Yörünge / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Yörünge Yörünge’den… Dr. Jack McCallum ilk ambulans sirenini duydu ve “Şov zamanı geldi millet!” dedi. Dışarı çıkıp Acil Servis’ in hasta karşılama bölümüne yönelirken, kalp atışlarının hızlandığını adrenalinin sinir sistemini cızırdayan elektrikli tellere çevirdiğini hissediyordu. Miles Memorial Hastahanesi’ne gelen şey konusunda hiçbir fikri yoktu, yalnızca birden fazla hastanın yolda olduğunu biliyordu. Acil Servis telsizinden 1 -45 yolundaki on beş arabalık zincirleme bir kazada olay yerinde iki kişinin öldüğünü ve yirmi kadar yaralı olduğunu öğrenmişlerdi. Durumu kritik olan hastalar Bayshore ya da Texas Medical a gönderilecekti, ama Miles Memorial da dahil olmak üzere bölgenin bütün küçük hastaneleri, hastalarla dolup taşmaya hazırlanmıştı. Jack, ekibinin yerini aldığından emin olmak için ambulans alanında göz gezdirdi. Diğer acil servis doktoru Anna Sezak, kavgaya hazır, ciddi bir yüzle hemen arkasında duruyordu. Destek personeli, dört hemşire, bir laboratuvar görevlisi ve korkmuş gözüken bir intörnden oluşuyordu. Tıp fakültesinden sadece bir ay önce çıkmış olan bu görevli acil servis ekibinin en acemi üyesiydi ve ellerini kullanma konusunda umutsuz bir vakaydı. Psikiyatri dalında çalışmaya mahkum. diye düşündü Jack. Ambulans rampadan yukarı çıkıp geri geri yanaşırken siren keskin bir çığlıkla sustu. Jack hızla arka kapısını açtı ve hasta gözüne ilişti’ Başı ve boynu boyunlukla sabitlermiş, sarı saçları kana bulanmış genç bir…

Sona Kalan / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Sona Kalan Sona Kalan’dan… Bazı kızlara pembe çok yakışır. Bazıları kurdeleler ve dantellerle bezerler üstlerini. Kimileri ise ipekli organze kumaştan kuşanıp, dikkat çekici ve kadınsı görünürler. Jane Rizzoli asla o tür kızlardan değildi. Annesinin yatak odasında öylece durup karşısındaki boy aynasına düşen aksini seyretti ve içinden, beni vur. Hemen şimdi vur, diye geçirdi. Çan şeklindeki elbise sakız pembesiydi ve büzgülü yakası öylesine genişti ki, tıpkı bir palyaço kıyafetini andırıyordu. Elbisenin eteği büzgülerin üzerine yığılan garip ve kabarık bir sıra kumaştan ibaretti. Belinin etrafımda kocaman pembe bir kurdeleyle bağlanmış bir kuşak vardı. Scarlett O’Hara bile bu elbiseyi görünce dehşete kapılabilirdi. Angela Rizzoli sevinç içinde ellerini çırpıp, “Ah, Janie, şu haline bir bak!” dedi. “Çok güzel olmuşsun. Neredeyse beni sollayıp, gecenin yıldızı olacaksın. Sence de çok güzel değil mi?” “Angela…” “Belinden biraz daraltmam gerekecek. Sen kilo mu verdin? Hiçbir şey yemiyor musun yoksa?” “Ciddi misin? Benden gerçekten bunu giymemi mi istiyorsun?” “Ne olmuş?” “Bu… pembe” “Ve sana çok yakışmış.” “Sen benim hiç pembe giydiğimi gördün mü?” Regına için de aynısından dikiyorum. Birlikte çok şeker görüneceksiniz! Annesi ve kızı aynı elbiseyle!” “Hayır, anne, harika bir elbise.” lanet bir Barbie bebek için öyle olduğu kesin. Angela kendini yatağın üzerine bıraktı, iç çekişi can çekişen…

