Zahir / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Zahir Zahir’den… Özgürüm, hapishaneden çıktım, karım gizemli bir biçimde ortadan kayboldu, belirli bir çalışma saatim yok, yeni insanlarla tanışırken zorlanmam, zenginim, ünlüyüm ve eğer Esther gerçekten beni terk ettiyse, onun yerini tutacak birini eninde sonunda bulurum. Özgürüm, bağımsızım. Ama özgürlük nedir? Yaşamımın büyük bölümünü şunun ya da bunun tutsağı olarak geçirdim, dolayısıyla kelimenin ne anlama geldiğini biliyordum. Çocukluğumdan beri en değerli varlığım, özgürlüğüm için savaştım. Yazar değil, mühendis olmamı isteyen ailemle kavga ettim. Acımasız şakalarıyla beni alaylarının hedefi haline getiren okuldaki diğer çocuklarla kavga ettim, sadece benim burnumdan onlarınkinden daha fazla kan aktığında, ya da annemden yüzümdeki yara izlerini saklamak zorunda kaldığım çünkü sorunlarımı çözmek benim isimdi, onun değil öğleden sonraları, acaba gözyaşlarına boğulmadan dayak yiyebildiğimi onlara kanıtlayabildim mi? Hayatımı devam ettirebilecek bir iş bulmak için kavga ettim. Bir nalbur dükkânında dağıtım elemanı oldum, böylece ailemin şantajlarımdaki o kara cümleden de kurtulmuş olacaktım: “Sana para vereceğiz, ama sen de şunları, şunları yapmalısın…” Büyüme çağında her ne kadar başarıyla sonuçlanmadıysa da âşık olduğum kız için kavga ettim, o da beni seviyordu; sonunda beni terk etti çünkü ailesi benim bir geleceğim olmadığı konusunda onu ikna etti. İkinci işim olan gazetecilik dünyasındaki düşmanca tavırla savaştım. İlk patronum beni üç saat boyunca bekletmiş ve…

Simyacı / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Simyacı Simyacı’dan… Delikanlının adı Santiago idi. Sürüsüyle birlikte eski, terk edilmiş kilisenin önüne geldiğinde güneş batmak üzereydi. Kilisenin çatısı çoktandır çökmüş, bir zamanlar ayin eşyalarının konulduğu yerde kocaman bir firavuninciri büyümüştü. Delikanlı geceyi burada geçirmeye karar verdi. Bütün koyunlarını yıkık kapıdan içeri soktu. Koyunların, geceleyin kaçmalarına engel olacak şekilde, kapıya birkaç tahta koydu. Bu bölgede kurt falan yoktu, ama bir keresinde bir kaçak koyunu bulmak için, ertesi gün bütün gün dolaşmak zorunda kalmıştı. Yamçısını yere yayıp üzerine uzandı, okuyup bitirdiği kitabı da yastık olarak başının altına koydu. Uykuya dalmadan önce, artık daha kalın kitaplar okuması gerektiğini düşündü: Okunmaları daha uzun sürer, geceleyin de daha rahat yastık olurlardı. Uyandığında ortalık hâlâ karanlıktı. Yukarıya baktı, yarı yarıya yıkılmış çatının arasından parıldayan yıldızları gördü. “Biraz daha uyusaydım,” diye düşündü. Bir hafta önceki düşü tekrar görmüş, gene sonunu getiremeden uyanmıştı. Kalktı, bir yudum şarap içti. Sonra değneğini eline alıp hâlâ uyumakta olan koyunları uyandırmaya başladı. Hayvanların çoğunun tıpkı kendisi gibi uykudan hemen sıyrılıp uyandıklarını fark etti. Sanki gizemli bir güç, iki yıldır, yiyecek ve su peşinde kendisiyle birlikte bütün ülkeyi dolaşıp duran koyunların yaşamına bağlamıştı yaşamını. “Bana öylesine alıştılar ki, saat düzenimi biliyorlar,” dedi kendi kendine alçak sesle. “Bir an daldıktan sonra, tersi de…

On Bir Dakika / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

On Bir Dakika On Bir Dakika’dan… Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, Maria adında bir fahişe varmış. Durun bir dakika. ‘Bir varmış bir yokmuş’, çocuk masallarının başına çok yakışır sahiden de, oysa ‘fahişe’ yetişkinlere özgü bir sözcük. Bir öykü, böylesi açık bir çelişkiyle nasıl başlatılabilir? Her neyse, mademki ömrümüzün her anında bir ayağımız peri masallarında, öbürüyse uçurumda, bırakalım bu öykü de böyle başlasın. Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar Maria adında bir fahişe varmış. Bütün fahişeler gibi, o da doğduğunda bakire ve masumdu, genç kızlığında hayatının erkeğine (zengin, yakışıklı ve akıllı biri olacaktı bu) rastlamayı, onunla (telli duvaklı) evlenmeyi, (ileride büyük adam olacak) iki çocuk yapmayı, (denize bakan) güzel bir evde yaşamayı hayal etti. Babası esnaf, annesi terziydi. Brezilya’nın kuzeydoğusunda bulunan, yaşadığı kentte tek bir sinema, tek bir gece kulübü ve tek bir banka şubesi vardı; işte bu nedenle Maria beyaz atlı prensinin ansızın ortaya çıkıp yüreğini çalacağı ve kendisinin de onunla birlikte dünyayı keşfe çıkacağı günü bekler dururdu. Beyaz atlı prens bir türlü gelmediğinden, Maria’nın payına sadece hayal etmek kalıyordu. Aşkı ilk kez on bir yaşındayken, yürüyerek ilkokula gittiği günlerde tattı. Okulun açıldığı gün, yolda yalnız olmadığını anladı: İki adım ötesinde, o civarda oturan ve onunla aynı saatlerde okula…

