Bir de Baktım Yoksun / Yekta Kopan
Türk Edebiyatı/ 1 Şubat 2019

Bir de Baktım Yoksun Bir de Baktım Yoksun’dan… Apartmandaki gösteriş meraklılarının yılbaşlarında ve bayramlarda ışıklı süslerle donattıkları avuç içi kadar bahçede de yoktu. Sekiz yıl sonra ilk kez kuyruğunu dikip yanıma koşmamıştı. İlk kez. Goncagül’ün ortalarda görünmemesi bugünün diğerlerinden farklı, olağanüstü bir gün olacağını fısıldadı kulağıma. Yol kenarına park etmiş arabaların altlarını kontrol ederek bakkala kadar yürüdüm. “Ben de meraklandım abi, sabahtan beri yok,” dedi Hakkı. “Çöp tenekesinin yanına biraz mama döktüm, normalde at gibi koşarak gelirdi ama yok işte. Ben diyordum zaten, böyle arabaların falan arasından koşuyor ya bu salak, başına bir halt geldi herhalde!” Sırtımdan soğuk terler boşandı. “İnsanın aklına hemen saçma sapan şeyler getirme Hakkı,” dedim, “buradaki çöplerde yiyecek bir şeyler bulamadıysa aşağı sokağa gitmiştir belki!” “Onu da düşündüm. Verdim oğlanın eline bir kâse kuru mama, aşağı mahalleye yolladım. Eczanenin oraya kadar gitmiş, bulamamış. Oldu bir şey ama…” Yutkunamadım. Bir şey takıldı boğazıma. Metroya kadar Goncagül’ü düşünerek yürüdüm. Büyük bir hikâyenin –örneğin bir mahallenin yıllara yayılan çok kişili, çok olaylı hikâyesinin– temel parçalarından biri yerinden oynarsa, daha da kötüsü kaybolursa ne olur sorusunun cevabını bulamıyordum bir türlü. Dışarıdan bakıldığında her şey aynı görünecekti, bilinen yaşamlar bilindiği gibi akmaya devam edecekti. Bir sokak kedisinin kaybolması –o anda kendime…

Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifeleri / Yekta Kopan
Türk Edebiyatı/ 1 Şubat 2019

Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifeleri Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifeleri’nden… Saat beş oldu. Seferleri ve uçuş numaralarını gösteren panoya takılıyor gözüm. Salonda koşuşturan, tekerlekli valizlerini sürükleyen, bilet kontrol sırasında görevlilerle tartışan insanlar, bu panodaki kırmızı yazıların çizdiği rotalara bırakacaklar az sonra kendilerini. Uzaklara gidecekler, başka coğrafyalardan buraya gelenlerle yer değiştirecekler. Hayatın pusulasında yönlerini bulmaya çalışacaklar. Birlikte uyuduğumuz gecelerin sabahlarında uzun uzun Figen’in yüzüne bakardım. Yanaklarım şiş mi, gözümde çapaklar var mı, saçım darmadağın olmuş mu demeden sevgilinin yüzündeki gülümsemeyi yakalamak, insanın artık rotasını bulduğunun kanıtı değil midir?.. İşte, yine aynı şeyi yapmaya başladım. Dünyaya, çoğu kez aptal durumuna düşmeme neden olan, romantik çerçeveden bakıyorum. Aslında ayrıldığımız gün bu romantik körlükten kurtulup, dünyayı olduğu gibi görmeye karar vermiştim. Ama şu anda önümdeki kartpostalın, pul yapıştırma bölümüne attığım tarihten başka bir şey göremiyorum. Reklam metinleri yazma oyunuma bir süre daha devam ettim. Ajanstakiler bu gizemli metinleri yazan kişiye Köstebek adını takmışlardı. Hazır çorba reklamını, mutfak tezgâhının üstünde ruj izli bir şampanya kadehi yakalayarak aldatıldığını anlayan kadının hüzünlü öyküsünü anlattığım bulaşık deterjanı metni izledi. Sonra bir şampuan reklamı… Sonunda bir gün iş yoğunluğu içinde kontrolümü kaybedip, Figen’in oyununa yenik düştüm. Kredi kartı başvurusu için muhasebenin onayının gerektiğini söylediğinde ben de hemen bir belge hazırlayıp verdim….

