7 / Cem Akaş
Türk Edebiyatı/ 12 Mayıs 2020

7 7’den… “Hakan Abi, bir de şu Belirsizlik İlkesini anlatsana.” “Anlatırız. Önce şu problemleri bitirelim. Heey, yavrularım, evet siz, susun artık da biraz ben konuşayım. Herkesin işi gücü var.” Boğaziçi’nde birinci sınıf öğrencileriyle kitaptan fizik problemleri çözüyor Hakan. Birkaç bölüm değiştirdikten sonra fizikte karar kılmış ve İTÜ’den mezun olmuştu; şimdi burada master yapıyor, asistanlığı var. 27 yaşında – ne çok genç, ne çok büyük, öğrencilerle iyi iletişim kurabilmesi belki biraz da o yüzden. Sınıfta rahat. Otorite kompleksi yok. Konusunu iyi biliyor. Öğrencilerin, hele zeki öğrencilerin karşısına çıkmak, efsanelerdeki tekinsiz köprülerden geçmekle eşdeğerdir, çünkü karşılarındakinin boş mu dolu mu olduğunu, kafasının çalışıp çalışmadığını hemen anlarlar, zayıf noktalarının envanterini üç derse kalmadan çıkarırlar ve genelde gözünün yaşına bakmazlar. Hakan’ın bu sınavı başarıyla vermiş olduğu belli. “Tamam mı? Herkes anladı mı olay neymiş? İyi öyleyse. Biri bir şey sormuştu az önce-” “Ben,” dedi öğrencilerden biri, adı Cem’di, “Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi var ya, ne işe yarıyor şimdi bu?” “Tamam. Bu ilke der ki, bir atom parçacığının aynı anda hem kesin konumunu hem de momentumunu belirlemek imkansızdır. Yani neymiş -” tahtaya dönüp ∆p ∆x = h denklemini yazıyor, “∆p momentumdaki belirsizliği, ∆x konumdaki, yani parçacığın nerede olduğu hakkındaki belirsizliği gösterirse, bu ikisinin çarpımı bir sabite…

Yaprak Dökümü / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 11 Mayıs 2020

Yaprak Dökümü Yaprak Dökümü’nden… Elime geçeni ben barda, baloda yiyip sizi bu halde bıraksam bana bir şey demeye hakkınız olur. Fakat hesap meydanda” derdim. Bu açık hakikati anlarlarsa ne âlâ. Anlamazlarsa: (Hanımlar, efendiler, bu otelin sofrasını beğenmiyorsanız akçeyi eksik verirsiniz. Daha iyisini bilen varsa haber verin, hep birden oraya göç edelim) der, viran kapıyı vurduğum gibi, giderim. Anam, ihtiyar kadın… Kardeşler: Allah’ın iki biçaresi… Ben böyle çıkışınca ister istemez yelkenleri suya indiriyorlardı. Fakat canavarın büyüğüne, yani kendine nasıl laf anlatırsın? Yaş otuzu buldu… Sıhhatim, kuvvetim yerinde… arsız bir tabiatım var… ne görsem içim çeker… yiyecek görürüm isterim, elbise görürüm, isterim… Fazla olarak bunları başkaları kadar kendimde de hak bulurum… İş böyle olunca içimde kopacak kıyameti varın siz düşünün. Karanlık kış akşamları, delik tabanımdan giren çamurun soğuğu ciğerime işlemiş, alacaklı dükkânların önünden geçmeyeyim diye sokakları dolana dolana evime giderken, omuzbaşımdan lüks otomobiller geçer. Bunların içindekilerin bir kısmını tanıyorum. Eğlenmeye, avuç dolusu para yemeye gidiyorlar. İçim şöyle bir burkulur, kendi kendime sorarım: “Bunların hepsi benden değerli insanlar mi? Onlar, böyle alabildiklerine yaşayıp giderlerken ben, niçin köpek gibi sokaklarda sürüneyim? İstediğimi yiyip giymeyeyim? Canımın çektiği bir kadını bir kere koynuma almayayım?” Böyle yıllarca, senelerce kendi kendime çekiştikten sonra nihayet şu neticede karar kıldım:…

Tanrı Misafiri / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 11 Mayıs 2020

