Devlerin Gazabı / Jack Higgins
Macera/ 7 Temmuz 2020

Devlerin Gazabı Devlerin Gazabı’ndan… Polis Müdürü genellikle hafta arası öğle saatlerinde, halkın geri kalan bölümünü özendirmek için olacak, birini kurşuna dizmeyi başarırdı. Bu da o dönemlerinde Meksika’nın bazı yörelerinde işlerin nasıl yürütüldüğü hakkında bir fikir verir sanırım. İstasyondan yokuş yukarı tepeyi yarılamışken ilk salvo ateşin sesiyle farkında olmadan elimi ceketimin içine sokuverdim. Yol boyunca gölgede kalmayı başarabilmiştim ama Plaza Civica’ya çıktığım an güneş pençelerini boğazıma geçirip bir sıkınca vücudumdan sular fışkırdı aniden. İdamlar polis kışlasının avlusunda yapılıyor, kapılar da seyretmek isteyenlerin rahatça görmelerine imkân sağlamak için ardına kadar açık tutuluyordu. Seyirciler de o sırada onbeş yirmi kızılderili ile melezden oluşmuştu. Öğle sıcağı ve gösterinin tekrarındaki sıklık düşünülürse pek önemsenmeyecek bir kalabalık değildi aslında. Seyircilerin arkasında toprak yollardan kalkan tozla her yanı bembeyaz kesilmiş bir Mersedes park etmişti. Bonito gibi bir yerde pek rastlanmayacak bir model. En garip yanı da ben oraya vardığımda arabadan inen sürücüsüydü. Adam papazdı İrlanda dışında pek görmediğim irilikte, geniş kenarlı şapkasıyla, soluk cübbeli bir papaz. Kendisini orada görünce şaşıran seyircilere pek aldırmadan dolgun deri bir keseden bir sigarilla çıkartıp kibritini arandı. Ben kibritimi ondan önce bulup çaktım ve uzattım. Papaz dönüp ters ters baktı yüzüme, ben de onun yüzünü ilk kez o anda gördüm. Çalı gibi…

Atmaca / Jack Higgins
Macera/ 6 Temmuz 2020

Atmaca Atmaca’dan… Harry Carter’ı taşıyan jip Cezayir dışında Dar El Quad adındaki büyük villanın kemerli, oymalı kapısının önünde durduğu zaman güneş batmak üzereydi. «Bekle beni,» dedi Carter şoföre ve nöbetçilerin arasından geçip merdivenleri tırmandı. Loş, serin holde genç bir yüzbaşı yazlık üniformasıyla masanın başında oturmuş çalışıyordu. Önündeki levhada Yüzbaşı George Cusak yazılıydı. Başını kaldırıp Carter’a baktı ve omzundaki işaretlere, göğsündeki nişanlara bir göz attıktan sonra ayağa kalktı. «Sizin için ne yapabilirim, binbaşım?» Carter izin kâğıdını çıkardı. «Sanırım General Eisenhower beni bekliyor.» Yüzbaşı kâğıda şöyle bir bakıp başını salladı. « On dakikanız var, binbaşım. Biraz oturursanız, kendisine geldiğinizi bildiririm.» Harry Carter açık kapıdan terasa çıkıp kamış koltuklardan birine oturdu ve bir anlık duraklamadan sonra göğüs cebinden eski gümüş tabakasını çıkarıp bir sigara yaktı. Kırk iki yaşında, orta boylu, sakin, temiz yüzlü, her an gülümsemeye hazır ama bir türlü gülümsemeyi gerçekleştiremeyen bir adamdı. Yorkshire’lı zengin bir değirmencinin oğlu olup on üç yaşına dek Leeds Okulunda okumuş, sonra da öğrenimine Winchester’da devam etmiş biri olarak, üzerindeki üniformaya şaşılacak derecede uymuştu. Ve 1917’de okuldan kaçıp, yaşını büyük göstererek Birinci Dünya Savaşının son on sekiz ayını batı cephesinde piyade eri olarak yaşamıştı. Savaş sona erince öğrenimini Cambridge’de tamamlayıp parlak bir akademik kariyer yapmıştı. Yunan arkeolojisi…

Heretik / Kutsal Kase’nin Peşinde #3 / Bernard Cornwell
Macera/ 24 Aralık 2019

Heretik Heretik’ten… Korkunç bir çığlık merdivenleri doldurdu ve başka bir kanlı ceset aşağıya indirilip yoldan çekildi: üç basamak daha açıldı ve Fransızlar yine ite kaka kendilerine yol açtılar. “Montjoie St. Denis!” Elinde bir demirci çekici olan bir İngiliz merdivenlerden aşağı inip Fransız miğferlerine vurdu. Bir adamı kafatasını ezerek öldürdü, diğerlerini geriye itti. Bu arada bir şövalye bir tatar yayı almayı akıl edip sinsi sinsi merdivenlerden yukarı çıktı. İyi bir görüş açısı yakalayınca attığı ok, İngiliz’in ağzından girip kafatasının arkasını havaya kaldırdı. Fransızlar nefret ve zafer çığlığı atarak tekrar hücum ettiler, ölmekte olan İngiliz’i kanla kaplı ayaklarının altında ezip kılıçlarıyla kulenin tepesine çıktılar. Orada bir düzine adam onları merdivenlerden geriye göndermeye çalıştı, ama daha fazla Fransız yukarı çıkmaya başlamıştı. Sonradan gelenler, öndekileri İngiliz kılıçlarına doğru zorladılar. Arkadaki-ler garnizonun son kısmını bozguna uğratmak için ölülerin üstünden geçtiler. Bütün adamlar doğranıp yere yıkıldı. Bir okçu parmakları kesilecek kadar uzun yaşadı, sonra gözleri oyuldu, kuleden aşağıda bekleyen kılıçların üstüne fırlatılırken hâlâ çığlıklar atıyordu. Fransızlar sevinç çığlığı attı. Kule ölü mahzeni gibiydi, ama Fransız sancağı surlarında dalgalanacaktı. Hendekler İngilizlerin mezarı haline gelmişti. Zafer kazanan adamlar, para aramak için ölülerin giysilerini soyarken bir borazan çaldı. Nehrin Fransız tarafında hâlâ İngilizler, sağlam bir zeminde kıstırılmış atlılar vardı….