Aile Çay Bahçesi / Yekta Kopan
Türk Edebiyatı/ 31 Ocak 2019

Aile Çay Bahçesi Aile Çay Bahçesi’nden… Kız kardeşimi hiç sevmedim. Doğacağını öğrendiğim günden beri. Aramıza katılacaktı… Böyle diyorlardı. Babaannemin yılbaşında hediye ettiği örgü bebeğimle oynuyordum. Yünden saçlarına bakıp Sırma koymuştum adını; gözü düğme, burnu iplik Sırma. “Yılanın üstünden kalk,” dedi annem. Sevmezdi halıdaki yılanın üstüne oturmamı. O yılan görünmez olursa ya akrep girerdi eve ya da ancak akrebin yapacağı bir kötülük. Altı yaşındaydım. Yılandan da, yılanın popomu ısırmasından da, akrebin getireceği kötülüklerden de korkmuyordum. Bir tek, annemi üzmekten korkardım. “Üzme beni kızım, zaten yeterince derdim var,” derdi. Dertliydi annem. Çok üzüldüğünde düşüp bayılıyordu. Bir keresinde çarşıda yürürken boş çuval gibi yığılmıştı, başını çarpmıştı, ne yapacağımı bilememiştim. Benim yüzümden bayıldı sanmıştım. Yaramazlık yapmıştım, o parlak taşlı tokayı al diye tutturmuştum, üzmüştüm annemi. Çevredekiler yardım etmişti. Dükkânından fırlayan kasap, kanlı önlüğüne yaslayarak ayağa kaldırmıştı annemi, hasır bir tabureye oturtmaya çalışırken kıllı elleri göğüslerine değmişti. Görmüştüm. Hemen kalktım yılanın üstünden, annemin bir dediğini iki etmemeliydim, Sırma’yı elimden bırakmadan yanına gittim. “Gel kızım, otur şöyle,” dedi. Eliyle yanındaki mindere pat pat vurdu. Küçücüktü elleri. Çamaşır suyu kokardı. Bütün gün evi temizlerdi. Sabah erkenden kalkıp başlardı çalışmaya. Önce kahvaltıyı hazırlayacak. Kocasını işe, kızını okula gönderecek. Sonra bitmek bilmez temizliğe girişecek; odalar, banyo, tuvalet, camlar, kapılar,…

Şehper Dehlizdeki Kuş / Ayşegül Çelik
Türk Edebiyatı/ 29 Ocak 2019

Şehper Dehlizdeki Kuş Şehper Dehlizdeki Kuş’tan… Kimsenin geçmediği bulutlu patikalar, henüz bulunmamış keçiyolları, açmaya yeltenen çiçeklerin, yaprak döken ağaçların akılları, içine yuvarlandığımız uyku, mevsimlerin uçları, denizin kumsala değdiği yer, çakıl taşları, aynalar… Velhasılı köşe bucak her yer, yazılmayı bekleyen hikâyelerle doludur. Fakat rastladığınız her kimsesiz hikâyeyi alıp eve getiremezsiniz. Aklınızın, uykunuzun kapılarını açıp, onu içeri buyur edemezsiniz. Çünkü bazı hikâyelerin hiç başlamaması, bazılarınınsa çoktan bitmiş olması gerekir. Hikâyelerin içinde kaybolan birçok yazar tanırım ve yazarların içinde kaybolan birçok hikâye… Bunların ikisi de birbirinden tehlikelidir. Gözyaşlarında kırılmalara, düş yanıklarına, dehlizlere ve fay hatlarına sebep olurlar… Kurtulmanın tek yolu yazmaktır. Fakat benim yaptığım gibi değil… Bir hikâyenin hikâyesini anlatmak pek alışıldık bir iş sayılmaz, ne var ki, yapmak zorunda olduğum şey bu. “İlk gün ışığının uyandığı bir an vardır. Gecenin sabaha değdiği bir yer… İşte kehribar salonun pencereleri tam da oraya bakıyordu. Şafak yaklaşırken taşlardaki gölgeler azaldı, gecenin örttükleri usulca ortaya çıkmaya başladı. Önce boşluğa demir atmış uzunlu kısalı bacalar belirdi. Sonra evlerin kiremit çatıları ve gizlenen güvercin yuvaları. Bunu, sessiz, tenha bir sokak, köşebaşları, irili ufaklı evler ve bir lunapark izledi. Sabahın bütün alametleri kehribar salonun pencerelerinde sırayla belirdi. Işığı kovalayan aylak sabah esintisi gelip sarı çilli perdede durdu. Günün bu…