Tanrı Misafiri Tanrı Misafiri’nden… Bahçenin bir tarafında, bazı, kendi eliyle nadide salatalar yetiştirirdi. Bir cuma sabahı, elinde süzgeçli kovasiyle oraya gidince, hayret ve dehşetten donakaldı. Bahçenin, o parçasından kasırga geçmiş gibiydi,… Hemen Elif ablaya seslendi. Parmağıyla, tahta perdenin yıkık bir yerini işaret ederek: — Elif abla, buradan komşunun sığırları geçmiş; kör müydü gözün? Diye bağırmağa başladı? — Efendi, o kadarcık yerden sığırlar geçer mi? Onîan, misafir yemiş olacak!,. — Deme Allahaşkına… Mümkün değil… — Ağaçlara da sığır çıkmadı ya!.. Hacı Ali Efendi, başını kaldırdı. Ağaç1 arda ham yemişlerden bir tane kalmamıştı. Ev sahibi, Hafıza doğru yürüdü. Fakat, o, fırtınayı hissedince, hemen namaza durmuştu. Hacı Ali Efendi, Allahın huzuruna yüz çevirmiş bir adama, söz söyleyemezdi. Fakat, hiddetini de yenemediği için, avaz avaz bağırdı: — Kör müydün be kadın ? Bahçeye sığır girer de senin haberin olmaz? Hele o sığırı ben bir yakalayım. Alimallah sopa ile birer birer düşerini sökeceğim… O gün Hacı Ali, saatlerce Hafızın etrafında döndü. Fakat, babasının, kim bilir hangi vasiyetini yerine getiren, hafız Ilyas, selâm vermeden, yüzlerce rekât namaz kıldı. Hacı Ali, artık evde duramadı. Entarisinin üstüne kürkünü giyerek sokağa fırlamak istedi. Fakat, lâstikleri bir türlü ayakkabılarına geçmiyordu. Ev sahibi, lâstiği eline alarak, içini muayene etti. Ucuna kocaman…

Sönmüş Yıldızlar / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 11 Mayıs 2020

Sönmüş Yıldızlar Sönmüş Yıldızlar’dan… Ben, görünüşte vahşi ve mânâsız bir çocuktum. Fakat yaşıma nispetle derin ve nazik bir ruhum vardı. Küçük başım, yüksek dağların dumanı gibi ağır bir rüya, küçük gönlüm yüksek dağların rüzgârı gibi boğucu emeller içinde bunalırdı. – gün, sizinle arkadaş olmak bende umulmaz bir macera tesiri yapmıştı. Solgun, ince yüzünüz, parlak siyah gözleriniz bir daha hayalimden gitmedi. Sizi daima görmek istiyordum. Fakat yanınızda bulunduğum vakit bir türlü yüzünüze bakmağa cesaret edemiyordum. Saatlerce yolunuzu bekliyordum. Sonra sizi uzaktan görünce kaçmağa başlıyordum. Bunları söylediğimi tabiî bir saygısızlık addetmezsiniz Perihan Hanımefendi… Çünkü çocukluğa ait şeyler… Seneler geçti. Artık sizi kaybetmiş, hatta unutmuştum. Hayata atıldığım ilk senelerde çok mesut oldum. Her taraftan talih ve muvaffakiyet, bana gülümsüyordu. İçimdeki yaşamak zevkini, güzel şeyler sevgisini söylemekten başka bir şey yapmadığım halde edebiyat âleminde mühimce bir mevki kazanmıştım. Tıpkı sizin gibi bana diyorlardı ki: «Sende çok nazik ve temiz bir ruh var Kenan… însan, tıpkı yıldızlı yaz gecelerine bakmış gibi oluyor; insan, seni okurken hayatı seviyor, her şeyi temiz, yüksek, güzel görüyor…» Fakat yine sizin tâbiriniz üzere: «Bu yıldızlarla dolu mavi yaz gecesi» için bir vakitsiz hazan, melûl bir yıldız dökümü mevsimi başlıyordu. Artık hayatın ve insanların içyüzünü görecek bir yaşa gelmiştim. İçimdeki yıldızlar,…

Son Sığınak / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 8 Mayıs 2020

Son Sığınak Son Sığınak’tan… Deminden beri susuzluktan camı yalıyordu biçare… Benim termosumda bir parça su kalmıştı, ikram edeyim dedim, eliyle çarptığı gibi… (Daha kuvvetli gülerek) Kısmet sizinmiş!… Uyurken yakalanmak beni daima bir suçüstünde yakalanmış gibi rahatsız eder. Derbeder hayatımda eski lükslerimden bir o, kalmıştır. Ben de gülerek ve toparlanmağa çalışarak: — Ziyanı yok, efendim, dedim ve teşekkür ettim. Dört günden beri bir posta treniyle Diyarbakır’dan geliyordum. Yolun Fevzipaşa’ya kadar olan kısmında yıllardır görülmemiş kar fırtınaları yüzünden uzun gecikmeler olmuştu. Oradan Toroslara kadar hava az çok yumuşuyordu. Fakat Pozantı’da tünelin ağzından çıkınca evvelkinden daha şiddetli bir fırtına ile karşılaşıyorduk. Hiç dinmeyen bir tipi… Camlar, buzla örtülüyor, sigara dumanlarıyla büsbütün ağırlaşmış bir hava içinde nerelerden geçtiğimizi, nerelerde durduğumuzu artık fark etmiyorduk. Tren, başını almış, rastgele bir yerlere gidiyor, rampalarda, küçük istasyonlarda saatlerce duruyordu. Nihayet adım bile sormak içimden gelmiyen bir küçük kasaba istasyonunda büsbütün durup kalmıştık. Yolculuğa idmanım eskidir. Aynı yolu bir kere de çok eskiden kırk kişilik bir asker vagonu içinde Kanal seferine giderken geçtiğimi hatırladım. Benim gibi birkaç İstanbul çocuğu, başka şey için değil de pisliğe dayanamadığımız için ağlaştık. Sonra, onlardan sağ kalmış bir tanesiyle Mısır’daki (Zekazâk) kampında îngüiz’îerin bizi on beş gün kapadıkları bir nevi kuyu içinde bunu birbirimize…