Siliniş / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Siliniş Siliniş’ten… Maura Isles bütün gün temiz hava almamıştı. Sabahın yedisinden beri aldığı tek şey ölümün kokuşuydu ve bu kokuyu o kadar iyi tanıyordu ki neşterle soğuk eti keserken ve açığa çıkan iç organlarının leş kokusu etrafa yayılırken yüzünü bile buruşturmadı. Bazen cesetleri gözlemlemek için yanında duran polis memurları o kadar sağlam değildi. Bazen Maura, onların kokuyu bastırmak için burun deliklerine sürdükleri Vicks’in kokusunu alırdı. Bazen Vicks bile yeterli olmazdı ve aniden oldukları yerde sallandıklarını, arkalarını dönerek lavaboya kustuklarını görürdü. Polisler çürüyen dokuların yaydığı sülfürümsü kokuya ve formalinin yakıcı kokusuna onun kadar alışkın değillerdi. Bugün o kokulara eklenen ama ortama ait olmayan tatlı bir koku vardı: Şu anda otopsi masasında yatan Bayan Gloria Leder’ın teninden yayılan hindistancevizi yağı kokusu. Ayak tırnaklarına parlak pembe oje sürülmüş, iri kalçalı, iri göğüslü, elli yaşında, boşanmış bir kadındı. Bronz tenindeki beyaz çizgiler, evinin yüzme havuzunun kıyısında ölü bulunduğunda üzerinde olan bikinisinin iplerinden kalmıştı. Bikini elbette ki vücudu sarkmış orta yaşlı kadınların genellikle tercih ettiği bir şey değildi. Ben en son ne zaman mayo giymiştim? diye düşündü Maura, o yaz günü hayatının son anlarını havuzda geçiren Bayan Gloria Leder’ı kıskanarak. Neredeyse Ağustos ayıydı ve Maura daha ne plaja gitmiş, ne yüzme havuzunda oturmuş ne de…

Ruh Koleksiyoncusu / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Ruh Koleksiyoncusu Ruh Koleksiyoncusu’ndan… Doktor Maura Isles kalsa mı, yoksa çekip gitse mi karar veremiyordu. Pilgrim Hastanesi otoparkının karanlık köşelerinde, projektör ışıkları ile televizyon kameralarının aydınlattığı bölgenin epeyce gerisinde oyalandı. Kendisini görmelerini istemiyordu ve şüphesiz yerel muhabirlerin çoğu, soluk yüzü ve kısacık kesilmiş siyah saçlarıyla Ölülerin Kraliçesi unvanını kazanmış bu çarpıcı kadını tanıyacaktı. Ancak henüz hiç kimse Maura’nın geldiğini fark etmemiş ve tek bir kamera bile onun olduğu tarafa dönmemişti. Maura’ya dönmek yerine, onlarca muhabir bütün dikkatlerini ünlü yolcusunu bırakmak için hastanenin ana girişine yanaşan minibüse yöneltmişti. Minibüsün arka kapıları iki yana savrularak açıldı ve ünlü hasta yavaşça minibüsten indirilip hastane sedyelerinden birine yerleştirilirken, fotoğraf makinelerinin flaşları geceyi şimşek misali yırttı. Şöhrete yeni kavuşan bu hasta, herhangi bir adli tıp uzmanının ününü gölgede bırakacak bir medya yıldızıydı. Ilık bir pazar akşamında çılgın hayran gruplarını ve muhabirleri hastane önünde toplayan sebepten biraz farklıydı Maura’nın burada bulunma nedeni. Herkes bir anlığına da olsa Bayan X’i görebilme telaşındaydı. Maura daha önce de pek çok kez muhabirlerin karşısına çıkmıştı, ancak kalabalığın kuduruk açlığı onu teyakkuzda olmaya itiyordu. Görüş sahalarına yeni bir av girecek olursa, ilgilerinin bir anda dönebileceğinin farkındaydı ve Maura bu gece kendisini duygusal açıdan yıpranmış, kırılgan ve savunmasız hissediyordu. Arkasına dönmeyi, tekrar…