Son Ada / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 28 Ocak 2019

Son Ada Son Ada’dan… Böyle bir cennet nasıl anlatılır, hatta anlatma girişiminde bulunma cesareti nasıl gösterilir, bilemiyorum. Şimdi size bu küçük adanın çam ormanlarından, doğal bir akvaryum gibi olan masmavi ve saydam denizinden, rengârenk balıkların seyredildiği güzel koylarından, beyaz hayaletler gibi sürekli uçan martılarımızdan söz etsem, biliyorum ki gözünüzde turistik bir kartpostal manzarası canlandırmaktan daha fazla bir iş yapmış olmayacağım. Bütün anakaralara uzak, geceleri baygın yasemin kokularına bürünerek, kış yaz aynı ılıman iklimle sarılıp sarmalanarak, ağaçların arasında yitip gitmiş kırk eviyle kendine yeterek sürüp giden başlı başına bir dünyaydı burası. Adanın dingin doğasında, dile söze gelmeyen bir yaşam sırrı gizliydi sanki. Sabahları denizin üstündeki süt beyaz sisi, akşamüstü insanın yüzünü yalayan hafif esintiyi, martı çığlıklarına eşlik eden rüzgârın fısıltısını, lavanta kokularını nasıl anlatmalı? Ya her şafak vakti gözlerimizi ovuşturarak kalktığımızda önümüze çıkan, sislerle sarılıp sarmalanmış ve havada asılıymış gibi duran ikiz adanın büyülü görüntüsünü? Ya denize dalıp çıkarak avlanan martıları? Ya evlerimizi saran mor bugenvilleri? Ya gece ıhlamurlarını? Aslında biz bu yaşamın güzel olduğunu düşünmüyorduk bile artık; o kadar alışmıştık ki, yaşayıp gidiyorduk işte. İnsan her gün gördüğü denizin, evinin önündeki kayanın üstüne konan martının güzel olduğunu düşünmez. İki tarafı ağaçlıklı toprak yoldan yürürken, tepede buluşup birbirine girmiş olan dalların…

Serenad / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Serenad Serenad’dan… Uçakta rahat eden insanlar, yeryüzünden sekiz bin metre yukarıda, boşlukta, metal bir kutunun içinde olduklarını unutup kafalarını şarabın kalitesine, yemeğin lezzetine, koltukların genişliğine takanlardır ki, hemen söyleyeyim ben de onlardan biriyim. Frankfurt-Boston uçağının rahat koltuğunda, beyaz Porto şarabımı yudumlayarak, jet motorlarının tatlı homurtularını dinlemekteyim. Yemek servisinden sonra uçak karanlıklara gömüldü bile. Yolcuların kimi kendilerine dağıtılmış olan lacivert çantadan çıkardıkları göz bantlarını takmış uyuyor, kimi yine aynı çantadan aldığı kalın çorapları giymiş, önündeki ekranda film izliyor. Komedi filmi izleyenler kulaklık taktıkları için kendi seslerini duymadan yüksek sesle gülüyorlar. Önümde oturan beyaz saçlı yaşlı adam ise huzursuz bacak sendromundan muzdarip olmalı ki bacaklarını sallayıp duruyor. Yemek servisini topladıktan sonra herkesi uykuya davet etmiş olan mavi giysili, mavi kepli Alman hostesler, şimdi de güneşlikleri kapatıyorlar. Gece olmasına rağmen bunu yapmalarının nedeni, güneş doğarken yolcuların uyanmamasını sağlamak. Kahvaltı istemeyip de uyumayı tercih ediyorsanız, koltuğunuzun baş kısmına, bu isteğinizi belirten bir işaret koymak zorundasınız. Ama nasıl olsa benim uyumaya niyetim yok. Önümdeki dizüstü bilgisayarıma bu satırları yazmaya başladım ve bu işi Boston’a inene kadar sürdüreceğim. Şehre inmeden hikâyemi yazıp bitirmiş olmam gerekiyor. Nedendir bilmem ama bunun şart olduğunu hissediyorum. Hikâye bitmeli, bu iş tamamlanmalı, artık anlatacak bir şey kalmamalı. Geçmişin hesapları, çekilmiş acılar,…

Leyla’nın Evi / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Leyla’nın Evi Leyla’nın Evi’nden… Çoğu kişi İstanbul Boğazı’nı yazın sever, ben kışına vurgunum. Kar yağarken camgöbeğine dönüşen akıntılarını, kıyıya çekilmiş sarı, kırmızı, mavi boyalı sandalların üzerinde biriken beyaz karı, yiyecek arayan martıları sık sık seyrederim. Bir de iki yaka arasında mekik dokuyan motorlarını. Bir kış günü hiçbir işim yokken bu motorlardan birine binip karşı kıyıya gittim, sonra geri döndüm. O gün sis, İstanbul’u beyaz bir bürümcük tülbentle sarıp sarmalamıştı. Hayal meyal seçilebilen tekneler, çırpınan denizin üstünde beşik gibi sallanıyordu. Motorları iskeledeki babaya bağlayan, denizden ağırlaşmış kalın urganın kokusunu içime çektim, tekne hareket ettikçe gıcırdayan sesini dinledim. Halat gerildikçe su damlacıkları fışkırtıyordu. Bazı yolcular iskelede sarı, kırmızı, yeşil plastik leğenlerdeki suyun içinde oynaşan balıklardan alıyordu. Bir motorda balık kızartılıyor ve adam durmadan “Balık ekmek, balık ekmek!” diye bağırıyordu. Balıkçı leğenlerinin yanından bir yeşillik fışkırıyordu: marullar, kıvırcıklar, rokalar, ayrıca limonlar, turplar… Hava soğuk mu soğuk; rüzgârlı. Erken gelen yolcular kendilerine birer yer bulmuş. Bıyıklı, çökük avurtlu bir adam, avcunun içinde rüzgârdan korumaya çalışarak sigarasını içiyor; bir günahı gizler gibi. Yanında ona sokulmuş iri kara gözlü, yıpranmış bir kadın; vaktiyle hayli güzel olduğu belli; başını, yumuşacık, adamın omzuna yaslamış. Bu küçük hareket bile onların hayatını özetliyor: Bu sert toplumda himaye edilen bir kadın…

Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm’den… Stockholm’de dokuz yıldır politik mülteci olarak yaşamakta olan Sami Baran, cinayet tohumunun ilk kez içine düşeceği o salı akşamından yedi gün önce; karanlık ormanların içinde kıvrıla kıvrıla giden buzlu yolda araba sürmekteydi. Gökyüzüne dimdik uzanan sedir, çam, kayın ve köknar ağaçları iki yanından hızla kayıyor ve otomobil; daracık yolun buz tutmuş kayganlığında savrulup duruyordu. Eski bir Volvo’ydu kullandığı: Hurdaya çıkmasına az kalmıştı ve bir zamanlar lacivert olan rengi, çeşitli yamalarla zedelenerek soluk bir maviye dönüşmüştü. İkinci el oto pazarında bu otomobile belki de sekizinci, onuncu el demek gerekirdi. Epey hırpalanmış, Kuzey kışının darbelerini yiye yiye çürümüş ve uzun kış mevsimleri boyunca buzlu yollara dökülen tuzdan her yeri pas bağlamıştı; ama yine de doğru dürüst hiçbir iş yapmayan, arada, bir saati 40 kron karşılığında çöp arabası süren ve genel olarak sosyal yardım bürolarının mülteci fonlarından geçinen biri için hiç de fena değildi doğrusu ve onun ayağını yerden kesiyordu. Şehir içinde, park yerleri pahalı olduğu için kullanmıyordu ama o garip sıkıntı yüreğini kemirmeye başladığında atlayıp şehir dışına çıkması ve ormanlar, göller arasında delice sürmesi için birebirdi. Bazen yüreği sıkışıp, dertop olup boğazına kadar yükseliyor ve nefes almasını engelleyecek bir yoğunluğa…

Kardeşimin Hikayesi / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Kardeşimin Hikayesi Kardeşimin Hikayesi’nden… Yürüyerek evime gelmiş, hemen yatmıştım. Podima’dan, yani bizim köyden İstanbul yoluna çıkmak, ıssız, karanlık tarlalar arasındaki karışık yollardan geçmeyi gerektirir ve buraları bilmeyen biri beceremez bunu. Sabaha kadar kör yollarda dolaşır durur, kendisini sık sık Karadeniz’in hırçın dalgalı kıyılarından birinde kuma saplanmış olarak bulur – bu küçük yerin güzelliği de burada. Ali’nin arabasıyla öne düşüp İstanbullu konukları anayola çıkarmak istemesi bu yüzdendi. “Ali Bey yarım saat sonra eve döndüğünde bütün ışıkları açık bulmuş. Birkaç kere bahçeden ‘Arzu, Arzu’ diye seslenmiş. Yanıt alamayınca eve girmiş ve işte. Onu… öylece… Aman Allahım, öylece…” Telefondan, birisinin boğulmakta olduğunu düşündürecek sesler geliyordu. Bana kalırsa kadın çok komik sesler çıkarıyordu ama o sırada gülmek yakışık almayacaktı, çünkü ciddi ciddi tıkanıyordu. Hiçbir şey söylemeden bekledim. Sonsuza kadar hıçkıracak değildi ya, nasıl olsa sakinleşecekti. Bir süre sonra hıçkırıklarını durdurabilen Hatice Hanım burnunu çeke çeke “Kusura bakmayın, çok doluyum da…” demeyi başardı ve devam etti: “Eve dönen kocası, Arzu Hanım’ı merdivenlerin başında kanlar içinde bulmuş. O güzel kadıncağızı bıçakla delik deşik etmişler. Kıpkırmızı kanı merdivenden salonun ortasına kadar yayılmış. Allah bunu yapanı cehennemin kaynayan kazanlarına atar inşallah, nasıl kıydılar o güzel kadına!” “Kim yapmış?” “Bilmiyorum, bilen de yok. Jandarma herkesin ifadesini alıyor, savcı da…

