Mezarların Çağrısı / Simon Beckett
Polisiye/ 29 Temmuz 2020

Mezarların Çağrısı Mezarların Çağrısı’ndan… Ön camın ardındaki dünya yer yer pus perdeleriyle örtülüydü. Perde bölük pörçük ve öngörülemez bir şekilde bir an kalkıyor ve tekdüze, ıslak bozkırı gözler önüne seriyor, bir sonraki ansa arabanın etrafına sarılan beyaz bir tül gibi görüşü kapatıyordu. Biraz ileride, bozkırın nispeten düz bir kısmına polis arabaları için geçici bir park yeri oluşturulmuştu. Bir polis eliyle oraya gitmemi işaret etti. Boş bir yere park ederken engebeli zemin üzerinde Citroen sarsılıp sallandı. Motoru kapatıp gerindim. Direksiyon başında uzun bir yolculuk olmuştu, hiç mola da vermemiştim. Beklenti ve merak, durup dinlenme eğilimine baskın gelmişti. Simms beni aradığı zaman pek fazla ayrıntı vermemiş, sadece Dartmoor’da bir mezar bulunduğunu ve ceset çıkartılırken orada olmamı istediğini söylemişti. Kulağa rutin bir işlem gibi geliyordu, yılda pek çok kez çağrılabileceğim türden bir vaka gibiydi. Fakat geçen on iki ay boyunca, ‘cinayet’ ve ‘Dartmoor’ sözcükleri sadece tek bir adamla eşanlamlı olmuştu. Jerome Monk. Monk, dört genç kadını öldürdüğünü itiraf etmiş bir seri katil ve tecavüzcüydü. Bu vakalar bilgimiz dahilindeydi. Kadınlardan üçü daha çocuk denecek yaştaydı ve cesetleri hiçbir zaman bulunamamıştı. Şayet bu mezar onlardan birine aitse, o zaman diğerlerinin de civarda olma ihtimali yüksekti. Böyle bir durumda, son on yılın en büyük mezardan çıkarma…

Öpme Öldürürsün / Denny Spade
Polisiye/ 25 Temmuz 2020

Öpme Öldürürsün Öpme Öldürürsün’den… Cebimdeki paraları okşayarak: — Anlaştık güzeiim, diye cevap veıip kapıyı açıyorum. Yosma arabaya yerleşirken eteğinin yırtmacından görülen manzara yine başımı döndürüyor. Güçbelâ kendimi toplayıp direksiyona geçiyorum. Böyle bir arabayı kullanmak da zevkli oluyor hani… Arabayı hareket ettirirken dikiz aynasından, arkada, bir moda dergisinden fırlamışçasma fiyakalı fiyakalı oturan yosmaya bir göz atıyorum: — Hanımefendi nereye gitmek istiyorlar? Yüzüme bakmak zahmetine katlanmadan: — Staten Island feribotuna, diyor. Elinizi çabuk tutun. Direksiyona yapışıp gaza abanıyorum. Bir kadının bu saatte Staten Island’da ne işi olabilir ki… Konuşma fırsatı yaratmak için: — Gezinti için biraz geç bir saat değil mi? diye soruyorum. — Sesinizi kesin de yola bakın. Sertliğin de bu kadarı fazla canım. îçerlemeye başlıyorum Bir şeyler yapıp intikam almam lâzım. Kendi kendime, bu ne idüğü belirsiz macera bitmeden önce şu yosmayla birkaç tatlı saat geçirmeye karar veriyorum. Hıncımı başka türlü almama imkân yok. Dikkatimi yola verip sürati artırıyorum. On dakika geçmeden 3 numaralı rıhtıma girip antrepolar boyunca ilerlemeye başlıyoruz. Uzaktan, kalın sisin ardından feribotun düdüğü duyuluyor. Nehir polisleri motordan motora seslenerek yarenlik ediyorlar. — Şimdi ne yapıyoruz, diye soruyorum. Öne doğru eğiliyor. Sinirli bir hali var. O güzel dudakları kısılmış, buğulu gözlerle rıhtımı seyrediyor. — Biraz bekleyin, diye fısıldıyor….

Operada Cinayet / Donna Leon
Polisiye/ 22 Temmuz 2020

Operada Cinayet Operada Cinayet’ten… “İyi akşamlar doktor” dedi Fasini, zorla gülümseyerek. Kadın sigarasını ceketinin cebine koyup başını salladı. Arkalarında kalan sahnede Violetta, Monsieur Germont’tan gelen mektubu okumaya başlarken, “Ne oldu?” diye sordu doktor. Fasini ellerini sertçe ovuşturdu. Ne diyeceğine karar vermek için bu hareketten medet umar gibiydi. “Maestro Wellauer…” diye söze başladı, ama cümlesine uygun bir son bulamadı. “Hasta mı?” diye sordu doktor sabırsızlıkla. “Hayır, hayır, hasta değil” dedi Fasini. Yine sustu ve ellerini ovuşturmaya devam etti. “Onu görsem iyi olur herhalde” dedi doktor, sorar gibi bir ses tonuyla. “Burada, operada mı?” Fasini’nin dili çözülmeyince, kadın, “Yoksa başka bir yere mi götürüldü?” diye sordu. Bu sözler direktörü harekete geçirdi. “Hayır, hayır. Maestro soyunma odasında.” “Biz de oraya gitsek daha iyi olmaz mı?” “Evet, tabii doktor” diye onayladı Fasini, bu öneriye sevinmişti. Kadına sağ tarafa doğru yol gösterdi, tam kuyruklu bir piyanoyla soluk yeşil renkli kılıfla kaplanmış bir harpın yanından geçerek dar bir koridordan ilerlediler. Fasini, koridorun sonundaki kapalı kapının önünde durdu. Kapıda uzun boylu bir adam bekliyordu. “Matteo” diye söze başladı Fasini, arkasındaki doktora dönerek; “hanımefendi doktor…” “Zorzi” dedi kadın kısaca. Resmiyetin hiç sırası değildi. Sahne amiri yardımcısı Matteo, müdürüyle doktor olduğu söylenen birinin gelmesi üzerine memnuniyetle kapının önünden çekildi….