Çırak / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Çırak Çırak’tan… Rizzoli köşedeki restorandan pizza alıp eve getirmişti. Sonra da buzdolabının dibinden bir parça marul bulmayı başardı. Kararmış yaprakları soyunca ortaya yenilir yutulur az bir şey çıkmıştı. Sırf karnını doyurmak içindi, zevk için değil. Zevke ayıracak vakti yoktu çünkü. Sadece kendisini bekleyen gece için depoyu dolduruyordu. Hiç hesapta olmayan bir gece için. Birkaç ısırık aldıktan sonra pizzayı bir kenara bıraktı. Tabaktaki domates sosunun artıklarına takılmıştı gözü. Kâbuslar yakanı asla bırakmaz, diye düşündü. Artık bağışıklık kazandığını, yeterince güçlü olduğunu, onlarla birlikte yaşayabilmek için onlardan sıyrılabildiğini sanırsın. Rolünü nasıl oynaman gerektiğini bilir, hepsini atlatmayı öğrenirsin. Ama o yüzler hep sende kalır. Ölülerin gözleri. Gail Yeager da onlara katılacak mıydı? Ellerine baktı; avuç içlerindeki ikiz yara izlerine. Sanki Çarmıha gerilmişti de yaraları yeni kapanmaya başlamıştı. Havanın soğuk ve nemli olduğu günlerde elleri sızlar; Warren Hoyt’un bir yıl önce ona yaptıklarını unutmasına izin vermezdi bu sızı. Hoyt’un bıçaklarının etine saplandığı o günü, son anlarını yaşadığını sandığı o geceyi unutması mümkün değildi. Eski yaralar yine sızlamaya başlamıştı şimdi; ama bu sefer nedeni hava değildi. Hayır, Newton’da gördükleri neden oluyordu buna. Katlanmış gecelik. Duvara sıçramış kan izleri. Havasının, hâlâ etkisini yitirmemiş bir korkuyla ağırlaşmış olduğu odalara girip çıkmış, Warren Hoyt’un nefesini ensesinde hissetmişti yine. Bu…

Cerrah / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Cerrah Cerrah’tan… Dedektif Thomas Moore lateks kokusundan hoşlanmıyordu, şimdi de pudra saçarak eline lateks eldivenleri geçirirken, midesinde bir bulantı duydu. Koku, mesleğinin en tatsız yanlarından biriyle bağlantılıydı ve Pavlov’un ağzından salyalar akan koşullanmış köpeklerinden biri gibi, lateks eldivenleri olmazsa olmaz kan ve vücut sıvılarıyla özdeşleştiriyordu. Ve otopsi odasının dışında dururken, yine aynı ilişkiyi kurdu. Sıcaktan doğruca buraya geldiğinden, derisinin üzerindeki ter damlalarının donduruculuğunu hissetmeye başlamıştı bile. Temmuzun 12’siydi, puslu ve nemli bir Boston cuması. Tüm Boston kentinde klimalar sarsılıp su damlatıyor, sinirler geriliyordu. Kuzeye, Maine’in serin ormanlarına kaçmaya çalışan otomobiller Tobin Köprüsü’nde daha şimdiden kuyruk oluşturmuş olmalıydı. Oysa Moore o köprüdekilerden biri olamayacaktı. Karşılaşmak istemeyeceği tüyler ürpertici bir manzara için tatilinden çağırılmıştı. Morgun çamaşır arabasından çekip çıkardığı ameliyathane önlüğünü üzerine geçirmişti bile. Şimdi de saç tellerinin yere düşmesini engelleyecek kâğıt başlığı kafasına takıp, morg masasından yere neler akabileceğini görmüş biri olarak, ayakkabılarının üzerine de kâğıt çizmeler geçiriyordu. Kan, doku parçaları. Düzenli biri sayılmazdı, yine de ayakkabılarıyla eve otopsi izleri götürme niyetinde değildi. Kapının dışında birkaç saniyeliğine duraklayıp derin bir soluk aldı. Sonra kaderine razı olarak, kapıyı itip odaya girdi. Masada, üzeri çarşafla örtülmüş ve şeklinden bir kadına ait olduğu anlaşılan bir ceset yatıyordu. Moore kurbanın üzerinde fazla yoğunlaşmamaya dikkat edip,…