Cehennem Savaşçıları / Kutsal Kase’nin Peşinde #2 / Bernard Cornwell
Macera/ 24 Aralık 2019

Cehennem Savaşçıları Cehennem Savaşçıları’ndan… Thomas onu bir kenara itip Lord Roncelets’in yanan çadırının dışında dalgalanan sarı-siyah sancağa doğru koştu. “Jeanette!” diye seslendi. “Jeanette!” Ama Jeanette esir düşmüştü. Dev bir adam sırtını Lord Roncelets’in çadırının hemen dışında duran Taş Kırbaç adlı mancınığa dayamıştı. Adam Thomas’m sesini duyunca sırıtarak dönüp baktı. Bu adam sakalı ve çürümüş dişleriyle Beggar’dı. Kendisinden kaçmaya çalışan Jeanette’i sertçe itti. “Tut onu Beggar!” diye bağırdı Sir Geoffrey Carr. “Sıkı tut kaltağı.” “Bu güzellik hiçbir yere gitmiyor,” dedi Beggar. “Hiçbir yere gitmiyorsun tatlım.” Jeanette’in zırh cüppesini kaldırmaya çalıştı, ama çok ağır ve idaresi zordu, ayrıca Jeanette deli gibi mücadele ediyordu. Hâlâ kılıcı olmayan Roncelets Lordu Taş Kırbaç’m gövdesinde oturuyordu. Yüzündeki kırmızı iz darbe aldığını gösteriyordu. Sir Geoffrey Carr beş adamıyla birlikte “Ona katılmamı istedi,” dedi Thomas buruk bir sesle. Kesilen ipi bir kenara fırlattı, miğferinin altından yedek ipi aldı. Beceriksiz parmaklarıyla ipi yayma takmayı ikinci denemede başardı. “Ve defterin onda olduğunu söyledi.” “Eh, bu onun çok işine yarayacaktır,” diye yorumda bulundu Robbie. Savaş sona ermişti. Siyah giysili bir cesedin yanma çömelip para aramaya başladı. Sir Thomas Dagworth adamların bir sonraki kaleye saldırmak için kampın batı yakasında buluşmalarını haykırıyordu. Diğer kaledeki savunmacıların bazıları savaşın kaybedil-diğini görüp kaçmaya başlamışlardı. La Roche-Derrien’de…

Şeytan’ın Atlıları / Kutsal Kase’nin Peşinde #1 / Bernard Cornwell
Macera/ 24 Aralık 2019

Şeytan’ın Atlıları Şeytan’ın Atlıları’ndan… Dar sokaktan hızla geçti, babasının bahçesinin çitinin üstünden atlayıp mutfak kapısını çaldı, ama kimse açmadı. Yüzünden birkaç santim yukarıya bir ok girdi. Thomas başını eğip fasulye tarlalarının içinden babasının bir atının bulunduğu ahıra koştu. Hayvanı kurtaracak zaman yoktu, bu yüzden yayını ve oklarını sakladığı üst kattaki samanlığa tırmandı. Yakınlarda bir kadın çığlığı duyuldu. Köpekler uluyordu. Fransızlar kapıları kırarken bağırıyorlardı. Thomas yayını ve ok çantasını kaptı, çatı kirişlerindeki sazları araladı, açılan delikten geçerek komşunun meyve bahçesine atladı. Sonra şeytan kovalıyormuş gibi koşmaya başladı. Lipp Tepesine gelirken yanındaki çimenlere bir ok girdi ve Cenovalı iki okçu onu kovalamaya başladı, ama Thomas genç, uzun boylu ve hızlıydı. Çuha çiçekleri ve papatyalarla parlayan bir merayı geçip tepeye doğru koştu. Çitteki bir boşluğu kapatan tahta çerçevenin üstünden atlayıp sağa döndü, zirveye doğru yoluna devam etti. Tepenin uzak yamacındaki ormanlara kadar koştu, sonra soluklanmak için yaban sümbüllerinin arasına çöktü. Uzanıp yakınlardaki tarlalarda otlayan kuzuların sesini dinledi. Biraz bekledi, ama istenmedik bir şey duymadı. Okçular takipten vazgeçmişlerdi. Thomas yaban sümbüllerinin arasında uzun süre yattı ama sonunda dikkatle zirveye geri döndü ve uzak tepedeki yaşlı kadınlar ve çocuklardan oluşan dağınık grubu gördü. Onlar bir şekilde okçulardan kurtulmuşlardı ve hiç kuşku yok ki Sir Giles…