Türk Sokağındaki Ev / Dashiell Hammett
Polisiye/ 1 Temmuz 2020

Türk Sokağındaki Ev Türk Sokağındaki Ev’den… Gantvoort’un ölüye ait olmadığını söyledikleri cüzdanı alıp bana doğru kaydırdı. “Bu da yolda, arabadan bir-bir buçuk metre ötede bulundu.” Ucuz, adi bir cüzdandı ve üstünde ne yapanın markası ne de sahibinin adının baş harfleri vardı, içinde iki on dolarlık banknot, üç gazete kupürü ve daktiloyla yazılmış altı isimlik bir liste vardı, listedeki ilk isim Gantvoort’unkiydi. Kupürlerin üç ayrı gazetenin küçük ilan sayfalarından geldikleri anlaşılıyordu -hurufat farklıydı çünkü- ve şöyle diyorlardı: George — Her şey hazır. Fazla bekleme. D.D.D. R.H. T. — Cevap vermiyorlar – FLO Cappy — Tam on ikide ve uyanık ol. BİNGO Daktilo edilmiş listedeki isim ve adresler -Gantvoort’un altındakiler- şöyleydi: Ouincy Heatbcote, 1223 Güney Jason Sokağı, Denver B.D. Thornton, 96 Hughes Meydanı, Dallas Luther G. Randall, 615 Columbia Sokak, Portsmouth J.H. Body Willis, 5444 Harvard Sokağı, Boston Hannah Hindmarsh, 218 Doğu 79. Sokak, Cleveland “Başka,” diye sordum, bunları inceledikten sonra. Çavuşun verecekleri bitmemişti henüz. “Ölünün yaka düğmeleri önlü arkalı çıkarılmıştı, ama yakası da kravatı da yerli yerindeydi. Ve sol ayakkabısı gitmişti. Ortalığı altüst ettik, ne pabucu, ne düğmeleri bulabildik.” “O kadar mı?” Her şeyi bekleyebilirdim artık. “Daha ne istiyorsun ulan,” diye hırladı. “Yetmez mi?” “Parmak izi?” “Sıfır. Hepsi ölünün.” “Ya içinde…

Sırça Anahtar / Dashiell Hammett
Polisiye/ 30 Haziran 2020

Sırça Anahtar Sırça Anahtar’dan… Pencereye yürüdü. Sokağın karşısındaki yapıların tepesinde hava ağır ve karanlıktı. Madvig’in arkasındaki telefona gidip bir numara çevirdi. “Alo, Bernie. Ben Ned. ‘Peggy O’Toole’ kaça kaç veriyor?.. O kadarcık mı?.. Eh, beş yüzer koy benden… Tabii… Yağmur yağacak gibi, yağarsa da, ‘Incinerator’u geçer… İyi, daha iyi bir fiyat ver öyleyse. Tamam.” Alıcıyı yerine koyup Madvig’in önüne geldi gene. Madvig, “Kısmetin bozulunca niçin biraz ara vermiyorsun?” diye sordu. Ned Beaumont yüzünü ekşitti. “Para etmiyor; şanssızlık dönemini uzatmaktan başka bir işe yaramıyor. O bin beş yüzü azar azar dağıtacağıma birden yatırmalıydım aslında. Başına gelecek varsa, bir an önce gelsin en iyisi.” Madvig başını kaldırıp güldü. “Dayanabilirsen eğer,” dedi. Ned Beaumont ağzının kenarlarını aşağı sarkıttı; bıyığının uçları peşlerinden gitti. “Dayanmam gereken her şeye dayanırım,” dedi kapıya yürüyerek. Elini kapı tokmağına koyduğunda, Madvig içtenlikle, “Doğrudur, Ned, yaparsın,” dedi. Ned Beaumont dönüp sordu: “Ne yaparım?” Madvig bakışlarını pencereye çevirdi. “Her şeye dayanırsın.” Ned Beaumont, Madvig’in öte yana dönük yüzünü inceledi. Sarışın adam huzursuzca kıpırdanıp cebindeki bozuklukları şıngırdattı gene. Ned Beaumont gözlerini boşlaştırıp gerçekten şaşkın bir sesle, “Kim yapar?” diye sordu. Madvig’in yüzü kıpkırmızı oldu. Masadan kalkıp Ned Beaumont’a doğru bir adım attı. “Cehennemin dibi,” dedi. Ned Beaumont güldü. Madvig utanarak gülümsedi ve…