Olağan İşler / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 8 Mayıs 2020

Olağan İşler Olağan İşler’den… Erkenden odasına çekilerek kendisini seven bu genç kıza uzun bir mektup yazdı. Mektubu posta kutusuna attığı zaman birdenbire on yaş büyümüş gibi bir gurur duyuyordu. isminin Bedia olduğunu söyliyen bu genç kız, Rasimin mektuplarına muntazaman mukabele ediyor, şayet o, cevabını bir iki gün geciktirecek olursa kıyametleri koparıyordu. “Sizi ne kadar sevdiğini ve kapatıldığı yalnız evde sizin mektuplarınızdan başka tesellisi olmadığını söyleyen bir zavallı kızın gözlerini yollarda bırakmak doğru olur mu? Hem de mektuplarınızı çok kısa yazıyorsunu. Benimle fazla konuşmaktan sıkılıyor musunuz yoksa?.. Bir rica daha: Mektuplarınızı biraz okunaklı yazıyla yazamaz mısınız?,. Genç mektepli, akşamları erkenden odasına kapanıyor, sevgilisine kendisini beğendirmek için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar karıştırarak uzun mektuplar yazıyordu. Bedia, aynı zamanda meraklı bir kızdı. Bazan şöyle sualler sorduğu da oluyordu: “Evlendiğimiz zaman balayımızı geçirmek için acaba îtal-yaya mı gidelim, Isveçe mi? Bu iki memleket acaba nasıldır? Ahalisi nasıl yaşar, ne iş görür? Oralara gitmek için hangi denizlerden, hangi memleketlerden geçilir?” Yahut da “Sen, Abdülhak Hâmit Beyin “Eşber” ini okudun mu? Nerelerim en çok beğendinse yaz da ben de okuyayım.,, Genç mektepli, nişanlısına karşı küçük düşmemek için, coğrafya ve edebiyat kitapları karıştırıyor, onun istediği malûmatı toplamak için günlerce çırpmıyordu. Bedia, bir mektubunda ona şöyle darıldı: “Sizinle…

Miskinler Tekkesi / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 7 Mayıs 2020

Miskinler Tekkesi Miskinler Tekkesi’nden… Ancak ne de olsa çocuktum. Bebeklerle evcik oyunu oynayan kız çocuklar, teneke kılıçlarla muharebe oyunu oynayan oğlan çocuklar gibi benim de zaman zaman bir şeyin oyununu oynamaya, büyük insan taklidi yapmaya ihtiyacım vardı. Lapacı mizacına çok uyan; kolay, rakipsiz ve kavgasız bir oyun icat etmiştim: Dilencilik oyunu. Taklidin benzemesi için kâh göz kapaklanma sigara kâğıdı yapıştırarak kör, bir kolumu tersine çevrilmiş hırkamın içine saklayarak, çolak, kâh dolaptaki dedemden kalma bastonları koltuk değneği gibi kullanarak topal olurdum. Sonra: «Alilim… Elim ermez, gözüm görmez… Bir sadakacık verin!» diye sızıldanarak minderler, sandalyeler arasında dolaşırdım. Kimseye bir zararı olmamakla beraber, bu oyun nedense büyükleri kızdırırdı. Sudanlı Gülfidan dadımız beni o halde gördükçe parmaklarının ucuna tükürerek: — Tuu… Tuu… Tuu… Ayo, sen hiç utanmaz mısın? diye ince ince haykırır; sonra salavat parmağını diliyle ıslatıp duvara işaretler çizerek: — Görürsünüz… Bu oğlan eninde, sonunda dilenci olur, derdi. Tehlikeli haşarılıklarla yüreğini oynatmadığım için beni konağın öteki çocuklarından fazla seven büyük annem, hemen bacıya çıkışırdı: — Ağzından yel alsın… Bak şu kuş beyinli fellâhın yakıştırdığına… Sen, ondaki kafaya baksana… Bu yaşta onun bildiğini sen bilmezsin… Görürsünüz o, ne adam olacak inşallah!. Kürkü ve gecelik entarisiyle daima evde kadınların arasında oturan dayıma gelince, o, benim…

Leyla ile Mecnun / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 7 Mayıs 2020