Mefisto Kulübü / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Mefisto Kulübü Mefisto Kulübü’nden… Kendini huzursuz hisseden oğlan, başka tarafa baktı. Dikkatini kızın yerine mezarın etrafında duran diğer kişilere yoğunlaştırdı: Babasının kâhyası. Avukat. İki yan kapı komşusu. Sevgiden çok âdet yerini bulsun diye gelmiş, sadece tanıdık birkaç kişi. Montague Saul’u sadece yalan zamanda Kıbrıs’tan dönmüş, günT lerini kitaplar, haritalar ve minik çanak çömlek parçalan üzerine titreyerek geçiren sessiz bir âlim olarak biliyorlardı. Adamı gerçekten de tanımıyorlardı. Tıpkı oğlunu da gerçekten tanımadıkları gibi. Nihayet tören sona erdi ve topluluk, babasını kaybetmesinden dolayı ne kadar üzgün olduklarmı söylemek için, onu anlayışla sarmalayıp yutmaya hazırlanan bir amip gibi oğlana doğru ilerledi. Hem de Birleşik Devletler’e yerleşmesinin üzerinden bu kadar kısa bir zaman geçmişken. “En azından ailen sana yardımcı olmak için burada” dedi papaz. Aile mi? Evet, sanırım bu insanlar benim ailem, diye düşündü oğlan, annesi tarafından ilerlemeye zorlanan küçük Teddy utangaç tavırlarla yaklaşırken. “Artık sen benim kardeşim olacaksın” dedi Teddy. “Öyle mi?” “Annem odanı hazırladı. Benimkinin hemen yanında.” “Ama ben burada kalacağım. Babamın evinde.” Şaşıran Teddy annesine baktı. “Bizimle eve gelmeyecek mi?” Amy Saul hemen, “Tek başına yaşayamazsın, tatlım” dedi. “Sadece on beş yaşındasın. Belki Purity’yi çok sever ve bizimle kalmak istersin.” “Okulum Connecticut’ta.” “Evet, ama okul tatile girdi artık. Eğer eylülde yatılı…

İkiz Bedenler / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

İkiz Bedenler İkiz Bedenler’den… Karman çorman dizilmiş uyluk ve kaval kemiklerinin üzerinde bir dizi kafatası gözlerini dikmiş ona bakıyordu. Dr. Maura Isles, temmuz ayında olmalarına rağmen ve yirmi metre yukarıda Paris sokaklarında pırıl pırıl bir güneşin parladığını bildiği hâlde, yerden tavana kadar insan kalıntılarıyla kaplı loş koridorda yürürken bir anda ürpermişti. Aslında ölüm oldukça tanıdıktı ona. Hatta ölümle arasında samimi bir ilişki olduğu bile söylenebilirdi. Otopsi masasında sayısız kere yüzleşmişti onunla. Ama şimdi bu serginin boyutları ve Işıklar Şehrinin altındaki bu tüneller ağında depolanmış kemiklerin muazzam miktarı karşısında afallamış, şaşkına dönmüştü. Bir kilometrelik turun sonunda yer altı mezarlarının sadece küçücük bir kısmını gezmişlerdi. Turistlerin giremediği yerlerde daha onlarca tünel ve tüneller boyunca kapalı kapıların ardında kara ağızları baştan çıkarıcı bir biçimde aralanmış boşluğa bakan kurukafaların ve kemiklerin doldurduğu odalar uzanıyordu. Burada bir zamanlar güneşi yüzlerinde hisseden, acıkan, susayan, seven ve sevilen, göğüslerinde kalplerinin attığını, ciğerlerine havanın dolup boşaldığını hisseden altmış milyon Parislinin kalıntıları bulunuyordu. Günün birinde kemiklerinin huzur içinde yattıkları mezarlarından kaldırılıp şehrin altındaki bu korkunç yere getirileceğini asla tahmin edemezlerdi herhalde. Günün birinde böyle sergileneceklerini ve turist güruhları tarafından hayretler içerisinde izleneceklerini bilemezlerdi. Bu kemikler yetmiş beş yıl kadar önce Paris’teki tıklım tıklım dolu mezarlıklarda ardı arkası kesilmeyen ölü…