Azincourt / Bernard Cornwell
Macera/ 23 Aralık 2019

Azincourt Azincourt’tan… Bir keresinde az daha başarılı oluyorlardı. Hook’un babası her yıl düzenlenen futbol müsabakası sırasında ölümüne tekmelenmiş, onu kimin öldürdüğünü bulamamışlardı; ancak, herkes bu işi Perrill ailesinden birisinin yaptığından emindi. Derebeylik malikanesinin ötesindeki sazlığa yuvarlanan topun peşinden bir düzine adam gitmiş, sadece on biri geri gelmişti. Yeni Lord Slayton bu olaya cinayet denilmesi fikrine gülüp geçmiş, ‘Futbol oynarken adam öldürdü diye birini asarsak,’ demişti, ‘İngiltere’nin yarısını asmamız gerekir!’ Hook’un babası ölmeden önce çobanlık yapıyordu. Hamile eşini iki oğlu ile birlikte dul bırakmıştı. Dul kalan kadın kocasının ölümünden iki ay sonra ölü doğan kızını doğururken can vermişti. Kadın, Aziz Nicholas Yortusunda yani Nick Hook’un on üçüncü yaş gününde ölmüştü, Hook’un büyükannesine göre bu tesadüf Nick’in lanetli olduğunu gösteriyordu. Nick’in üzerindeki laneti kendi büyüsüyle kaldırmaya çalıştı. Çocuğa bir ok saplayıp kasığına doğru iyice itmiş, sonra da bu okla bir geyiği öldürmesini söylemişti. Böylelikle üzerindeki lanet kalkacaktı. Hook Lord Slayton’ın dişi geyiklerinden birini gizlice avlamış ve üzerinde kan izleri bulunan okla öldürmüştü, ama lanet kalkmamıştı. Perrill ailesi yaşıyor, aralarındaki kan davası sürüyordu. Hook’un büyükannesinin bahçesindeki güzel elma ağacı kurumuştu; bu olayın üzerine büyükanne, Perrill’lerin yaşlı annelerinin meyveleri kuruttuğunda diretiyordu. ‘O Perrill ailesinin hepsi kokuşmuş soysuzlar sürüsü,’ diyordu büyükannesi. Tom Per-ıill ile kardeşi…

Cehennem / Dan Brown
Macera/ 17 Aralık 2019

Cehennem Cehennem’den… Langdon haykırarak uyandı. Oda aydınlıktı. Yalnızdı. Havada keskin bir ilaç kokusu vardı ve bir yerlerdeki makine, kalbinin ritmiyle bipliyordu. Langdon sağ kolunu hareket ettirmeye çalıştı; ama derin bir sancı ona engel oldu. Bakışlarını indirdiğinde, koluna serum bağlandığını fark etti. Nabzı hızlanınca makineler de daha hızlı biplemeye başladı. Neredeyim? Ne oldu? Başının arkası korkunç bir ağrıyla zonkluyordu. Baş ağrısının kaynağını bulmak için dikkatlice uzanıp tepesine dokundu. Keçeleşmiş saçlarının dibinde, kurumuş kanla kaplı yaklaşık bir düzine dikiş, kabarıklar halinde eline geldi. Geçirdiği kazayı hatırlamak için gözlerini kapattı. Hiçbir şey. Tam bir hiçlik. Düşün. Sadece karanlık. Langdon’ın hızlanan kalp monitörünün harekete geçirdiği doktor üniformalı bir adam telaşla içeri girdi. Gür bir sakalı, posbıyığı ve kalın kaşlarının altında, derin ve şefkatli bakan gözleri vardı. Langdon, “Ne oldu?” diyebildi. “Kaza mı geçirdim?” Sakallı adam parmağını dudağına götürdü ve aceleyle dışarı çıkıp koridordan birine seslendi. Langdon başını çevirdi; ama bu hareketi tüm kafatasına yayılan bir ağrıyı tetikledi. Derin nefesler alarak ağrının geçmesini bekledi. Sonra çok yavaş ve sistemli bir şekilde içinde bulunduğu steril ortamı inceledi. Hastane odasında tek yatak vardı. Çiçek yoktu. Kart yoktu. Eşyaları şeffaf bir plastik torba içinde, yanındaki tezgâhın üstüne konmuştu. Her yerinde kan vardı. Tanrım. Çok kötüydü herhalde. Daha sonra…