Kanlı Hasat / Dashiell Hammett
Polisiye/ 29 Haziran 2020

Kanlı Hasat Kanlı Hasat’tan… Üç çeyrek saat geçti. Onbiri beş geçe bahçeden acı fren sesi duyuldu. İki dakika sonra Bayan Willsson odaya girdi. Şapka ve paltosunu çıkarmıştı. Yüzü bembeyaz, gözleri buğuluydu. “Çok affedersiniz,” derken yüzünde sert bir çizgi meydana getiren dudakları titriyordu. “Boşuna beklemişsiniz, kocam gelmeyecek.” Ona, kocasını ertesi sabah Herald’den arayacağımı söyledim. Sol ayağındaki yeşil terliğin uç kısmı dikkatimi çekti, kan gibi ıslak, yapışkan bir şeye bulaşmıştı. Bunu, kendi kendime tartarak evden uzaklaştım. Broadway’e kadar yürüdüm sonra, bir arabaya atladım. Belediye binasının önündeki kalabalığı merak ederek, otelime üç sokak kala arabadan indim. Otuz, kırk kadar erkek ve bir grup kadın, üstünde Polis Şefliği yazan bir kapıya bakıyorlardı. Kalabalıkta madenciler, tulumlarıyla ocaklarda çalışan işçiler, bilardo ve dans salonlarının süslü oğlanları, renksiz yüzlerine çekidüzen vermeye çalışmış parlak kostümlü adamlar, “namuslu koca’ bakışı taşıyan adamlar, yine sıkıcı namusluluklarıyla birkaç kadın ve ayrıca gece kadınları vardı. Buruşuk, gri renkte kostümlü, topluluğun dışında kalmış, geniş omuzlu adama yaklaştım. Adamın yüzü de gri renkteydi. Oysa daha ancak otuzunda olduğu belliydi. Yüzü geniş, sert çizgili ve zeki ifadeliydi; yalnız dudakları da gri renkteydi. Boynunda, pamuklu gri elbisesinin içinden bir gül gibi açılmış kırmızı renkte bir Windsor kravat vardı. “Patırtı ne?” diye sordum. Karşılık vermeden önce beni…

Banyodaki Ceset / Dorothy L. Sayers
Polisiye/ 21 Mayıs 2020

Banyodaki Ceset Banyodaki Ceset’ten… Lord Peter, piyanoda Scarlatti’nin bir sonatını çaldıktan sonra, uzun parmaklı adaleli ellerine baktı. Bir şey çaldığı zamanlar, her zaman sert bakışlı olan kurşunî gözlerinde tatlı bir yumuşaklık peydah olurdu. Ama buna karşılık, yüzündeki ciddî hava hiç değişmezdi. Kendisinin yakışıklı olduğunu hiçbir zaman iddia edemezdi Lord Peter. Daracık çenesi, ölçüsüz derecede açık olan alnı, çıkık elmacık kemikleri, onu yakışıklı olmaktan epey uzaklaştırmaktaydı. Peter, sarıya çalan saçlarını arkaya doğru tarardı hep. işçi Partisini destekleyen gazeteler bir karikatürünü yayınladıkları zaman, onu ingiliz aristokrasisinin müşahhas bir rüknü olarak gösterirler, çenesinin darlığını da belirtmekten geri durmazlardı. Parker, «Piyanon çok mükemmel bir şey, dostum!» dedi. — «Evet, pek kötü değildir… Ama Scarlatti’yi çalabilmek için, asıl bir klavsen lâzım insana… Piyano pek modern düşüyor. E, Parker, bir neticeye varabildin mi bâri?» — «Eh, aşağı yukarı… Fikrime göre banyodaki adam, öyle sanıldığı gibi hâli vakti yerinde biri değil… işsizin güçsüzün biri olmalı. Zavallıcık iş peşinde koşuyordu muhakkak… işte o gün de kilometrelerce yol yürüdü ve sonunda ölümle karşılaştı. Evet, başka bir adam, senin, benim gibi bir adam onu öldürdü… Yıkadı, temizledi, temizleyebildiği kadar tabiî, tipinde değişiklik yapmak için de saçını kolonyaladı, yüzünü traş etti… Sonra da arkasında en ufak bir iz bile bırakmadan onu…