Leyla ile Mecnun Leyla ile Mecnun’dan… Maamafih tek tük falsolarını yakalamağa başlıyorduk. Bir gün sesinde gizli bir yalan ahengi, bir gün zahiren hayırhâhâne bir cümlesi içinde âdi bir dedikodu, bir başka gün, arkadaşlarından birine bakan gözlerinde bir fena ha-sed kıvılcımı, bir dördüncü gün şairane göstermeğe çalıştığı bir nişte gülünç bir bayağılık yakalıyorduk. Bu, görünüşte hiç, fakat heyeti umumiyesi itibariyle müthiş vak’aları birer birer sayamam. Yalnız birkaç misal alacağım. Bir gün, yeni bir elbisesine güya kaza ile biraz sütlü çay döktüm. Tabiî ehemmiyet vermiyor gibi göründü. Fakat ara sıra kendini tutamıyor, «Ah eşek, ah» der gibi hırçın bir nazar fırlatıyordu. Biraz sonra dayanamadı. Bir kadınlık bahsine karışarak, erkekler için gayet ekşi ve acı şeyler söyledi. Bu necibâne müdafaanın asıl sebebi o birkaç damla çaydı. Tabiî bunları Ziyaya gösteriyordum. Yine bir gün, bir salonda büyük bir şairin uzun bir manzumesi okunuyordu. Malűm ya, dinlemesini bilmek de bir san’attır. Bu san’at, Leylâda bir dehâ mertebesini bulmuştur… Onun, bütün ruhuyla dinleyişi nefîs bir manzaradır… Sanki şürdeki bütün his ve hayallerin gölgesi onun güzel yüzünden geçer. Fakat her nedense Leylâ, bugün biraz yorgun ve düşünceliydi. Köşede, bir koltukta kendini ve etrafındakileri unutmuştu. Koket ruhu artık yüzünün sinirlerini idare etmiyordu. Bu çehreye öyle bön, öyle kaba…

Kızılcık Dalları / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 6 Mayıs 2020

Kızılcık Dalları Kızılcık Dalları’ndan… Şimdi, altmışını geçmiş olmasına rağmen sırım gibi bir vücudu vardı. Eski hastalığından, çocuklarına karşı bir nevi delilik derecesine çıkan bu meraktan başka bir iz kalmamıştı. Aksi gibi onlar da kocalarının peşinde mütemadiyen gurbette gezerler; biri gelir, biri giderdi. Tren yolculuklarını pek o kadar merak etmezdi. Ne de olsa ayakları karada demekti. Fakat denizde oldukları gece sabaha kadar uyumaz, ikide bir pencereden başörtüsünü sallayarak rüzgâr çıkıp çıkmadığına bakardı. İhtiyar hanımefendinin bir eski tecrübesi vardı: Sevinmek ona hiç yaramazdı. Ne zaman biraz fazla güldüğünü farketse hemen durur: — Çocuklar, göreceksiniz yine bir şey çıkacak, üzüleceğim… derdi. Kocasıyla beraber iki seneden beri Anadolu’da gezen ortanca kızı nihayet İstanbul’a dönüyordu. Allah onun bir gece evvel yüzünün güldüğünü görmüş: «Sen misin sevinen? Al sana bakalım!» diye bu aksiliği çıkarmıştı. Hanımefendi, istasyona evvelâ yalnız torunlarıyla gelmişti. Ötekiler, yolcuları evde bekleyeceklerdi. Fakat postanın gecikmesi üzerine, sonradan onlar da birer ikişer sokağa dökülmüşlerdi. Büyük kızı Dürdane, kocası Şakir Beyle beraber istasyonun büfesinde oturuyor; Seniye, dayısının kolunda karşıki tarlada geziyordu. Ölüm, düğün, yangın, göç gibi fevkalâde bir sebep olmadıkça odasından çıkmayan Nevnihal Kalfanın bile omuzunda yeşil yün atkısı, elinde şemsiyesiyle uzaktan ağır ağır geldiği görülüyordu. Nihayet, güneş batarken istasyon memuru: «Tren geliyor» müjdesini verdi. Nadide…

Kan Davası / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 6 Mayıs 2020

Kan Davası Kan Davası’ndan… Doktor, acı acı gülüyor : — Kimden arkadaş? Benden mi? Bendense sana haber vereyim ki, doktorun kendisi ölmek üzeredir… Bir parça anlayacaksınız… Doktorca söylüyorum: Ben, birkaç gün içinde ölmeye mahkumum… Yüzde yüz ölüm, arkadaş… Ve gözleri kinle dolu, çenesinde korkunç bir titreme ile devam ediyor: — Dağın salgınını konuşmağa devam edelim mi? Ömer, bunların hiç birini anlamamış gibi garip, esrarlı bir sükûnetle : — Olabilir, diyor, fakat bugün sağsınız… Ayaktasınız… Konuşabiliyorsunuz… O halde konuşacağız elbette… Vazife ölmeden biter mi? — Benim için artık vazife kalmadı. Ben, o yüzden ölüyorum arkadaş… Bir hastaya ameliyat yaparken mikrop aldım. Tek ümit, zehir vücuduma yürümeden Vilâyete yetişmekte idi, bir meslektaşa müdahale yaptırmaktaydı… Eliyle ağzı açık bavulu gösteriyor: — Fakat kış bastırdı… Yollar kapandı… Ben, bu memleketin en parlak bir operatörü olabilirdim)… Vazife diye her şeyini bırak; bu uğursuz yerlere gel… Bir ideal uğruna bütün bir hayatı rüzgâra savur… Birdenbire çocuk gibi ağlamağa başlıyor. Ömer’in sükûneti yine bozulmamıştır. Aynı ağır ses soruyor: — Bir ideal içinse, pişman olmak niçin? Ağlamak niçin? Duygusuzluğun bu derecesi karşısında doktorun göz yaşları birdenbire durmuştur: — Siz, insan değil misiniz? Ömer’de esrarlı bir gülümseme beliriyor. Uzaktaki bir şeyi görmeğe çalışır gibi ağır ağır başını kaldırarak hafif…