Melekler ve Şeytanlar / Dan Brown
Macera/ 16 Aralık 2019

Melekler ve Şeytanlar Melekler ve Şeytanlar’dan… Beti benzi atan Langdon başını sallayarak kendini şanslı saydı. Her şey dikkate alınacak olursa, uçuş son derece sıradandı. Kalkış sırasında kemiklerini sızlatan ivmelenme dışında uçağın hareketleri sıradandı; arada bir türbülansa girmişler, yükselişe geçtiklerinde bir iki basınç değişikliği yaşamışlardı, ama uçağın akıllara durgunluk veren bir süratle, saatte 17.000 kilometre hızla gittiğini gösterecek hiçbir farklılık olmamıştı. X-33’ün bakımıyla ilgilenmek üzere birkaç teknisyen piste koşuşturdu. Pilot kontrol kulesinin yanındaki park alanında bekleyen siyah bir Peugeot’ya kadar Langdon’a eşlik etti. Bir süre sonra, vadi zemininde uzanan asfalt yolda ilerliyorlardı. Uzakta bir yığın binanın zayıf görüntüsü yükseliyordu. Dışarıdaki yemyeşil ovalar araba ilerlerken bulanıklaşıyordu. Langdon, pilotun hız göstergesini saatte 170 kilometreye -saatte 100 milden fazla çıkartmasını hayretle izledi. Bu adamın hız tutkunluğu nedir böyle, diye düşündü. Pilot, “Laboratuvara beş kilometre kaldı,” dedi. “Sizi iki dakikada oraya götürürüm.” Langdon boş yere emniyet kemeri aradı. Neden şunu üç dakika yapıp, oraya sağ salim varmıyoruz? Araba hızla ilerlemeye devam etti. Kasetçalara bir bant yerleştiren pilot, “Reba sever misiniz?” diye sordu. Bir kadın şarkı söylemeye başlamıştı. “Bu sadece yalnızlık korkusu…” Langdon, burada korku yok, diye düşünmeye daldı. Bayan iş arkadaşları onun müzelere layık bir sanat eserleri koleksiyonuna sahip olmasını, boş bir evi, bir kadının…

Da Vinci Şifresi / Dan Brown
Macera/ 13 Aralık 2019

Da Vinci Şifresi Da Vinci Şifresi’nden… Langdon, müze müdürünün ölümüyle büyük bir kayba uğradığını hissediyordu. Sauniére münzevi bir yaşam sürmekle tanınmasına rağmen, sanata olan tutkunluğu onu saygın bir adam haline getirmişti. Poussin ve Teniers’in tablolarındaki gizli şifreler hakkında yazdığı kitaplar, Langdon’ın en sevdiği ders kitaplarıydı. Langdon bu akşamki görüşmeyi dört gözle beklemiş ve müze müdürünün gelmemesi onda hayal kırıklığı yaratmıştı. Müze müdürünün cesedinin görüntüsü bir kez daha zihninde canlandı. Bunu kendine Jacques Sauniére mi yaptı? Langdon görüntüyü zihninden atmak için kendini zorlayarak, başını çevirip pencereden dışarı baktı. Dışarıdaki şehir uyanmaya başlıyordu, sokak satıcıları, badem şekerlemesi arabalarını sürüyor, garsonlar çöp torbalarını kaldırım kenarına taşıyor, geceden kalma âşıklar yasemin kokuları taşıyan meltemde üşümemek için birbirlerine sokuluyorlardı. Citroën kaosun içinden yetkiyle geçerken, iki tonlu ahenksiz sireni trafiği bıçak gibi yarıyordu. Otelden ayrıldıklarından beri ilk kez konuşan ajan, ” Yüzbaşı, bu akşam Paris’te bulunduğunuzu öğrenmekten son derece memnun,” dedi. “Çok talihli bir tesadüf.” Langdon talihli olmak dışında her şeyi hissediyordu, ayrıca tesadüf, kesinlikle güvenmediği bir kavramdı. Hayatını, farklı amblemlerle ideolojilerin birbirleriyle gizli bağlılıklarını keşfetmekle geçiren biri olarak Langdon dünyayı birbirine iyice dolanmış tarihin ve olayların bir ağı gibi görüyordu. Bağlantılar görünürde olmayabilir , diye sık sık tekrarlardı. Harvard’daki simgeleme derslerinde, ama her zaman oradadırlar,…

Başlangıç / Dan Brown
Macera/ 13 Aralık 2019

Başlangıç Başlangıç’tan… Çizimi görünce Langdon gülümsemişti. Birkaç yil önce karıştığı bir işle ilgili zekice bir dokundurmaydı. iki yüz arasındaki boşlukta bir kadeh veya kase beliriyordu. Müzenin dışında duran profesör, eski öğrencisinin neyi ilan edeceğini duymak için sabırsızlandi. Bir zamanlar, gelişen sanayi şehrinin can daman sayilan kıvrımlı Nervion Nehri’nin kıyısındaki beton yola adımını atarken hafif bir esinti ceketinin kuyruğunu uçuşturdu. Havada belli belirsiz bakir kokusu vardi. Langdon yoldaki küçük bir dönemeci geçtikten sonra devasa ölçülerdeki parlak müzeye bakmak için biraz durdu. Tüm yapıyı bir kerede görmek mümkün değildi. Bu yüzden, uzatılmış tuhaf biçimleri anlayabilmek için binayı bir süre inceledi. Burası kuralları kırmakla kalmıyor, diye düşündü. Tamamıyla gozardı ediyor. Edmond için mü kemmel bir yer. Bilbao’daki Guggenheim Müzesi uzaylı hayallerinden firla-mış gibiydi. Gelişigüzel biçimde birbirine yaslanmış gibi duran eğri metal formların meydana getirdiği kıvrımlı bir kolaj denilebilirdi. Uzayıp giden karmakarışık şekiller kütlesi, balık pulu gibi parlayan otuz binden fazla titanyum karo ile kaplanm^tı. Bu da yapıya, sanki fütüristik bir su canavar nehir kıyısında güneşlenmeye çıkmış gibi, aym anda hem organik hem de dünya dışı bir görünüm veriyordu. Bina 1997’de ortaya çıktığında The New Yorker, Mimar Frank Gehry’yi “titanyum peleriniyle dalgalı formda fantastikbirhayal gemisi” tasarladığı için övmüştü. Dünyadaki başka eleştirmenlerse, “Zamanımızın en güzel…