Engereğin Gözü / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Engereğin Gözü Engereğin Gözü’nden… Kimilerine eksik bir adam gibi görünsem de, yüreğim biliyor ki, şu anda dünyada, yaşamının anlamına varmadan kader rüzgârının önünde sürüklenip giden milyonlarca kişiye göre fazlalıklarım da var. Ölümlülerde pek ender rastlanan bir bilgi birikiminden ve önseziden söz ediyorum. Zaman zaman bilgeliğimin sınırlarını kavramakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim. Altın varak üstüne işlemeler, nadide çiniler, murassa sorguçlar, kılaptan kaftanlar, sedef kakmalar; yeşim ve akik süslemeler, samur kürkler arasında ve İmparatorluk başkenti Konstantiniyye’nin dillere destan olmuş sarayında yaşayan benim gibi bir soylunun herkesi şaşırtması ve saygılı bir boyun eğiş yaratması gerekirken, nedense her zaman böyle olmaz. Osmanlıcayla yetinmeyip Latin, Yunan, İtalyan, Arap ve Fars dillerinde arka arkaya dizdiğim ve bin bir imayla süslenmiş; nükteli sözlerim karşısında çoğu kişi yüzüme bel bel bakmakla yetinir; o zaman ben, yüksek bilginin bu zavallı ölümlüler için fazla geldiğini anlar ve düşüncelerimi beynimin kıvrımlarına gömerek; karşımdakini bağışladığımı, cehaletinden ve zavallılığından dolayı onu suçlamadığımı belirten bir ifade takınırım. İşte beni meşhur eden ve saray halkı arasında durmadan konuşulan meşhur gülüşüm o zaman gelir yerleşir dudaklarıma. Bunun nasıl bir şey olduğunu ve ne kadar etkili göründüğümü anlayabilmek amacıyla, arkası gümüş oymalı ve uğursuzluk getirmemesi için; duvarda her zaman gümüş tarafı dışa bakar durumda asılı olan aynayı…

Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakçı
Türk Edebiyatı/ 23 Ocak 2019

Bizim Büyük Çaresizliğimiz Bizim Büyük Çaresizliğimiz’den… Ankara Hastanesi’nin acil servisinin doğramaları turkuaz renkli otomatik kapısı sürtünme sesleri ve gıcırtılarla önümüzde açıldığında Çetin, sağ tarafta duvara bitişik duran boş sedyeyi, üzerindeki kan birikintisini ikimiz de hemen fark etmiştik. Kan, kahverengi deri kaplaması yer yer yırtılmış, metal ayakları paslanmış sedyenin eskiliğine kirliliğine aykırı bir canlılıktaydı; tavandaki floresanların karmaşık ışığını yansıtıyordu. Sedyenin yanında duvar boyunca dizilmiş bekleyenler, acının belli bir anında donmuş bekleyenler, bu küçük kan gölünü kanıksamış gibiydi. Diğer acil servislerde gördüğümüz insanlara benziyorlardı: Aynı üzgün burunlar, aynı korkan gözler, aynı soran eller, ayaklar, ölülerin yaralıların peşinden koşmuşlar, yetişememişler… Orası Fikret’i gördükten sonra baktığımız üçüncü hastaneydi, ne yapmamız gerektiğini iyi biliyorduk. Danışmadaki görevlilere birkaç saattir kafamızın içinde yankılanan isimleri söyleyecektik, onlar da önlerindeki listede tükenmez kalemle (tuhaftı doğrusu, üç hastanede de kırmızı tükenmez kalem kullanıyorlardı) yazılmış isimleri işaret parmaklarıyla okşayacak, listenin sonuna ulaştıklarında aynı soğuk tavsiyede bulunacaklardı: “Bir de morga bakın!” Bir de morga bakalım Çetin! Göğüslerinin üzerine düşürdüğü ıslak saçlarını güneşte tarayan çıplak kadına baktık nasıl olsa, gel bir de morga bakalım! O hastanenin de morgu alt kattaydı, oranın da girişinde, kenarlarında alüminyumdan yivli şerit olan üzeri soluk mavi, metal gövdeli resmi daire masası vardı. Masanın üzerinde kimlikler. Kimliklere eğilmiş bakan…