Gökyüzü / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 3 Nisan 2020

Gökyüzü Gökyüzü’nden… Raşit çocuk, hakikaten kırk senedir denizde yaşıyordu. Altı sene askerliğini Çanakkale’de, Hıfzırahman zırhlısında geçirmişti. Bu altı sene içinde makine yağlamak, direğe çakmak, halat ipi atmak, dalgalı havalarda sallanmadan güvertede dolaşmaktan başka bir zanaat elde edemediği için tezkeresini aldıktan sonra da Hacı Davut vapurlarından birine girmiş, derece derece ilerleyerek kaptanlığa kadar çıkmıştı. Son senelerde Karadeniz’e işleyen küçük bir vapurda çalışıyordu. Raşit çocuk, beni görünce pek sevinmişti. Uzun dualardan sonra bana denizcilik hayatını anlatmaya başladı. Söylediklerinin çoğu manasız vakalardı. Büyük muharebede Zonguldak’tan kömür getirirken gemisinin Moskoflar tarafından topa tutulma” gibi ehemmiyetli olanları da zaten evvelden biliyordum. Fakat bunlar yüz akıyla sonuna ermiş bir meslek hayatının tesellileri olduğu için sabırla, hürmetle dinlemek lâzımdı. Raşit çocuk her hikâyenin sonunda : “Biz, işte böyle şeyler gördük, geçirdik. Denizin çok cilvelerini tattık küçük bey…” diyordu. Bu küçük bey de tabiî ben… Altmış yaşında bir adamın güz yaprakları gibi suyu çekilmiş, türlü damarlar, kırışıklıklar, pıhtılar, kızıltılarla bezenmiş yüzüne ne kadar yakışan bir ad… Bereket versin onu artık Raşit çocuktan başka bilen ve tekrar eden kalmamıştır. Raşit çocuk, emektar hizmetçimiz ve sütannemin oğluydu. Birbirimizden birkaç ay ara ile doğmuş, on yaşına kadar bir evde büyümüştük. Bir hizmetçi çocuğuyla arkadaşlık etmem ailemin kibirine dokunmuş olmalı ki, onun,…

Gizli El / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 2 Nisan 2020

Gizli El Gizli El’den… Bir gün evvel bizi üzmüş, yahut eğlendirmiş bir vak’amn rüyasını ertesi sabah birbirimize anlatır, ufak tefek varyasyonlarla uykumuzda hemen hemen aynı şeyleri görmüş olduğumuza hayret ederdik. Şimdi ben, ona istikbali göstermeğe çalışıyordum. O, bana Narlı çiftliğinden bahsediyordu. Hattâ bu cevabı verirken sesinde ve bakışlarında kasda, inada benziyen bir şey de vardı. Karımla yollarımız ayrılmağa mı başlıyordu? — Çok garip bir fikir Seniha, dedim, bıkmadın mı daha Narlı çiftliğinden? — En güzel günlerimizi orada geçirmedik mi Şeref? — Evet ama, bir çiçek verdi diye bir toprak saksıyı ölünceye kadar başımızın üstünde mi taşımak lâzım? Seniha, dikkatli dikkatli yüzüme bakıyordu. Bu sözüm, yeni hayatımda yeni arkadaşlarımla konuşurken yapmayı âdet edindiğim hafif esprilere çok benziyordu. Dizlerimde oturmakta devam ettiği halde, başını biraz geriye alarak ısrarla bana bakmasından onun da bunu düşündüğünü anlar gibi oldum. Seniha’ya eskiden: — Hem erkek, hem yaşça senden beş, altı yaş büyük olduğum halde, neden daima senin yanında çocuk kalıyorum ben? Meryem Ana gibi bir şey oldun sen benim için, derdim. Bu bakış, beni yine o zamanki halime döndürdü. Yeni muhitimdeki yeni ümidimi tekrar kaybetmiştim. Küçük putunun karşısında bir ibadet vecdine düşen eski köylü çocuğu olmuştum. Susuyorduk. Çünkü birbirimizin ne demek istediğini kâfi derecede anlamıştık,…

Eski Hastalık / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 29 Mart 2020