Kodeks 632 / Jose Rodrigues Dos Santos
Macera/ 18 Ekim 2018

Kodeks 632 Kodeks 632’den… “Yardımcı oldu tabii ki,” dedi. “Fakat ondan daha yararlı şeyler de var. Bildiğiniz üzere yüzyıllar boyunca hiyerogliflerin anlamı bilinmiyordu. İlk hiyerogliflerin yazımı İsa’nın doğumundan üç bin yıl öncesine kadar gider. Hiyeroglifler dördüncü yüzyıl sonlarına doğru kullanımdan düştü ve bir nesil sonra kimse hiyeroglifleri okuyamaz oldu. Sizce neden oldu bu?” Sınıf sessizdi. “Mısırlılar hafıza kaybına uğradı?” diyerek güldü sınıftaki genç erkeklerden biri. “Kilise yüzünden,” diye açıkladı Tomás, zoraki bir gülümsemeyle. “Hıristiyanlar, Mısırlıların hiyerogliflerini kullanmalarına izin vermediler. Onları pagan geçmişlerinden, sayısız tanrılarından koparmak istediler. Bu o kadar kökten bir çözümdü ki bu antik yazı biçimi bir anda tarih oldu. Hiyerogliflere olan ilgi söndü ve ancak on altıncı yüzyılın sonunda Papa V. Sixtus’un, Francesco Colonna tarafından yazılan Hypnerotomachia Poliphili adlı kitaptan etkilenip Roma’nın yeni sokak köşelerine Mısır dikilitaşlarını yerleştirmesiyle tekrar artmaya başladı.” Sınıf kapısının gıcırdaması Tomás’ın dersini böldü. Tomás, içeri giren genç kadına göz ucuyla baktı. Dikkati yeni gelen öğrenciye kaymıştı. Bu öğrenciyi daha önce görmemişti. Sarışın, turkuaza çalan mavi gözleri vardı, beyaz tenliydi. Kız herkesten uzağa, en son sıraya oturdu. Güzelliğinin insanlar üzerindeki etkisinin farkındaydı. Tomás devam etti. “Bilim insanları hiyeroglifleri deşifre etmeye çalışmış ama başaramamışlardı. Napolyon, Mısır’ı işgal ettiğinde beraberinde tarihçi ve bilim insanları getirmişti. Buldukları her…

Meleklerin Ateşi / Bear Grylls
Macera/ 17 Ekim 2018

Meleklerin Ateşi Meleklerin Ateşi’nden… SS Yüzbaşı Herman Wirth, görüşünü engelleyen kar tanelerini bir eliyle temizledi. Kendini zorlayarak da olsa iyice yaklaştı, kadının yüzüyle kendi yüzü arasında artık otuz santim bile kalmamıştı. Aradaki buz kütlesinin derinlerine bakmaya devam ettikçe soluğunu kesen boğuk bir ses çıkardı. Kadının gözleri son nefesini verirken dahi sonuna kadar açık kalmıştı. Aynen beklediği, bildiği gibi gözleri gök mavisiydi. Ama tüm ümitleri o raddede ani ve yıkıcı bir şekilde kırıldı. Kadının gözleri kendi gözlerini deliyordu. Delirmiş gibi… Cam gibi… Hortlak gibi… Onu tutan saydam buz kütlesini delip geçen, alevle kızmış iki tüfek namlusu benliğini tehdit ediyordu. İnanılmaz bir şekilde bu kadın, nihayetinde mezarına dönüşecek buzulun içerisinde son nefesini verdiği sırada kandan gözyaşları döküyordu. Öyle ki Wirth, kadının gözlerinden sızan üzeri köpüklerle kaplı kanın yanaklarında sonsuza kadar donup kalacağı kırmızı yolu görebiliyordu. Göz temasını büyük bir zorlukla kestikten sonra bakışlarını biraz daha aşağı, kadının dudaklarına çevirdi. O kapkalın kaz tüyü uyku tulumunun bile içine sızan kutup soğuğuyla titrediği birçok gecede onların hayalini kurmuştu. Kendi zihninde elleriyle çizmişti kadının dudaklarını ve bir an olsun aklından çıkarmamıştı. Dolgun olacaktı, biraz bükülmüş ama güzeller güzeli bir pembeyle karşılayacaktı onu. Beş bin yıl boyunca beklemişti Germen kadın, nihayetinde o kusursuz dudaklarına konup kendisine…