Hayalet Kitap / Doğu Yücel
Türk Edebiyatı/ 25 Ekim 2018

Hayalet Kitap Hayalet Kitap’tan… Sabaha karşı beş sularında, uyku tanrısı ve düşler tanrıçası, insanları uykunun dehlizlerinde oyalarken İnönü Caddesi’ndeki ıssız karanlığı mavi bir Vosvos deldi geçti. Vosvos, İnönü Caddesi’ni enlemesine keserek Yeşilyurt’a çıkan bir sokağa girdi. Köşedeki taksi durağının daracık kulübesinde uyuklayan adam Vosvos’un gürültüsüyle gözlerini açtı, başını kaldırarak Vosvos’un hızla geçmekte olan egzoz borusunu gördü, boynunu ilgisizce kıvırdı ve yeniden uykuya daldı. Vosvos’u kullanan oğlan, bu düzlüğe yüksek bir hızla giremezse karşısına çıkan yokuşu çıkamayacağını biliyordu. Az kalmamıştı o yokuşun ortasında. Mavi Vosvos, motorundan yükselen homurtular eşliğinde yokuşu tırmanmaya başladı. Dolunayın yalnız bıraktığı gecenin karanlığında kaydırakta tırmanmaya çabalayan, her an tepetaklak düşme ve kabuğunun üstünde saatlerce çırpınma tehlikesi ile karşı karşıya olan zavallı bir tosbağaya benziyordu. Tosbağaydı veya değildi, bu yokuşu daha önce defalarca çıkmıştı, bu sefer de çıkacak ve sahibine olan son görevini başarıyla yerine getirecekti. Yokuşun zirvesine geldiğinde oğlan frene bastı, balatalardan gelen tıslama sesi sessizliğe bir gizem, stop lambalarından parıldayan kan kırmızısı ışık ise asfalta bir vahşet duygusu kattı. Şimdi yolun daralan kısmında bir cami ile bir apartman arasında duruyordu araba. Oğlan, sağ ayak bileğinin zorlanmasına karşın el frenini çekmemişti, gözü arabanın dijital saat göstergesindeydi: 5.04’i gösteriyordu. 5.05’i gösterdi. 5.06’yı gösterdiği anda sol tarafında duran camiden…

Felidae / Akif Pirinçci
Türk Edebiyatı/ 21 Ağustos 2018

Felidae Felidae’den… O gece iki kâbus daha gördüm. İkincisini neredeyse gözlerim açık görmüştüm! Purple’ın ölüm nedeni konusunda yaptığımız anlamsız tespitten sonra Mavi Sakal ile yolumuz ayrıldı, ben de aniden patlayan fırtınada eve dönmüştüm. Bu süre içinde tufan gibi yağan yağmur ve şimşekler bahçelerdeki sakinleri öylesine kaçırmıştı ki, ben de Kong’un saldırısından paçayı kurtarmıştım. Bu konuda kendi adıma bir açıklama yapmak istiyorum: Züppelikle ya da ukalalıkla suçlanmamak için hemen itiraf etmeliyim ki, şimşekler ve gökgürültüsü beni de çok korkutur. Korkmakta da pek haksız sayılmam hani. Yerkürenin özellikle cennet gibi olan yarısında yaşayan insanlar, tıpkı yerlilerin beyaz adam tarafından alkolik yapılmasına benzer biçimde, doğada zarif bir vahşet görme eğilimindedirler. Bunlar, doğanın türlü güçlerini modası geçmiş varyete efektlerine benzetirler, oysa bu güçler birçoğunu müthiş bir hayrete düşürebilir. Ancak bu küçümseme, doğa hakkındaki bilgilerinin çoğu ya Geo dergisinin parlak fotoğraflarına ya da ölmez televizyon dizisi Daktari’nin bazı bölümlerine dayanan, kimi hanım evladı yumuşak yaratıkların içine düştükleri bir yanılgıdır. Ancak gerçekte doğa, özellikle gelişmeyi ve onun harikulade nimetlerinden yararlanmayı bilmeyenleri gözüne kestiren gözü kanlı bir cadıdır. Bugün bile hâlâ şiddete maruz kalarak yaşamlarını yitirenlerin çoğu doğanın terör saldırıları nedeniyle ölmektedir. Uçan ve sürüngenler sınıfındaki “hayvanat”ı saymazsak, bütün dünyada yalnızca şimşek çarpmasına yılda yedi bin insan…

Şehir Mektupları / Ahmet Rasim
Türk Edebiyatı/ 18 Ağustos 2018

Şehir Mektupları Şehir Mektupları’ndan… Vay efendim vay! Yeni Cami’den Köprü’ye onluğu toka edinceye kadar insanda ne kafa kalıyor, ne beyin. Bu satıcılarla ne yapacağız? Herifler kulak belâsı, baş ağrısı, avazı çıktığı kadar bağırıyor. – Haydi biş, haydi biş! – Karı da biş, buzu da biş, Bahçelerde bal kabak Getirdim tabak tabak İnanmazsan ye de bak On paraya bir tabak – Buyurun gözüm!. – Buzzz…. – Buz!!.. Otuz iki dişine güvenen… – Buz deryası… – İkdam, Sabah, Malûmat… – Efendi! Efendi! Bir kuruş daha… – Destur! Bu sesler birbiri ardınca aksediyor, bir kıyamet. Araba, tramvay, hamal, beygir, küfe, sepet, demet, bohça, omuz başı, baston ucu, şemsiye kenarı, bütün bu görünür kaza oralarda dönüp dolaşıyor. Yolda yürümeyi bilmek de hüner! Alık alık yürüyenlere kızmamak mümkün mü? Ya birinin ayağına basar, sürçer, düşer, birikmiş sulara dalar, ortalığı zifoslar. Hele elinde şemsiye veya baston varsa iş dehşetlenir, ellerini arkaya çevirir onu da kuyruk gibi sallar. Bir kere Eminönü’nü düşünün, kalabalığı göz önüne alın ve arabacıların kırbaçlarını hatırlayın, insan mutlaka dehşet içinde kalır. Ya o muhacir arabaları? Allah esirgesin, işin en rezalet olan ciheti bizim sokak köpeklerinin yaya kaldırımlarına serilmeleridir. Geçebilirsen geç! Uyandırmaya cesaret edebilirsen uyandır! Ben, uyku sersemliğinden ‘Hart!’ diye kapacağından korktuğum için bir…