Eski Hastalık Eski Hastalık’tan… Parçalanan otomobilin resmi, o otomobilden fırlıyan vücutların içine düştüğü bataklığın resmi, motor ve hastahanedeki resimler, nihayet Züleyhanm makasla kendi yanından koparılmış duvaklı resmi… Yusuf, kızdığı ve düşündüğü zaman, alnında beliren o mavi damarla başını pencerenin ışığına çevirir, o resimlerin altındaki yazıları okurdu. Alman gazetesindeki çantalı diplomat resmi, şimdi de Zü-leyhaya aynı hayali göstermeğe başlamıştı. Genç kadın, sert bir baş hareketiyle bu hayali defetti ve gözlerini tekrar kapıya dikti. Biraz sonra Yusuf, doktorla beraber odaya giriyordu. Doktor, kapının yanında durmuştu. O, hiç telâşsız yatağa yaklaştı; eğildi ve karısını saçlarından öptü. Sonra çocuk ok-şar gibi bir hareketle başını severek: — Büyük geçmiş olsun Züleyha, dedi, bizi çok korkuttun… Geciktiğim için affet… Benim o hain arap sıtmasını biliyorsun ya… Bunu doktora da izah ettim. — O halde sana da geçmiş olsun. — Maşallah, seni iyi gördüm, Züleyha. — Hiçbir şeyim kalmadı… Doktor, evvelâ onları yalnız bırakıp gitmekle söze karışmak arasında tereddüdediyor gibiydi. Fakat, iki resmî dost gibi tabiî ve sakin konuşmağa başladıklarını görünce kendisinin de birkaç kelime söylemesi muvafık olacağını düşündü; yanlarına geldi; Züleyhaya hastalığında sormağa lüzum görmediği birtakım sualler sordu; kalçadaki son yaranın da kapanmak üzere olduğunu ve ehemmiyetsiz bir pansımandan başka yapılacak iş kalmadığını söyledi; sonra Baş…

Dudaktan Kalbe / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 28 Mart 2020

Dudaktan Kalbe Dudaktan Kalbe’den… Arkadaşının eski za’fmdan hâlâ kurtulamadığını hisseden Münir Bey, tehlikenin önünü almak için Vefik Paşa’nın dudaklarına bir salkım uzattı: «Leb-i Nigârım»’dan mutlaka birkaç tane yemelisiniz!… Onda bir kiraz lezzeti bulacaksınız… Bunları yemekte o kadar beğendiğiniz «Nur-i Nigâr»’lar ile şu karşıki tabakta yaldızlanmış gibi görünen «Tâcızer»’lerin evlenmesinden aldım… Şekil ve renk itibariyle analarına, babalarına hiç bir benzer cihetleri yok, değil mi? Tabiatın anlaşılmaz kanunları var azizim… insanlarda olsa fenaya çekeriz… «Mutlaka işe şeytan parmağı karışmış, kadın tarafından hiyanet var!» deriz… Fakat izdivaç, yani aşı elimle olduğu için bu şüphe vâridolmaz. işte bir yeni cins daha… «Çardak Hurması…» Yalnız şekli, parlak tuzlu beyaz rengi değil, lezzeti de biraz hurmaya benzer… Küçük bir istırtat… Gizli bir ümidim, büyük bir hırsım var ki, sana tevdi edebilirim… Ben ,üzümlerle çiçekler arasında bir sıhriyet vücuda getirmek tabiata yeni bir izdivaç kanunu hediye etmek ümidindeyim… Bu izdivacın mahsullerini hele bir tasavvur et… Meselâ şu alacalı necef taşlarına benzeyen «Mah-ı Seher»’le bir menekşe, yahut gülden alınmış bir çocuk… Menekşe, yahut gülün kokusunu bir lezzet halinde veren bir üzüm… Görüyorsun ki ben de şair, heykeltraş filân gibi hayat yaratan bir sanatkârım… Vefik Paşa, kahkahalarla gülüyor, biraz evvel bir tek üzüm yemeğe mecali olmadığını söylediği halde her…

Değirmen / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 28 Mart 2020

Değirmen Değirmen’den… Halil Hilmi Efendi kalabalığın ortasında idi. Dalgalı bir denizde çabalar gibi kol ve bacak hareketlerile bir zaman ileri geri bocaladı. Sonra ayağı bir şeye takıldı. Bu, büyük bir hamur tahtası üstüne kurulmuş bir yer sofrası idi. Kaymakam yana dümen kırmıya savaştı; yapamaymca var kuvvetile arkaya kaykıldı. Fakat bir an arkasında yığılıyor gibi olan kalabalığın korkunç bir tosla kendisini tekrar ileri attığını görünce sofrayı atlıyarak geçmekten başka çare göremedi. Yalnız bunun için ayaklarını yere vurarak hız almak lâzımdı. Bunu yapamaymca havaya kalkan ayakları sofranın karşı kenarına indi. Hamur tahtası bir anda boşanmış bir zemberek yayı haline gelerek üstündeki kap kaçağı korkunç bir şangırtı ile havaya savururken kendisi de bir atlama tahtasına basmış gibi, hemen hemen balıklama vaziyetinde ileri fırladı; sol kolu önündeki-lerden birinin omuzuna sarıldı; sağ eli merdiven başındaki trabzan babasını yakaladı ve kopardı. Ondan ötesi karanlık; haykırışına sesleri, uğultu., ve bunların üstünde Bulgar kızının uzakta bülbül gibi şakırdıyan zilleri… Kaymakam gözlerini açtığı zaman kendini hükümet konağının arka bahçesinde portatif bir asker karyolasında yatıyor gördü. Ova sis içinde idi. Havada yıldızlar görünmekle beraber karşı tepelerin üstünde bulanık bir sabah aydınlığı titriyordu. Halil Hilmi Efendi sakalının kırağıdan ıslanmış olduğunu hissederek elini battaniyesinin altından çıkarmak istedi. Fakat kolunun vücuduna bağlı olduğunu…