Omega Parşömeni / Adrian D’Hagé
Macera/ 29 Haziran 2018

Omega Parşömeni Omega Parşömeni’nden… İbrani Üniversitesi’nin biyokimya laboratuvarı, DNA analizi yapmaya yetecek son teknoloji ile donatılmıştı. “Anlat bakalım öğretmenim,” David, yüzündeki gülümsemeyi engelleyemedi. “Yirmi yıl önce olsaydı, böyle bir şey yapamazdık,” dedi Allegra. Beyaz bir tahtanın önünde duruyordu. David, DNA analizinin Ölü Deniz Parşömenleri’nin sırrını çözmeye nasıl yardımcı olacağını açıklamasını istemişti. “DNA ya da dezoksiribonükleik asit böyle bir şeydir,” dedi Allegra. Sonra, tahtaya, merdivene benzeyen bir sarmal çizdi. “Essenilerden kalma, keçi derisinden parşömen o kadar eski ki, DNA ancak çok küçük parçalarda kalmış olabilir bu da analiz için yeterli değildir,” dedi. “Ama 1993’de, Amerikalı biyokimyacı Kary Mullus, zincirleme polimeras reaksiyonu denen bir teknik geliştirdi, bu teknikle test etmeye yeterli DNA kopyalanabiliyor.” “Yani, kutudaki parçalarda test için yeterli DNA olmasa bile, üretmek mümkün olabiliyor öyle mi?” “Kesinlikle. Üstelik düşünüldüğü kadar zor da değil. Eğer haklıysan, biri îsaiah, diğeri Thomas Gospeli ve öteki de Omega Parşömeni olan sadece üç parşömen varsa, demek ki üç set keçi DNA’sı var demektir. Böylece bin parçalı kâbus, üç parçalık çok daha küçük bir bulmacaya indirgenecek demektir.” “Tabii, üç ayrı keçi derisi kullandıklarını varsayarak,” dedi David. Allegra düşünceli görünüyordu. “Eğer dördüncü ya da beşinci bir deri olsa da hangi parşömenin hangisine ait olduğunu bulabiliriz. Bizi kaygılandıracak tek…

Ölüm Emri / James Dashner
Macera/ 1 Ocak 2018

Ölüm Emri Ölüm Emri’nden… Teresa en yakın arkadaşına baktı ve onu unutmanın nasıl bir şey olacağını merak etti. Kıymık’ın Thomas’tan önce bir sürü çocuğa yerleştirildiğini görmüş olmasına rağmen bu imkânsız geliyordu. Küllü kahverengi saçlı, keskin ve her daim düşünceli bakan bu çocuk ona nasıl yabancı olabilirdi ki? Aynı odada olup da bir kokuyla ya da yakınlardaki bir sersemle ilgili nasü şakalaşmazlardı? Onun karşısında durup telepatik olarak konuşma fırsatım nasıl es geçebüirdi ki? İmkânsızdı. Ancak yalnızca bir gün kalmıştı. Teresa için. Thomas içinse artık sadece birkaç dakika vardı. Ameliyat masasında gözleri kapalı yatıyor, göğsü yumuşak, düzenli nefeslerle inip kalkıyordu. Kayran’ın zorunlu üniforması olan pantolon ile tişörtü giymişti. Bu haliyle güneş patlamalarının ve hastalığın dünyayı sıradanlıktan uzaklaştırmadan önce, sıradan bir okuldaki uzun günün ardından akşamüstü sıradan bir uyku çeken sıradan bir çocuğa benziyordu. Ölüm ve yıkım, çocukların -anılarıyla birlikte- kaçırılmalarını ve Labirent gibi dehşet verici bir yere gönderilmelerini gerekli kılmadan önce. İnsan beyninin imha bölgesi olarak bilinmeden ve izlenip incelenmesine ihtiyaç duyulmadan önce. Sırf bilim ve tıp için. Thomas’ı hazırlamış olan doktor ve hemşire maskeyi onun yüzüne indirdiler. Klik, bip ve tıslama sesleri geliyordu; Teresa, Thomas’m kulaklarına ve derisine metallerin, kabloların ve plastik tüplerin sokulmasını izlerken çocuğun ellerinin refleks olarak seğirdiğini gördü….

Vahşi Adalet / Wilbur Smith
Macera/ 1 Aralık 2017

Vahşi Adalet Vahşi Adalet’ten… Ceviz doğal ayrılma yerinden kesilmiş, sütü ve beyaz eti boşaltıldıktan sonra yine eski durumuna gelecek biçimde dikkatle yapıştırılmıştı. Bu işlemin yapıldığı ancak çok dikkatli bir incelemeyle anlaşılabilirdi. Kız aralığa madeni bir araç sokup çevirdi, cevizin iki parçası Paskalya yumurtası gibi iki yana açıldı. Kabukların oluşturduğu yuvalar plastik köpükle örtülüydü, içinde her biri bir beyzbol topu boyunda yumurtayı andıran gri renkli iki nesne vardı. Bunlar Doğu Alman yapımı ve Varşova Paktı içinde MKIV (C) kod adıyla anılan el bombalarıydı. Bombaların dış yüzeyi elektronik maden detektörlerinin denetiminden geçmek için zırhlı plastikle kaplıydı. El bombalarının çevresindeki sarı çizgi şarapnel etkisi olmadığını, yüksek derece patlama niteliği olduğunu belirtiyordu. Sarışın kız el bombasını sol eline alıp emniyet kemerini açtı ve sakin bir tavırla yerinden kalktı. Perdeyi açıp mutfak bölümüne geçerken diğer yolcular onunla ilgilenmediler bile. Ancak hâlâ emniyet kemerleri bağlı olan kabin memuruyla iki hostes, bölmelerine giren kızı görünce çok şaşırmışlardı. “Özür dilerim, hanımefendi, ama pilot emniyet kemeri ışıklarını söndürene kadar yerinizden kalkmamanızı rica edeceğim.” Sarışın kız elini kaldırıp adama parlak gri yumurtayı gösterdi. “Bu bir tank mürettebatını öldürmek için geliştirilmiş özel el bombasıdır. Bu uçağın pilot bölmesini bir kesekâğıdı gibi parçalar ve elli metre çevresindeki insanları sarsıntı etkisiyle öldürür.” Karşısındakilerin…

