önündeki levhada Yüzbaşı George Cusak yazılıydı. Başını kaldırıp Carter’a baktı ve omzundaki işaretlere, göğsündeki nişanlara bir göz attıktan sonra ayağa kalktı. «Sizin için ne yapabilirim, binbaşım?» Carter izin kâğıdını çıkardı. «Sanırım General Eisenhower beni bekliyor.» Yüzbaşı kâğıda şöyle bir bakıp başını salladı. « On dakikanız var, binbaşım. Biraz oturursanız, kendisine geldiğinizi bildiririm.» Harry Carter açık kapıdan terasa çıkıp kamış koltuklardan birine oturdu ve bir anlık duraklamadan sonra göğüs cebinden eski gümüş tabakasını çıkarıp bir sigara yaktı. Kırk iki yaşında, orta boylu, sakin, temiz yüzlü, her an gülümsemeye hazır ama bir türlü gülümsemeyi gerçekleştiremeyen bir adamdı. Yorkshire’lı zengin bir değirmencinin oğlu olup on üç yaşına dek Leeds Okulunda okumuş, sonra da öğrenimine Winchester’da devam etmiş biri olarak, üzerindeki üniformaya şaşılacak derecede uymuştu. Ve 1917’de okuldan kaçıp, yaşını büyük göstererek Birinci Dünya Savaşının son on sekiz ayını batı cephesinde piyade eri olarak yaşamıştı. Savaş sona erince öğrenimini Cambridge’de tamamlayıp parlak bir akademik kariyer yapmıştı. Yunan arkeolojisi…