Dokunmak / Ahmet Cemal
Türk Edebiyatı/ 13 Ağustos 2018

Dokunmak Dokunmak’tan… Tanınmış tiyatro oyuncusu Raif Ergüç, 13 Kasım’ı 14 Kasım’a bağlayan gece aşırı dozda aldığı uyku hapları nedeniyle ölmüştü. Adli tabip, boş ilaç şişesinin etiketine baktıktan sonra hapların büyük bir olasılıkla gece saat bir ile iki arasında alındığını, ölümün de sabaha karşı iki buçuk ile üç arasında gerçekleşmiş olabileceğini söyledi. Polis, yaptığı araştırma sonucunda Raif Ergüç’ün evinde intihardan başka bir olasılığı da akla getirebilecek herhangi bir ipucuna rastlamadı. Hem Raif Ergüç, yaşamına kendi isteğiyle son verdiğini açıklayan bir mektup da bırakmıştı. Zaten akılları karıştıran tek şey de bu mektup oldu. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla Raif Ergüç, bu çok uzun mektupta hangi nedenlerden ötürü intihar etmediğini anlatmaya çalışmıştı. İntihar edenlerin bıraktıkları mektuplarda ölümlerinden kimlerin sorumlu olmadıklarının belirtilmesi, alışılagelmiş bir durumdu. Ama, Raif Ergüç’ün yaptığı gibi, ölen kişinin kendini hangi nedenlerden ötürü öldürmediğini açıklamak için bir mektup kaleme alması, o güne kadar böyle olaylarla çok karşılaşmış olan savcıya bile şaşırtıcı gelmişti. Savcı, olaydan sonraki birkaç gün boyunca ölenin yakın çevresinden erişebildiklerine bu mektubu gösterip düşüncelerini sordu. Ama kafasındaki sorulara herhangi bir yanıt bulamadı. Çünkü Raif Ergüç’ün bıraktığı mektubu okuyan yakınları da yazılanlara bir anlam verememişlerdi. Örneğin sanat yaşamı boyunca hep başarıdan başarıya koşmuş olan Raif Ergüç, biraz uzunca olan mektubunun hemen başında,…

Yolpalas Cinayeti / Halide Edip Adıvar
Türk Edebiyatı/ 8 Ağustos 2018

Yolpalas Cinayeti Yolpalas Cinayeti’nden… Elinde kasketi, arkasında şoför üniforması, ayakta duran adam, kadınların derhal nazarı dikkatini celbetti. Çene kemikleri Sinyor Mussolini kadar kudretli, çelik gibi kavi uzun ve yakışıklı bir erkekti. Bir cins yarış atı, adî yük beygirlerini ne kadar gölgede bırakırsa o da oradaki fraklı, monokllu, çeneli ve karınlı erkekleri o kadar gölgede bırakmıştı. Bununla beraber, hiç de sevimli bir adam değildi. Rengi ne olduğu belli olmayan açık renk gözleri doğrudan doğruya kimsenin gözüne bakamıyor, bundan dolayı insana hiç itimat hissi vermiyor. Yanağında bir yara izi var. Alman mektebi mezunu bayan içinden “Ne kadar Göring’in resmine benziyor,” dedi. Kolejli onu Amerika’ nın çığırtkan gazetelerinde, isterik kadınların merakını celbetmek için neşredilen, numaralanmış halk düşmanlarından birinin resmine benzetti. Dame de Sion mezunu vaktiyle okuduğu bir romanı düşünüyordu. Onda asil bir adam şoför kıyafetine girmiş, sevdiği milyoner bir kızla bir aşk macerası geçirmişti. Bayan Güngör “Etienette bizim kaz kafalı Sacide’ye mutlak milyoner kadınların şoförlere âşık olduğunu söylemiş olacak. Bu mutlak Sacide’nin âşıkıdır. Acaba bunu nasıl tahkik etmeli?” diyordu. Bu aralık Sacide’nin sesi sert, şoföre diyordu ki: — Sen burada ne arıyorsun? — Bana ihtiyacımız yoksa izin istiyorum; Beyoğlu’na gideceğim. — Bunu kâhyaya söyleyip bildireydin. Misafir varken böyle sellemeh-üs-selâm buraya çıkmak da yeni…