Şeytan Çığlığı / Wilbur Smith
Macera/ 30 Kasım 2017

Şeytan Çığlığı Şeytan Çığlığı’ndan… Balığın geç çıktığı o mevsimlerden biriydi. Teknemi ve tayfamı zorluyor, her gün biraz daha kuzeye gidiyor, her gece karanlık bastıktan sonra Büyük Limana dönüyordum. Mozambik akıntısının şarap moru dalgalarından irilerine rastladığımızda Kasımın altısı .olmuştu. Artık, balık olsun da ne olursa olsun, diyecek hale gelmiştim. Bu kere bir tek müşterim vardı: New Yorklu bir reklâmcı olan Chuck McGeorge. Her yıl kılıç balığı yakalamak için altı bin mil yol aşıp St. Mary adasına gelirdi. Kısa boylu, tepesi devekuşu yumurtası kadar çıplak, kulaklarının ardında kır saçları olan, kırışık maymun suratlı bir adamdı. Ama büyük balık yakalamak için gerekli olan güçlü bacaklara sahipti. Sonunda balığı gördüğümüzde, hayvan bir insan kolundan uzun olan yüzgeçlerini ve onu köpek balığı ya da yunustan ayıran pala biçimli sırt eğimini göstererek suyun yüzeyinde yüzüyordu. Angelo da balığı benimle aynı anda görmüş, çingene saçlarını esmer yanaklarına savurup parlak tropik güneşinde bembeyaz dişlerini göstererek bağırmaya başlamıştı. Balık dalgalar arasında ağır, kara ve kocaman bir kütüğü andırıyordu. Dönüp avlanma yerime baktım. Chubby, Chuck’ı büyük avlanma koltuğuna o-turtmuş, sıkıca bağlıyor, eline eldivenleri geçirmesine yardım ediyordu. Tam o anda başını kaldırıp kendisine baktığımı gördü. Chubby bizi saran heyecana tam karşıt bir davranışla kaşlarını çatıp denize okkalı bir tükürük savurdu. Chubby…

11.Yazıt / Wilbur Smith
Macera/ 29 Kasım 2017

11.Yazıt 11.Yazıt’tan… YÜKSEK DAĞLARDAN IKI YALNIZ adam iniyordu. Soğuktan korunmak için, yolda eskittikleri kürkler ve çenelerinin altından bağlı, kulaklıklı deri şapkalar giymişlerdi. Sakalları karmakarışıktı, hava koşullan yüzlerinde izler bırakmıştı. Üç beş parça eşyalarını sırtlarına vurmuşlardı. Bu noktaya gelene dek çetin ve yıldırıcı bir yolculuk olmuştu. Önden gitmesine rağmen, nerede oldukları hakkında Meren’in hiçbir fikri yoktu, niye bu kadar uzaklara geldiklerinden bile emin değildi. Bunu sadece hemen arkasından yürümekte olan yaşlı adam biliyordu ve o da henüz bir açıklama yapmamıştı. Mısır’dan ayrıldıklarından beri pek çok denizi, gölü ve güçlü nehri aşmışlar; muazzam ovalardan ve ormanlardan geçmişlerdi. Garip, tehlikeli hayvanlarla ve onlardan bile garip, tehlikeli adamlarla karşılaşmışlardı. Sonra dağlara vurmuşlar; havasını solumakta güçlük çektikleri karlı zirveler ve dik yamaçlı vadilerden oluşan kaosu yaşamışlardı. Soğuktan atları ölmüş ve Meren de bir parmağının ucunu yitirmişti, kararan parmak ucu donmuş, kavrulup kalmıştı. Neyse ki kılıç kullandığı elinin parmaklarından biri veya koca yayından oku bırakırken kullandığı parmağı değildi. Meren son dik yamacın kıyısında durdu. Yaşlı adam da yanına gelişti. Kürk paltosu, tam Meren’in üzerine atılırken tek bir okla hakladığı 31 kaplanının postundan yapılmıştı. Omuz omuza durup aşağıdaki yabani nehirler ve sık ağaçlarla kaplı orman dünyasını seyrettiler. “Beş yıl,” dedi Meren. “Beş yıldır yoldayız. Seyahatin sonuna geldik mi…