Damga / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Damga Damga’dan… Çınarın altında durduğum o birkaç dakikada tamamıyle eski İffet olurum. Sonradan öğrendiğime göre annem, idareli bir kadınmış. Onun» ölümü, konağımızı pek bozmuş. Paşa babam, evinin işlerine hiç alâka göstermezmiş. Rahmetli büyük ağabeyimiz müsrif ve çapkınmış. Kızkardeşlerimin hiç bir şeye aklı’ er-mezmîş… Annemin ölümünden sonra cahiL lalalar, hırsız vekilharçlar eline düşmüşüz. Ben de pek iyi bilirim. Paşa babam, onbeş günde bir saraya gider; geri kalan vakitlerini odasında kocaman ciltli Arabî, Farisî kitaplar arasında geçirirdi. Mahmut Efendi isminde bir ihtiyar hemdemi vardı ki konaktan hiç eksik olmazdı. Birkaç sene Muzaffer ağabeyimle bana hocalık eden bu Mahmut Efendi fakir, kendi halinde bir adamcağızdı. SarıgüzeFde küçük bir evde otururdu. Eskiden sarıklı imiş, camilerde Mesnevi okuturmuş. Bizim zamanımızda bazı kibar ailelerin çocuklarına hususî ders vermekle yaşardı. Babamı pek seyrek görürdüm. İri yapılı, heybetli bir adamdı. Beyaz takkesinin kenarlarından çıkan seyrek uzun kır saçları; sert kıllı kanşık sakalı, büyük kırmızı yüzündeki iri burnu ile bana sevgiden ziyade korku verirdi. Hele gür kaşları altındaki iri siyah gözlerine hiç bakamazdım. Babam, bizimle hiç konuşmazdı. En büyük iltifatı binde bir çenemi sıkıp yanağıma kuvvetli bir fiske vurmaktı. Onu şal hırkasiyle köşedeki sedirde eski kitaplarıı karıştırıyor, karşısında daima kırık, çarpık bir tavırla iki dizinin üstünde oturan Mahmut Efendi’ye…

Çalıkuşu / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Çalıkuşu Çalıkuşu’ndan… Beni bir düşüncedir almıştı. Ne yazacaktım? Duvardaki boyalı Meryem tablosunun altına asılmış guguklu saat durmadan yürüdüğü halde ben, hâlâ yerimde sayıyordum. Başımdaki kurdeleyi çözdüm, saçlarımı yavaş yavaş gözlerimin üzerine indirmeye başladım. Bir elimle de kalemimi ağzıma sokuyor, ısıra ısıra dişlerimin arasında döndürüyordum. Filozofların, şairlerin, yazı yazarken burunlarını kaşımak, çenelerinin derilerini çekiştirmek gibi garip garip huyları vardır ya… Kalemi ısırmak ve saçlarımı gözlerimin üstüne dağıtmak da benim düşüncelere daldığıma alâmettir. Bereket versin benim düşünce saatlerim çok nadirdir. Çünkü o takdirde hayatım -masallardaki meşhur çarşamba karısı ve ocak anasının hayatı gibi- karmakarışık bir saç kümesi içinde geçecekti. Aradan seneler geçti. Yabancı bir şehirde, yabancı bir otel odasında, sırf bitip tükenmeyecek gibi görünen bir gecenin yalnızlığına karşı koymak için hatıralarımı yazmaya başladığım bu saatte, bir elim yine aynı küçük çocuk tavrıyla saçlarımı çekiştiriyor, gözlerimin üstüne indirmeye uğraşıyor. Bunun sebebine gelince, öyle sanıyorum ki, ben etrafındaki hayata pek fazla kendini kapıp koyveren, hafif ve dikkatsiz bir çocuktum. Besbelli sıkı zamanlarda kendi kendimle, kendi fikirlerimle yalnız kalmak için gözlerimle dünya arasında, bu saçlardan bir perde koymaya çalışıyordum. Kalem sapını kebap şişi gibi dişlerimin arasında çevirmeye gelince, onun hikmetini doğrusu kendim de pek anlamadım. Bütün bildiğim, dudaklarımdan mor mürekkep lekelerinin eksik olmadığı ve bir…