Yenik ve Yalnız / Celil Oker
Polisiye/ 8 Mayıs 2020

Yenik ve Yalnız Yenik ve Yalnız’dan… Yerde tek başına duran telefon, koli kucağımda, kapıyı arkamdan kapatmadan önce salonun ucundaki pencereden Akmerkez’e bakarken çaldı. Evden eve filankeş taşımacılığın suratsız elemanları, patronları ve aracılık eden reklamcı arkadaşımla birlikte işi keşfe geldiğimizde sergiledikleri becerikli ve işbilir tavırlarını çoktan çöpe atmışlardı. Aniden ortaya çıkan küçümseyici bakışlarıyla, sanki silah zoruyla taşıdıkları orta yaşlı bekâr evinin ıvır zıvırlarını silindir kolilerine lütfen yüklemişler, çekip gitmişlerdi. Dün sitenin otoparkında dikilip kamyonun nasıl yanaşacağını konuşurken dağıttığım sigaraları çoktan haram etmiştim içimden. Geride kalan manzara da hiç parlak değildi. Sökülüp anında dağıtılan kütüphanemin arkasına denk gelen duvarın açığa çıkan manzarası en tahammüllü ev kadınını bile isyan ettirecek nitelikteydi. Yerdeki duvardan duvara halının üstündeki derin koltuk ve sehpa izleri dünyanın en amatör detektifine bile evin içinde saatlerimi nasıl geçirdiğimi anında söylerdi. Yıldız Turanlı halıyı yeni eve girmeyecek sayısız eşyamın başına yazmıştı zaten. Duvarlarda, kaldırılan tabloların yerlerini belli eden açık renkli dikdörtgenlerden yoktu hiç. Sağdaki pencereyi neredeyse bütünüyle kapatan mahallenin emlakçısının bez pankartı manzaranın üzücülüğüne tüy dikiyordu. Öteki odalardan bahsetmeye gerek duymuyorum bile. Salonun en bakılacak yerine, soldaki pencereden görülen Akmerkez manzarasına bakıyordum telefon çaldığında. İçeri doğru iki adım attım. Yıldız Turanlı kapının dışındaydı. Planlananın tersine hareket ettiğimi fark edince peşimden eve…

Kramponlu Ceset / Celil Oker
Polisiye/ 7 Mayıs 2020

Kramponlu Ceset Kramponlu Ceset’ten… Karşımda heyula gibi dikilen adama zarar vermek aklımın ucundan bile geçmiyordu. Bütün istediğim, keskin bir kılıç gibi savurarak indirmeye hazırlandığı sağ elini, hedeflediği şakağıma ulaşmadan engellemek, ardından koca gövdesini etkisiz duruma getirmekti. Daha sonra ne yapacağımı bilmiyordum ama bu şu an hiç önemli değildi. Bacaklarımın arasında, benim yaşıma gelmiş her erkek kadar önemsediğim bölgeyi muhtemel bir tekmeden korumak için hafif yan duruyordum. Derin bir nefes aldım. Soluğumu ciğerlerimden aşağıya, hara’ma kadar indirdim, orada sıkıştırdım. Gergin olmamam gerekiyordu ama gergindim. Karşımdaki adamın Eşkıya filmindeki Baran’a benzeyen sakallı suratında pis bir sırıtma vardı. “Osmanlı tokatından daha beter bir darbe geliyor, ne yapacaksın bakalım” diyordu gözleri. Kısa boylu bir adam sayılmam ama karşımdaki benden daha uzundu. İnce bir adam da sayılmam ama karşımdaki benden daha kalındı. Üstündeki giysinin mücadele sırasında aralanmış yakasından göğsündeki beyaz kıllar gözüküyordu. Alnında, şakaklarında, burnunun iki yanında, boynunda kocaman kocaman ter damlaları vardı. Adamı hayli terlettiğime sevindim. Darbenin nasıl geleceği daha önceden kolaylıkla anlaşılıyordu. Koca gövdesini sağ adımıyla öne doğru taşıyarak, sağ kolunu yukarı kaldırdı, parmaklarını birleştirerek keskinleştirdiği elini kafama doğru yönlendirdi. Bilinçli, telaşsız, kontrollü bir darbeydi bu. Kolunun, saldırısının tepe noktasını geçip aşağı inmesine izin vermemem gerekiyordu, vermedim. Ona daha yakın duran sol ayağımla…

Çıplak Ceset / Celil Oker
Polisiye/ 6 Mayıs 2020

Çıplak Ceset Çıplak Ceset’ten… Cessna Skylane RG uçağımla Chicago O’hare Uluslararası Havaalanı‘na inişe geçmişken içerden telefon çaldı. Açık pencereden gelen rüzgâr, motorun sesi ve tam o sırada indirdiğim tekerleklerin gürültüsü önce telefonun zırlamasını algılamamı engelledi. Gözüm altimetreyle vertical speed indicator arasında, kendimden intikam almaya çalışır gibi kurallara uygun bir iniş yapmaya uğraşırken soğuyan neskafemden aceleyle bir yudum daha aldım. Görünürlerde başka uçak yoktu. Pisti ortaladığımı sanırken ani bir yan rüzgâr küçük uçağımı şiddetle salladı. Gazı bir kıl daha kestim. İkinci kez çalan telefonu öfkeyle algıladım, umursamadım. Uçağın burnunu biraz yukarı kaldırdım. Hızım her zamanki gibi fazlaydı. Biraz daha gaz kestim. Telefonun sesini üçüncü kez duyduğumda küfrettim. Adam gibi bir iniş yapmamı engellemeye çalışan düşüncesiz beklemeliydi. Daha da gaz kestim. Uçağım beni panikletecek ölçüde büyük bir yunuslama hareketine girdi. Tekrar gaz verdim. Avuçlarım hafif terlemişti. Canım sigara istiyordu ama zamanım yoktu. Gitgide yaklaşan piste göre burnumu biraz daha kaldırdım. Fazla geldi. Ya da ben öyle sandım. İndirdim. Artık göstergelere bakmıyordum. Bakmalıydım ama bakmıyordum. Binlerce kez uçak indirmekle oluşan içgüdüyü bile yenen bir panikle bu kez yeniden kaldırdım. Pist altımdaydı. Hızım fazlaydı. Gazı sonuna kadar kıstım. Erken gelen stall uyarı sinyalinin sesi dördüncü kez çalan telefona karıştı. “Dur lan bir dakika…” dedim…