Büyücüler Kralı / Wilbur Smith
Macera/ 28 Kasım 2017

Büyücüler Kralı Büyücüler Kralı’ndan… Omzunun üzerinden sıranın arkalarına göz atınca, hemen arkadaki arabada olan Taita’nın fırıl fırıl dönen toz bulutlarının arasından onu gözlediğini gördü. Toz, yaşlı adamla aracını ince bir katman şeklinde örtmüş ve bu derin vadinin dibine kadar sızan bir tek güneş huzmesi, mika zerrelerinin üstünde ışıldayarak yaşlı adamı yeryüzüne inmiş bir Tanrı’ya benzetmişti. Batıl inançlarından kaynaklanan bu gelip geçici korkusuna yaşlı adamın tanık olmasından utanç duyan Nefer suçlu gibi başını eğdi. Tamose hükümdar sülalesinden bir prensin böylesine bir zaaf göstermemesi gerekiyordu, hele bu prens erkekliğin eşiğinde bulunuyorsa. Ama Taita onu herkesten iyi tanıyordu. Bebekliğinden beri Nefer’in lalası ve eğitmeniydi, anasıyla babasından ve kardeşlerinden bile daha yakın olmuştu ona. Taita’nın yüzündeki ifade değişmemişti, ama yorgun gözlen bu uzaklıktan bile Nefer’in benliğinin özüne kadar işliyordu sanki. Her şeyi görüyor, her şeyi anlıyormuş gibi. Nefer arkasını döndü ve dizginleri elinde tutarak atları uzun kamçısının bir darbesiyle daha da hızlandıran babasının yanında tüm cüssesiyle doğruldu, ilerlerinde vadi Galiala kentinin yıkıntılarının bulunduğu büyük amfiteatra açıldı. Bu ünlü savaş alanını ilk kez gördüğü için Nefer çok heyecanlandı. Taita’nın kendisi genç bir adamken burada savaşmıştı. Yarı tanrı olan Tanus Lordu Harrab Mısır’ı tehdit eden karanlık güçleri burada yenilgiye uğratmıştı. Bu olay altmış yıl önce olmuştu,…

Yedinci Papirüs / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Yedinci Papirüs Yedinci Papirüs’ten… Alacakaranlık çölden usulca yayılarak kum tepelerini mora boyarken kadifeden yapılmış kalın bir pelerin gibi bütün sesleri boğdu. Bu yüzden akşam artık sessiz ve sakindi. Karı koca kum tepesinde durmuş vadiye ve onun etrafını sarmış olan küçük köylere bakıyorlardı. Binalar beyaz, damları da dümdüzdü. Hurma ağaçlarıysa hepsinden yüksekti. Camiyle Koptik Hıristiyan Kilisesinin dışında. Bu inanç kaleleri gölün iki yanından birbirlerine bakıyorlardı. Gölün suları yavaş yavaş kararırken bir kaz sürüsü hızla kanat çırparak alçaldı. Sazlarla kaplı kıyının yakınında suları şıpırdatarak, hafifçe köpürdeterek göle indi. Tepedeki adamla kadın birbirlerinden çok farklıydılar. Erkek uzun boyluydu ama omuzları hafifçe çökmüştü. Güneşin son ışıkları gümüşümsü saçlarını yaldızlıyordu. Kadınsa gençti. Otuz bir, otuz iki yaşlarında görünüyordu. İnce, canlı ve hayat doluydu. Gür, kıvırcık saçlarını ensesinde deri bir bantla bağlamıştı. «Artık aşağıya inmenin zamanı geldi. Alia bekliyordun» Duraid kadına sevgiyle gülümsedi. Royan onun ikinci karısıydı. Adam ilk karısı öldüğü zaman onun güneş ışıklarını da beraberinde alıp götürdüğünü sanmıştı. Yaşamında böyle son bir mutluluk devresi olacağı hiç aklına gelmemişti. Ama şimdi Royan ve çalışmaları vardı. Mutlu ve rahattı. Royan birdenbire onun yanından uzaklaşarak, saçındaki bandı çekip çıkardı. Başını sallarken siyah gür saçları uçuşuyordu. Genç kadın bir kahkaha attı. Hoş bir sesti bu. Sonra kum tepeciğinin kaygan…

Nehir Tanrısı / Wilbur Smith
Macera/ 17 Kasım 2017

Nehir Tanrısı Nehir Tanrısı’ndan… Dökme fırınından çıkan erimiş maden gibi parlak nehir ağır ağır akıyordu çölde. Gökyüzü sıcağın buğusuyla titreşiyor, güneş sanki bakırcı çekicinin darbeleriyle her şeyi dövüyordu. Nil nehrini çevreleyen alçak tepeler darbelerin etkisiyle sarsılıyor gibiydi. Teknemiz papirüs yataklarının yakınından geçerken, su taşıyan sakaların gergin ve uzun kollarındaki su kovalarının gacırtılarını duyabiliyorduk. Bu ses teknenin burnundaki kızın şarkısıyla uyum içindeydi, Lostris on dört yaşındaydı. Onun kızıl kadın ayının ilk kez çiçek açtığı gün Nil en son taşkınına başlamış, Hapi rahipleri bu olayı çok talihli bulmuşlardı. Bebeklik adını atarak ona verdikleri kadınlık adının anlamı ‘Suların Kızı’ demekti. Onu o gün öylesine canlı hatırlıyorum ki… Yıllar geçtikçe daha da güzelleşecek, ancak bakire kadınlığın parıltısı asla o günkü kadar güçlü olamayacaktı. Teknedeki erkeklerin hepsi, hatta kürek çeken savaşçılar bile bunun farkındaydılar. Ne ben, ne de onlar, gözümüzü kızdan ayırabiliyorduk. Kız beni yetersizlik duygusuyla dolduruyor, içime derin bir özlem yayıyordu; ben her ne kadar hadımsam da, bir kadının vücudunun zevkini tattıktan sonra hadım edilmiştim. “Taita.”diye seslendi bana. “Sen de benimle şarkı söyle!” İstediğini yapınca sevinçle gülümsedi. Fırsat buldukça beni yanından ayırmamasının nedenlerinden biri de sesimdi; tenor sesim onun o güzel sopranosunu kusursuz denecek kadar tamamlardı. Ona öğrettiğim eski köylü aşk şarkılarından birini okumaya başladık:…