Kazanan Yalnızdır / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Kazanan Yalnızdır Kazanan Yalnızdır’dan… Beretta Px4, cep telefonundan biraz daha büyük, yaklaşık 700 gram ağırlığında ve on atış yapabilen derli toplu bir tabancadır. Küçük ve hafiftir, cepte taşındığında fark edilmez; düşük kalibreli olmasının en büyük üstünlüğü, merminin kurbanın vücudunu delip geçmek yerine kemikleri parçalaması ve yoluna çıkan her şeyi paramparça etmesidir. Hiç kuşku yok ki, bu kalibrede bir tabancayla vurulduktan sonra hayatta kalma olasılığı oldukça yüksektir; hiçbir yaşamsal damarın zarar görmediği, dahası kurbanın karşı koyup saldırganın silahını elinden almayı başardığı binlerce vaka vardır. Gel gör ki, silahı ateşleyen kişi yeterince deneyimliyse, kurbanını en kısa yoldan -iki gözünün ortasına ya da kalbine nişan alarak- ya da yavaş yavaş -namluyu belirli bir açıdan kaburgalara yaklaştırıp tetiği çekerek- öldürmeyi seçebilir. Vurulan kişi ölümcül bir yara aldığını bir süre anlayamaz ve karşı koymaya, kaçmaya ya da yardım istemeye çalışır. Bunun en büyük yararı, pek az dış kanaması olan kurbanın gücünü yavaş yavaş yitirip başına geleni tam olarak anlayamadan yere yığılırken, kendisini vuranın yüzünü görebilecek kadar vakit bulmasıdır. Beretta Px4, uzmanların gözünde ideal bir silah olmaktan çok uzaktır. İlk James Bond filminde, İngiliz Gizli Servisinden bir ajan, Bond’a, “Şık ve hafif, ama bir kadının çantasında dursun diye. Hiçbir durdurucu gücü yok,” der ve eski tabancasını…

Aldatmak / Paulo Coelho
Yabancı Edebiyat/ 21 Şubat 2020

Aldatmak Aldatmak’tan… Her sabah “yeni bir gün” dedikleri şeye açtığım gözlerimi gerisingeri kapamak, yatağımdan hiç çıkmamak istiyorum. Ama mecburum. Harika bir kocam var, bana sırılsıklam âşık, saygın bir yatırım bankasının sahibi ve her sene -kendisi istemese de- Bilan dergisi tarafından İsviçre’nin en zengin üç yüz kişisi arasında gösteriliyor. İki oğlum (arkadaşlarımın tabiriyle) benim “yaşama sebebim”. Sabahları erkenden kahvaltılarını hazırlayıp onları evden beş dakika yürüme mesafesindeki okullarına götürmeliyim; okulları tam gün olduğundan çalışmaya ve kendime zaman ayırmaya fırsat bulabiliyorum. Okuldan sonra, kocam ve ben eve dönene kadar, onlara Filipinli bir dadı bakıyor. İşimi seviyorum. Yaşadığımız şehir Cenevre’deki hemen her sokağın köşesinden satın alınabilecek saygın bir gazetede muhabirlik yapıyorum. Senede bir kez ailemle birlikte seyahate çıkıyorum, çoğunlukla enfes kumsallara sahip cennet misali yerlere; kendimizi olduğumuzdan daha zengin ve ayrıcalıklı hissetmemizi, yaşamın bize bahşettiği nimetlere ziyadesiyle şükretmemizi sağlayacak kadar fakir insanların yaşadığı “egzotik” kentlere gidiyoruz. Hâlâ kendimi tanıtmadım: Adım Linda, memnun oldum. 31 yaşındayım, boyum 1.75, 68 kiloyum ve kocamın sınırsız cömertliği sayesinde paranın satın alabileceği en iyi giysileri giyiniyorum. Erkeklerde arzu, kadınlarda kıskançlık uyandırıyorum. Ama her sabah gözlerimi, herkesin düşlemesine rağmen çok az kişinin erişebildiği bu kusursuz dünyaya açtığım andan itibaren günümün felaket geçeceğini biliyorum. Bu senenin başına kadar hiçbir şeyi sorgulamaz,…