Ölümün Kimyası / Simon Beckett
Gerilim , Polisiye , Suç/ 5 Nisan 2020

Ölümün Kimyası Ölümün Kimyası’ndan… Bir an cep telefonumu başkasına verdiğime hayıflandım, sonra bavulumu yerden alıp yola doğru ilerledim. Yolda iki seçenek vardı, sola ya da sağa gitmek. Hiç tereddütsüz sola yöneldim. Sebebi yoktu. Birkaç yüz metre sonra, rengi atmış, tahtadan bir yol işaretinin olduğu bir kavşağa ulaştım. Tabela yan yatmış olduğundan sanki ıslak toprağın altında bir noktayı işaret ediyordu. Ama en azından, doğru yönde ilerlediğimi söylüyordu. Nihayet köye vardığımda hava kararmak üzereydi. Yürürken yanımdan bir iki araba geçti ama durmadılar. Onlar dışında gördüğüm ilk yaşam belirtisi, birbirlerinden uzak ve yoldan epeyce içeride kalan birkaç çiftlikti. Sonra grileşen havada ileride bit kilisenin kulesini gördüm, yarısı sanki çayıra gömülü gibi görünüyordu. Buralarda kaldırım vardı. Her ne kadar dar ve yağmurdan kayganlaşmış olsa da, tren istasyonundan beri yürüdüğüm yol kenarındaki çimenlikten ve çalı çitlerin arasından daha iyiydi. Yol bir kez daha kıvrıldığında, tesadüfen karşınıza çıkana kadar neredeyse gizlenmiş halde duran köy gözünüzün önüne seriliyordu. Pek de kartpostallardakı köylere benzemiyordu, içinde çok fazla yaşanılmış, çok fazla yayılmış hali, İngiliz köyü imgesiyle uyumsuzdu. Dış kesimlerinde savaş öncesinden kalma evler vardı, ama biraz ileride bunlar yerlerini duvarları iri çakmaktaşlarıyla döşeli taş kulübelere bıraktı. Köyün içlerine iyice yaklaştıkça evler yaşlandı, her adımım beni tarihte daha da geriye…

Ölülerin Fısıltısı / Simon Beckett
Gerilim , Polisiye/ 4 Nisan 2020

Ölülerin Fısıltısı Ölülerin Fısıltısı’ndan… Kalp krizini de çimenlikte, büyük, yaşlı bir sarısalkımın ölü bir dalını kesmeye çalışırken terleyip küfürler ettiği sırada geçirdi. Testereyi dala saplı halde bırakıp eve doğru birkaç titrek adım atmayı ancak başardı ve ardından göğsündeki ağrıyla yere yığıldı. Yüzüne takılı oksijen maskesiyle ambulansta yatarken Kate’in elini sıkıca tuttu ve ona moral vermek için gülümsemeye çalıştı. Her zamanki gibi, hastanenin sağlık personeli ritmik bir ivedilikle koşuşturdu, hummalı bir şekilde iğneler ambalajlarından çıkartıldı, makinelerin çılgınca biplemeleri işitildi. Nihayet sesler sustuğunda bir rahatlama yaşandı. Kısa süre sonra da, doğduğumuz andan itibaren her birimize eşlik eden kaçınılmaz bürokrasi gereğince bir takım formların imzalanmasının ardından Earl taburcu edildi. Şimdi bahar güneşinin altında boylu boyunca uzanıyordu. Çıplaktı; çimenlerle yaprakların bir halı gibi örttüğü topraktan biraz yüksekte kalan tahta bir platformun üzerindeydi. Bir haftadan fazladır oradaydı; etleri eriyip dağılmış, mumyalaşmış derisinin altından kemikler ve kıkırdaklar açığa çıkmıştı. Kafasının arkasında hâlâ birkaç tutam saç duruyordu, boş göz çukurları masmavi göğe bakıyordu. Ölçü alma işini bitirdikten sonra, dış hekiminin cesedini kuşlar ve kemirgenlerden korumak için yerleştirilmiş tel kafesten çıktım. Alnımdaki teri sildim. İkindi vaktiydi ve mevsim yeni başladığı halde hava çok sıcaktı. Bu yıl bahar gelmekte gönülsüz davranıyordu, tomurcuklar şişkin ve ağırdı. Bir iki hafta içinde…