Günahkar / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Günahkar Günahkar’dan… Onlar içerideyken şiddetli rüzgâr nedeniyle kopup kendilerini yere, buzların üzerine düşen polis şeridinin üzerinden, atlayarak şapelden hızla dışarı attılar. Yürüyüş yolunun aşağısına doğru hareket ederlerken rüzgâr giysilerine rahat vermiyor ve adeta yüzlerini keskin bir kılıçla yaralıyordu. Sağanak halinde yağan isyankâr kar tanelerinden korunmak için gözlerim kısmışlardı. Loş antreye adım atar atmaz Maura uyuşmuş suratında çok hafif, belli belirsiz bir sıcaklık hissetti. Yumurta kokusuyla karışık eski ısıtma sisteminden kaynaklanan bir küf kokusu aldı. Porselen tabak sesleri onları karanlık bir koridordan gidilen Horasanlarla ışıklandırılmış beklenmedik bir biçimde modern bir salona yönlendirdi. Oldukça eskimiş uzun masanın etrafında oturan rahibelerin derin kırışıklıklar dolu yüzlerinden sadelik ve gösterişsizlik fışkırıyordu. On üç tane rahibe vardı. Uğursuz on üç. Tüm dikkatlerini önlerindeki parlak çiçekli kare şeklindeki kumaş parçalarına, ipek kurdelalara ve tabaklara yerleştirilmiş lavanta kuruları ve gül yapraklarına vermişlerdi. Maura lavanta ve gülleri alıp kumaş parçacıklarının içine yerleştiren titreyen romatizmalı ellere bakarken elişi zamanı, diye düşündü. Rahibelerden biri tekerlekli sandalyede oturuyordu. Sol eli kol dayanağının kıskacının içine kıvrılmış bir şekilde kenara eğilmişti. Yüzünün bir kısmı kısmen erimiş bir maske gibi sarkmıştı. Felcin korkunç akıbeti. Ama içlerinde yine de içeri giren iki yabancıyı fark eden ilk o olmuştu. Hafifçe inledi. Diğer rahibeler kafalarını kaldırıp Maura ve…

Buz Gibi Soğuk / Tess Gerritsen
Polisiye/ 3 Ağustos 2018

Buz Gibi Soğuk Buz Gibi Soğuk’tan… İlişkilerinin sonuna gelmişlerdi ama ikisi de bunu itiraf edemiyordu. Bunun yerine, sel basan yollardan, trafiğin bu sabah ne kadar berbat olduğundan, Maura’nın Logan Havaalanından bineceği uçağın rötar yapma olasılığından bahsettiler. Akıllarından çıkmayan meseleyi ağızlarına almasalar da Maura Isles, Daniel Brophy’nin bunu düşündüğünü sesinden anladı; kendisinin de aynı şeyi düşündüğü cansız, kısık sesinden anlaşılıyordu. İkisi de aralarında hiçbir şey değişmemiş gibi davranmaya çabalıyordu. Hayır, her zamanki gibi sevişmeyle sonuçlanan, acı verici konuşmaya kendilerim kaptırıp gece yarışma kadar uyumadıkları için bitkindiler, o kadar. O konuşmalar Maura’nın kendim muhtaç ve talepkâr hissetmesine yol açıyordu hep. Keşke benimle her gece burada kalabilsen. Keşke her sabah birlikte uyanabilsek. Şimdi, burada şeninim Maura. Ama tamamen değil. Seçimini yapana kadar hayır. Maura pencereden dışarıya, sağanakta sular sıçratarak ilerleyen arabalara baktı. Daniel seçim yapamıyor, diye düşündü. Beni seçse bile, rahipliği bıraksa bile, değerli kilisesini terk etse bile suçluluk duygusu bizimle aynı odada olacak hep, Daniel’in görünmez metresiymiş gibi bize öfkeyle bakacak. Yağmur sularım süpüren silecekleri seyretti; dışarıdaki kasvetli hava, ruh haline uyuyordu. “Kıl payı yetişeceksin” dedi Daniel. “İnternetten koltuk seçtin mi?” “Dün seçtim. Uçuş kartım yanımda.” “Tamam. Bu sana birkaç dakika kazandırır.” “Ama valizimi kontrole vermem gerek. Kışlık giysilerimi tekerlekli valizime sığdıramadım.”…