Ateş Gecesi / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Ateş Gecesi Ateş Gecesi’nden… Doktor burasını beğenmemişti, yüzünü buruşturarak: — Nerede manzara., süprüntülük burası, dedi. Kaymakam henüz kızıllığını kaybetmemiş gökte parlamağa başlıyan yıldızları göstererek: — Etraf viran amma, tavan mamur, Selim Bey, dedi. Tavan adamakıllı mamur… Bu kadar ziynet ve debdebeyi hangi saray kubbesinde bulmak mümkündür? Hele ortalık biraz daha kararsın; kudretin ezelî kandilleri takımile yansın., o zaman görürüz. Doktor dirhemle sarf ettiği sözlerinden birine daha kıydı: — Kaymakam Beyimiz şairdir. — Yok canım… Bizim şairliğimizden ne olacak? Arasıra eski ağız bir, iki kıta karaladığım olur… Hepsi bu kadar. Siz şiiri sever misiniz çocuğum? Severim demeğe dilim varmıyarak: — Okurum efendim, dedim. — Tabiî yeni şiirleri… — Eskiler bana güç geliyor efendim. — Adaşının şiirlerini de okur musun? — Adaşım kim efendim? — Adaşının kim olduğunu bilmiyor musun, hem Kemal, hem Murat Bey?.. Sen galiba berayi maslahat adaşını tanımamazlıktan geliyorsun… Ceza reisi yanımızda değil… Şimdi biraz bir şeyi konuşabiliriz… — Adaşının kim olduğunu sahiden bilmiyor musun? Meselâ: «Feminin rengi aksedip tenine Yeni açmış güle misal olmuş» nev* inden bir lâkırdı işitmedin mi sen? — Hayır efendim.. — Adaşın ok gibi yüreğe işliyen şiirler yazardı. O da senin gibi genç yaşında gurbet yollarına düşmüştü. Buralara yakın adalarda, Kıbrısta, Sakızda, Midillide oturmuştu……

Akşam Güneşi / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Akşam Güneşi Akşam Güneşi’nden… Sade kasaba değil, köyler de bu gece şenlik yapıyorlardı. Uzak deniz kenarlarında, tepedeki köylerde funda ateşleri yanmağa başlamıştı. Madam Ziya, bana: — Bu (M…) adası ne şirin bir yer, dedi. Bana pek bildiğim bir yeri hatırlatıyor gibi… Fakat bir türlü bulup çıkaramıyorum. — Belki biraz İzmir’i dedim, rıhtımı onun meşhur kordonuna bir parça benzemiyor mu? — Güzel buldunuz… Hele bu gece… Siz burada uzun müddet kalmak fikrinde misiniz Kemal Bey? — Birkaç sene ilişmezlerse memnun olacağım… Her halde şimdilik çok seviyorum… Sakin bir yer… Havası güzel, güneşi güzel, insanları zararsız. — Fakat denizlerin ortasında bir parça kaybolmuşa , benzemiyor mu? — Zannediyorum ki bu (M …) adası saadetini bir parça da yol uğrağı bir yer olmamasına borçlu… Burada ihtirasın hiç bir nev’ine tesadüf edilmez. Dağlarda çiftçilik, çobanlık eden Müslümanlarla sahilde balıkçılık eden Rumların gayet iyi geçindiklerini görüyorum… Ahali; az, fakat kolay kazanıyor, fazlasını istemek ihtiyacını duymuyor. Zaten burada büyük iş yapmak için maddî imkân da yok… Büyük ihtirasların sarsıntısını bilmiyen halk, bir parça çocuk kalmış… Hurafe ve efsanenin bu adada büyük bir mevkii var… Çocuklar; ihtiyarlara, ihtiyarlar; çocuklara az çok benzer… Erkeklerin sokaklarda, bahçe aralarında birbirlerini küçük parmaklarından tutarak ağır ağır, sallana sallana yürüdüklerini gördükçe zannedersiniz…

Acımak / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Acımak Acımak’tan… İntihap dairesini gezmeğe gelen Şerif Halil, iki gündür onun evinde misafirdi. Gölge ve çiçekle dolu bir bahçeden geçilen küçük bir odada öğle yemeğini yedikleri esnada bu Zehra bahsi açılmıştı. Tevfik devam etti: — Bundan dört sene evvel küçük bir kız, minimini bir darülmuallimat mezunu olarak buraya gelmiş… İlk zamanlarda çok sıkıntı çekmiş… Fakat meyus olmamış… Şehri kendine vatan mektebi bir aile ocağı yapmış… O kadar gayretle çalışmış ki, terakkisine mani olamamışlar. Daha yirmi beş yaşına gelmeden mektebine başmuallim yapmışlar, eline kocaman bir kız mektebini teslim etmişler… Şimdi yirmi dokuz, otuz yaşlarında vardır… Kasabanın en sevilen, emniyet edilen, hatırı sayılan bir insanıdır. Bugün ekserisi kocaman ev hanımları olan eski talebesi üzerinde hâlâ eski nüfuzunu muhafaza eder… Onu bir abla, bir ana gibi dinlerler, bütün müşkülleri ona hallettirirler. Mektebe gelince… Biraz sonra göreceksiniz ya… Bu külüstür şehirde umulmayacak kadar güzel bir şeydir… Parasız hiçbir şey olmaz deriz… Esas itibariyle doğrudur… Fakat çalışan ve irade sahibi bir insanın parasız da neler yapabileceğine bu mektepten güzel örnek gösterilemez… Meselâ badana, dam, cam tamiri filân gibi şeyler için para veririz. Eteklerini beline dolar, bu işleri kendi görür… Zaten elinden gelmeyen iş yok gibidir… Artırdığı para ile faraza yemekhaneler için sofra takımı, yahut sınıflar…