Casusluk / Ernest Volkman
İnceleme , Polisiye/ 2 Mart 2020

Casusluk Casusluk’tan… Artamanov bu hayret verici haberleri zorlukla sindirebilmişti ki, Yakushev yeni bir şoka neden oldu. Yakushev, Yeni ekonomik politikanın bir temsilcisi olarak, Batı ülkelerine seyahat edebilecekti, bu yeni ekonomik politika (NEP) Lenin’in yeni Sovyet devletini muhtemel bir ekonomik çöküntüden korumak için yaptığı zorba bir hamleydi -daha iyi bir mevki elde etmek için gerçekleştirilen bir feda edişti. Yani kapitalist düşüncelerin, Sovyet endüstrisi ve tarımının devletle olan ortaklığına kaynaşmasıydı. NEP sınırlı derecede serbest ticarete izin veriyor ve yabancı ticari anlaşmaları müzakere edecek, geniş, özel grupların oluşturulmasını sağlıyordu. Yakushev, Sovyet kerestesinin Batılı ülkelere satımı konusunda yapılacak müzakere için seçilmişti. Yakushev, kendisinin bir Bolşevik olmadığını ve Lenin’in politikalarını ve amaçlarını paylaşmadığını açıklıkla dile getirdi. Bu iddiasını desteklemek için de, Artamanov’a şaşırtıcı bir itirafta bulundu: o Rusya’nın içindeki bir yeraltı monarşi örgütünün üyesiydi, bu örgüt Bolşevik rejiminin kaçınılmaz düşüşüne kadar uygun zamanı bekleyecek olan eski Çar memurları ve sempatizanlarından oluşuyordu. Bir maske olan Tres (Rusça güven) adı altında işleyen örgüt hakkında Yakushev şu sırrı verdi: örgütün Sovyet toplumunun her tabakasından üyeleri vardı ve şimdi Moskova’daki rejimin ayağının kaydırılmasına yardımı edebilecek, Rusya dışındaki monarşi sürgünleriyle bağlantı kurmanın yollarını arıyordu. Yakushev, bu bilgiyi Artamanov ile olan uzun soluklu arkadaşlığı nedeniyle paylaştığını iddia etti. Şüphesiz Artamanov’un, onun…

İki Azgın Zürafa / Carter Brown
Polisiye/ 1 Mart 2020

İki Azgın Zürafa İki Azgın Zürafa’dan… Siyah ipek bluzu, göğüslerinin baş döndürücü dikliğiyle alabildiğine gerilmişti. Beyaz yünden şortu ise, cömert kalçalarına rahatça sarılmıştı. Uzun bacakları, bir çift dolgun oyluktan başlıyor, yuvarlak ve biçimli dizlerden geçiyor, giderek incelen baldırlarla devam ediyor ve zarif bir çift bileğe ulaşıyordu. Kızın boyutlarının büyük olduğu kuşku götürmezdi. Ama vücudunun her parçası, tam bir ahenk içindeydi. Ben onu incelerken, onun da beni yavaş yavaş süzmekte olduğunu neden sonra fark ettim. «Herhalde, bir tür kafa derisi hastalığı geçirdiniz?..» diye sordu, hoşgörülü bir sesle. «Ne demek istiyorsunuz?» Afallamıştım doğrusu… «Yani, saçlarınızı o yüzden tıraş etmişlerdir diye düşündüm…» «Buna ‘alabros kesim’ derler bayan!» Hafifçe alınmıştım. «Saçımı tekrar istediğim kadar uzatmak için, biraz sabır göstermem yeter.» Başımı hafifçe çevirip ona sağ profilimi gösterdim. Malum, sol profilim de çok etkileyicidir ama, sağın, yine de hafif bir üstünlüğü vardır. «Bu şaşılığı mutlaka tedavi ettirmelisiniz.» Sesinde, yine sıcak bir ilgi vardı. «İnsanın yüzüne bakabilmek için, her defasında böyle yana dönmek zorundaysanız, işiniz iş demektir!..» «Bir ölüm kalım sorununuz olduğunu söylemiştiniz!» dedim, hırıltılı bir sesle. «Siz hele bir içeri girin. Burada durmakla, kendimizi gerçekten büyük bir tehlikeye atıyoruz. Bakarsınız bu sefer ikimize birden tecavüz ederler!» Böyle bir lafa ne denebilir ki?.. Sustum, dişlerimi sıktım…

Son Tanık / Glenn Meade
Polisiye/ 19 Şubat 2020

Son Tanık Son Tanık’tan… Sevdiğini işte böyle bulursun. Adın David ve alelade bir çocuksun -21’inde pek çocuk denemez ama hâlâ masum- karşı cins karşısında mahcup ve sakarsın, erkekliğe giden yolu el yordamıyla buluyorsun. Frankfurt yakınındaki Amerikan üssünde yaşayan fırlama asker çocuklarından birisin, kızlardan, sinemadan ve beyzboldan hoşlanıyorsun. Bütün gençler gibi, annen ve babanla pek anlaşamıyorsun. Bu, babanla yumruklaşmaya varan şiddetli bir tartışma yaşadığın yazdı. Gelecekle ilgili planlarının olmamasıyla başlayan, dudağının yarılmasına ve duvara çarpıp yere yığılmana yol açan yumrukla sonuçlanan tartışma. Babanın yüzündeki utancı görüyorsun. Kendisini kaybedip sana vurmasının ani pişmanlığını. Bu, daha önce hiç olmamış bir şey. Ama aldırmıyorsun. Öfkelisin ve babanın canının acımasını istiyorsun. Baban, Panama’da, Grenada’da, son yirmi yılda Amerikan askerlerinin çizmelerinin bastığı her sorunlu bölgede bulunan savaşçı, o güçlü Özel Kuvvetler üyesi. Asker olmayı hiç istemedin. Babanın yerini almayı asla düşünmedin. Sen hayalcisin. Resim yapmak, sanatçı olmak istiyorsun. O gün, ona artık burana geldiğini söylüyorsun. Artık seni yönlendiremeyeceğini söylüyorsun. Baba evinden bir daha dönmemek üzere ayrıldığını söylüyorsun. Annen ağlayarak kanepenin üzerine yığılıyor. Baban seni durdurmaya çalışıyor. Onu yolunun üzerinden itiyor ve öfkeyle çıkıyorsun. İkisini de seviyor, ama babanın gölgesinde yaşamaya bir son vermenin zamanı geldiğini biliyorsun. Dahası, 21 yaşının, özgürlüğün yazının keyfini yaşamak, biraz Akdeniz güneşi,…

