Günaha Son Çağrı / Nikos Kazancakis
Yabancı Edebiyat/ 24 Haziran 2018

Günaha Son Çağrı Günaha Son Çağrı’dan… Cevap veren olmadı. Tatlı tatlı, sakin sakin havaya yükselen gecenin ezeli seslerinden başka ses yoktu: Cırcır böcekleri, çekirgeler, kuşlar iç çekiyorlardı; ta uzaklarda, gece karanlığında, insanlarca görünmeyen şeyleri gören köpekler vardı, havlıyorlardı… Başını ileri doğru uzattı. Karşısındaki sedir ağacının altında birinin olduğunu iyi biliyordu. «Biliyorum, oradasın…» diye fısıldadı, alçak, yalvarır bir sesle, ortaya çıksın diye görünmeyeni kışkırtmaya çalışıyordu. Bekledi. Titremesi durmuştu, koltukaltlarından, alnından ter akıyordu şimdi. Gözleri oraya takılı, kulak kesilmişti. Bazen, karanlıkta derinden gelen gülüşü yeniden duyar gibi oluyor, bazen de havanın fırıl fırıl döndüğünü, donduğunu ve biçim bulur bulmaz, bozulup kaybolan bir nesne olduğunu görüyordu. Karanlık havayı katı halde tutabilmek için çabalıyor, eriyip gidiyordu Meryem’in oğlu. Şimdi ne bağırıyordu, ne de yakarıyordu; sedirin altında, başı ilerde diz çökmüş, bekliyor, eriyordu… Kayalar dizlerini acıtıyordu. Duruşunu değiştirdi, sedirin gövdesine dayanarak, gözlerini kapadı. Derken durgunluğunu bozmadan ve ses çıkarmadan gördü onu, gözlerinin içinde gördü. Ama beklediği gibi olmamıştı. İki eli başının üstünde lanet yağdıran, yalnız koyup gittiği annesini göreceğini sanmıştı. Oysa!.. Titreyerek yavaş yavaş gözlerini açtı. Önünde, tepeden tırnağa kadar, kalın tunçtan, birbirine girift olmuş pul pul zırhla kaplı bir kadının vahşi vücudu parlıyordu. Ama başı insan başı değildi, kartal başıydı, sarı gözleri, bir ağız…

Allah’ın Garibi / Nikos Kazancakis
Yabancı Edebiyat/ 23 Haziran 2018

Allah’ın Garibi Allah’ın Garibi’nden… Peder Francesco, bugün kalemi ele alıp da senin hayatım ve çağını yazmağa kalkışan naçiz ben, hatırlarsın, ilk karşılaştığımızda zavallı bir dilenciydim, çirkindim, saçım sakalım birbirine girmişti, kaşlarımın kılları enseminkilere karışıyordu. Korku doluydu gözlerim, bön bön bakıyordum; kekeliyordum, kuzular gibi meliyordum; sense, çirkinliğimle, aşağılık durumumla alay ederek, bana ‘Leo Kardeş’ arslan kardeş demiştin. Ne var ki, hayat hikâyemi anlatınca sana, ağlamağa başladın; kollarınla sımsıkı sarıp, öptün beni, “Leo Kardeş, bağışla beni,” dedin “‘Arslan’ diyerek seni alaya aldığım doğru, ama şimdi gerçekten ‘arslan’ olduğunu görüyorum; çünkü ancak bir arslan düşebilir peşine, senin düştüğün şeyin.” Manastır manastır, köy köy geziyor, bir çölden ötekine uzanıyor. Tanrıyı arıyordum. Dünya evine girmedim, çoluk çocuk edinmedim, çünkü Tanrıyı arıyordum. Bir elimde ekmek dilimi, ötekinde bir avuç zeytin, açlıktan ölecek gibi olur da yemesini unuturdum, çünkü Tanrıyı arıyordum. Yürümekten şişmişti ayaklarım, dilimde tüy bitinceye dek aynı soruyu sordum durdum. Sonunda kapı çalıp, ilkin ekmek, derken tatlı bir söz, sonra da kurtuluş dilenmekten usandım. Herkes gülüyordu halime, mecnunun teki deyip, kapı dışarı ediveriyorlardı; böylece, uçurumun kenarına gelinceye dek ittiler beni. Bıkmıştım; küfretmeğe başladım. Ne de olsa ben de insanım, diyordum kendi kendime; yürümek, baş açık, ayak yalın aç karınla dolaşmak… Çaldığım gök kapılarının bir türlü…

Zorba / Nikos Kazancakis
Yabancı Edebiyat/ 22 Haziran 2018

Zorba Zorba’dan… Onu ilk kez Pire’de tanıdım. Girit’e gidecek vapura binmek üzere limana gelmiştim. Neredeyse sabah olacaktı. Yağmur yağıyordu. Güçlü bir siroko rüzgârı esiyor, denizin serpintileri küçük kahveye kadar geliyordu. Camlı kapılar kapalı olduğu için hava insan soluğu ve adaçayı kokmaktaydı. Dışarısı soğuktu, camlar, insan soluklarından buğulanmıştı. Keçi kılından kahverengi fanilalar giymiş ve burada sabahlamış birkaç denizci, kahve ve adaçayı içiyor, buğulu camlardan denize bakıyorlardı. Fırtınadan sersemleyen balıklar, dipteki durgun sulara inmiş, yukarıda çevrenin durulmasını, balıkçılar da kahveye sığınmışlar, bu tanrısal keşmekeşin durmasını bekliyorlardı; balıkların korkusu geçsin de oltalara vursunlar diye… Dil, iskorpit ve pisi balıkları gece seferlerinden dönüyor, uyumaya gidiyorlardı. Şafak söymekteydi. Camlı kapı açıldı. Kısa boylu, sarı benizli bir liman işçisi içeri girdi. Başı açık, ayakları çıplak ve çamur içindeydi. Kocaman, açık mavi perdesü giymiş bir ihtiyar deniz kurdu bağırdı: — Ee Kostandi, nasılsın be? Kostandi kızgın bir tavırla tükürdü. — Nasıl olalım? Günaydın kahve, tünaydın ev, günaydın kahve, tünaydın ev, günaydın kahve, tünaydın ev! İşte benim hayatım! İş yok! Bazıları güldü, bazıları kafa sallayıp küfrettiler. Felsefe eğitimini Karagöz oyunlarında tamamlamış palabıyıklı biri araya girdi: — Hayatın kendisi işsiz; lanet olsun, kendisi! Yeşilli mavili, tatlı bir ışık pis camlara vurdu, o da kahvenin içine girdi, ellere, alınlara takıldı,…