Sakkara’nın Kumları / Glenn Meade
Polisiye/ 19 Şubat 2020

Sakkara’nın Kumları Sakkara’nın Kumları’ndan… Nisan ayıydı ve hamsin esiyordu, sokakları kumdan kırbaçlarla döven uğultulu bir çöl rüzgârı. Taksi morgun önünde durduğunda indim; elimde yaşlı bir adamın Nil kıyısına sürüklenen cesedi dışında delil yokken bu kadar aşağılık bir gecede beni buraya çeken şeyi hâlâ merak ediyordum. – Beklememi ister misiniz, efendim? Taksi şoförü sakallı ve bir ağız dolusu sararmış dişli genç bir adamdı. – Neden olmasın? Başka bir taksi aranacak gecelerden değildi. Morg, Mısır’da sık sık rastlanan eski ve sağlam taş binalardan, sömürge geçmişinin anılarından biriydi, ama yılların yıpranması ve boş vermişliğiyle kararmış granit iç kapatıcı bir görüntü veriyordu. Binanın yan tarafında, çöplerin rüzgârda savrulduğu pis bir aralık fark ettim. Maviye boyalı kapının üzerinde, madenî bir kafesin arkasında bir ışık vardı. Geçide girdim ve zile bastım. Binanın içinde bir yerde zilin çalışını duydum, bir süre sonra kapı açıldı ve tıraşsız bir yüz görüldü. – İsmail? Başıyla onayladı. Arapça “İhtiyarın cesedini görmeye geldim” dedim, ” Nil’den çıkardılar cesedi. Kahire Emniyeti’nden Yüzbaşı Halim seni görmemi söyledi.” Dilini konuşmama şaşırmış gibiydi, jöne de paslı demir sesleri çıkaran sürgüleri çekip kapıyı açtı, kenara çekildi ve içeri girmemi bekledi. Rüzgârın uğultusundan kaçarcasına içeri girdim, ceketimdeki kumları silkeledim ve koridorda yürümeye koyuldum. Kalbimin heyecandan hiç alışmadığım biçimde…

Buz Kapanı / Glenn Meade
Polisiye/ 19 Şubat 2020

Buz Kapanı Buz Kapanı’ndan… Jennifer bu uyarıya rağmen korku içinde kalkmaya çalışırken, adam suratına bir tokat patlattı, yüzünde yakıcı bir iz bırakan bir tokat. “Sakin ol!” Çakan bir şimşeğin ışığı odayı aydınlatınca, saldırganın yüzüne baktı. Adamın yüzü yoktu. Kafasında koyu renk bir kayak maskesi vardı, yarıklarından delici siyah gözlerinin göründüğü bir kayak maskesi; deri eldivenli elinde de bir kasap bıçağı. Jennifer yeniden bağırmaya kalkışınca, adamın öteki eli gelip ağzını kapattı. Genç kadın korkuyla kıvranıp inledi, geceliği karnına doğru toplandı. Adam bıçağı dikkatle başucu masasının üzerine yerleştirdi. Jennifer birden teninin üzerinde bir elin gezindiğini, adamın bacaklarını ayırmaya çalıştığını hissetti. “Sakin ol, yoksa gırtlağını keserim!” Jennifer March donup kalmıştı. Adam kemerini çözdü, yatağa çıktı ve vahşice genç kadının içine girdi. Kadın büyük bir acı duydu. Hayatında hiç yaşamadığı bir korku içinde kalmıştı, adamın yaptığında hayvanca ve itici bir şeyler vardı ama olan bitenin dehşetine öylesine kapılmıştı ki, hareket bile edemedi. Fırtına dışarıda esip gürlerken, adam homurtular içinde doyuma ulaştı. Sonra birden, her şey bitti. Adam yatakta oturdu, kadının ağzını kapatan elini çekti, parıltısı kan çağrışımları yapan bıçağı  başucu masasının üzerinden alırken, Jennifer girdiği şok yüzünden bağıramadı bile. Sadece hıçkırıklara boğuldu. “Ne? .. Ne yapacaksın? .. ” “Seni öldüreceğim.” Jennifer March bir çığlık…

8.Gün / Glenn Meade
Polisiye/ 19 Şubat 2020

8.Gün 8.Gün’den… Geniş Boğaz’ıyla Asya ve Avrupa’yı birbirinden ayıran saygın Türk kentinin tarihi kardı, sakinleri de yüzyıllardır hiç eksik olmayan saldırgan ordular nedeniyle bitkindi. Önce Timurlenk’in vahşi Moğol atlıları, sonra Romalılar, daha sonra da Hıristiyan uygarlığının sona erip Yahudiliğin ve İslam’ın başladığına inandıkları sının korumaya gelen Haçlı şövalyeleri. Arap bütün bunların, surlarla çevrili bu kentin tarihindeki en ölümcül saldırıdan bile daha korkunç sonuçlar doğurabilecek toplantı için, İstanbul’un seçilmesinin isabetli olduğunun farkındaydı. Silahlı korumalar birer hayalet kadar sessiz, ormandaki yerlerinden çekilirken, ötekiler akşam soğuğunda, otomobillerin çevresine dizildi. Toplantı on dakikayı geçmemişti. Arap’ın otomobili çalıştı, farlarıyla patikanın karanlığını delen öteki arabaların arasında, yola koyulmaya hazırlandı. Adam otomobiline binerken korumalarından birine, omzunda AK47 taşıyan iriyarı, sakallı olanına bakıp başım salladı. – Ne yapacağım biliyorsun. Sakallı koruma kulübeye doğru yürüdü, yangın bombasını fırlattı, kapıyı kapatıp otomobilin arkasına dolandı. Beş dakika kadar sonra, otomobil patikada kentin uzaktan göz kırpan ışıklarına doğru ilerlerken, Arap koltuğunda döndü, geriye, kulübeye baktı. Yangın bombası kulübenin penceresinde bir ışık çaktırarak patladı. Kupkuru tahtalar göz açıp kapayıncaya dek alev aldı, alevler birkaç saniyede kulübeyi sardı. Kimse küllerin arasında bir parmak izi, toplantıdan kalma mikroskobik bir kanıt bulamayacaktı. Birilerinin kulübede kanıt arayacağım sandığından değil, yine de bunun gerekli bir önlem olduğu düşünce-sindeydi….

Sessiz Harp / Ümit Deniz
Polisiye/ 20 Aralık 2019

Sessiz Harp Sessiz Harp’ten… Endonezya’da büyük çiftlikleri vardı. Uzak şarka yaptığını bir seyahatte bana çok yakınlık göstermiş ve ağırlamada hiç kusur etmemişti. Senenin altı ayını burada altı ayını dışarıda geçirirdi. Seyahatten döndüğümü duyunca bu akşam beni evine davet etmişti. Hoş olmamakla beraber davetine icabet zorunda kalmıştım. Bunları düşüne düşüne o kaygan yollarda arabamı kullanırken daha şimdiden ev sahiplerine hangi bahaneyi uydurarak oradan ayrılacağımı tasarlıyordum . Yaz aylarında Maslak – Hacıosman – Büyükdere asfaltında sık sık jandarma devriyelerine rastlanır. Buraları jandarma bölgesine girdiği için asayişi temin ile onlar mükelleftir. Fakat kışın bu devriyeler kısmen olsun tavsar. Nitekim yarım saattir geçtiğim yerlerde de tüfeklerini ters asmış hiçbir devriyeye rastlamadım . Saat sekiz buçuğa geliyordu. Kış akşamı için sekiz buçuk, geceyarısına yakın sayılır. Fakat bana yemeğin dokuzda hazırlanacağım söyledikleri için ben de ağırdan almayı tercih etmiştim. Bu gece sanki göğün dibi delinmişti, bardaktan boşanırcasına tabirine uygun olarak rahmet:, İstanbul’u boydan boya yıkıyordu. Bir aralık o hale geldi ki, arabamın farları kesif bir sis bulutuna girmiş gibi dört beş metreden daha ilerisini delememeye başladı. Haliyle gazı kesip sü r’ati azaltmaya mecbur oldum. Bir yandan da Hüseyin beyin bu münasebetsiz davetine küfür edip duruyordum. A mübarek adam, ziyafet verecek zaman mı bulamadın? Hacıosman’m meşhur çınarı…

Yalvarırım Yetişin / Ümit Deniz
Polisiye/ 19 Aralık 2019

Yalvarırım Yetişin Yalvarırım Yetişin’den… Biz eskiler arasında kıdeme hürmet, değişmez bir an’ane idi. Onun için Sadûn Ağabey icabında Yazı İşleri Müdürünü bile terslerdi. Konuşma şekline boş verip derdimi anlattım. Zeki gözlerini suratıma dikip bir müddet beni süzdü. Sonra: — «Sana lazım olan Cazip Tunç mu, yoksa güzel kız mı?» — «Bütün aile hakkında malumat istiyorum.» — «Bütün aile dediğin? zaten iki kişi. Anneleri ve bir kardeşleri geçen sene İsviçre’de, otomobil kazasında öldüler.» Demek ki, bana telefon edip imdat isteyen kadın güzeldi. Cıcırtılı iskemlesinden kalkıp arkadaki dolaplara ilerledi. Bir iki göz karıştırdıktan sonra iki dosya ile döndü: — «Şu resimler dosyası. Öbüründe de Cazip Tunç’a dair gazetelerde çıkmış olan kupürler var.» Vakit kaybetmeden yandaki büyük masaya geçip dosyalan tetkike başladım. Evvela fotoğraflara baktım. Bunlar, sosyetede meşhur olan ailenin muhtelif yerlerde ve evlerinde çeldim iş olan resimleri idi. Cazip Tunç sırf say-ü gayreti ile zengin olan kabiliyetli iş adamları safında yer aldığı için kendisine gazeteler ve mecmualar da kıymet vermiş ve hakkında muhtelif sitayişkâr yazılar neşretmişlerdi. Aile aslen İzmirli idi. İstanbul’a gelip yerleşeli ancak yedi sene olmuştu. Buna rağmen yine de sosyetede lâyık oldukları mevkii kolaylıkla elde etmişler ve gazetelerin sosyete yazarları onlara büyük ehemmiyet vererek sütunlar açmışlardı. Tunç’lann iki kızı vardı….