Vurun Kahpeye / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 7 Ağustos 2018

Vurun Kahpeye Vurun Kahpeye’den… Çok erken, pek çok erkendi; ıssız Anadolu’nun tozlu yollarına girmemişlerdi; daha ıssız ve kurak tarlaların katı, beyabanında Fettah Efendi’nin merkebi, Hüseyin Efendi’nin kısrağı toprak dalgalarında ine kalka gidiyorlardı. Hiçbir ses duyulmuyor, bir tek canlı mahlûk kımıldamıyordu. Yalnız, arada bir, nereden geldiği bilinmeyen, ilk uyanan kuşların garip fısıltısı seziliyor, Yunan karargâhının olduğu kasabanın yeşil incir bahçeleri siyah bir küme gibi beliriyor, beyaz ve cılız bir duman tabakası kasabanın üstünden pembeleşen mavi göğe yükseliyordu. Bu kesif incir bahçelerinin aralarındaki ince, dolambaç yollarına geldikleri zaman tozla beyazlanmış incir yaprağı kesafeti arasında, uzak ve hafif horoz sesleri sükûnu yırtmaya başlamıştı. Pek çok sürmeden kasabaya geleceklerdi. Ahali, Yunan neferlerinin korkusundan tarlalarına, hatta bahçelerine erken ve yalnız gelemedikleri için bütün bu mamur ve şen bahçelerin üstüne, terk edilmiş, köhneleşmiş bir hava yerleşmişti. Hacı Fettah Efendi eski sarığını kulaklarına indirmiş, sinsi yüzünün derin çizgilerine mütereddit, hatta korkak bir gölge sinmişti. Uzun Hüseyin Efendi’nin sarı yüzü, çarpık burnu sabahın bu garip ve yalnız saatinde, geceden sabaha taşmış, tekin olmayan bir mahlûk gibi, aydınlıktan ürken gözlerle etrafa bakınıyor, kasabanın pembe göğünden ateşli bir al dalga gibi doğan güneşe tuhaf tuhaf gözlerini kırpıştırıyordu. İkisi de konuşmuyorlardı. Fakat ikisinin de zihninde aynı endişe vardı. İkisi de Yunan…

Sinekli Bakkal / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 6 Ağustos 2018

Sinekli Bakkal Sinekli Bakkal’dan… Cuma selâmlığını görmeye epey bir kalabalık gider. Çünkü tantanalı, şaşaalı bir alay, rengin ve zengin üniformalı, seçme ve güzel yâverler, yelesini sallayan, yeri deşen cins atlar, muhteşem arabalar görürler. Bütün bunlar herhangi operayı sönük bırakacak bir dekor içinde çevik ve çabuk bir gidiş ve geliş, bir hareket cereyanı halinde gözlerinin önünden geçer. Fakat seyirciler bu gösterişin perde arkasını, zavallı Selim Paşa’yı terleten, titreten tarafını göremezler. Onun bu nümayişte rolü büyük ve karışıktır. Evvelâ İkinci Abdülhamid’in sadık kullarının, efendilerinin gövdesine kafasına bir kurşun yahut bomba atmalarına mâni olmak; sonra bu âlâ-yı vâlânın vak’asız geçmesini temin etmek, sonra her selâmlık resminden bir kâbus gibi korkan Padişah’a, alayın emniyet ve selâmet içinde geçeceğini temin etmek; daha sonra tahsisatlarını hak etmek isteyen hafiye alayının ve yahut müstebit bir hükümdarın vesvesesini gıcıklayarak para kazanmak isteyen jurnalcilerin, her hafta düzdükleri yalanları okumak… Cuma günleri Padişah’ın arabası, Saray kapısından içeri girer girmez, Selim Paşa, geniş bir nefes alır. Ekseri huzura kabul olunur ve dâimâ konağa, cebinde şişman, kırmızı bir atlas kese ile döner. O günün akşamı Paşa’nın ziyaret kabul ettiği zamandır. Fakat ziyaretçileri, hiçbir zaman o günün, Paşa’nın hayatında nasıl bir geçit olduğunu tahmin edemezler. Bu son cuma, Paşa öteki misafirler gittikten sonra,…

Mor Salkımlı Ev / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 5 Ağustos 2018

Mor Salkımlı Ev Mor Salkımlı Ev’den… Birincisi, Selimiye’de İbrahim Paşa Konağı’nın ya selâmlık yahut da harem tarafıdır. Arkası Karacaahmet Mezarlığı ile karşı karşıya, yüzü ve yanı İstanbul’un gökte yükselen binlerce minaresine bakar. Yarısında sahipleri oturur, fakat bizim taraf da Beşiktaş’daki evimiz kadar büyük. Yanında ve arkasında, bilhassa gül ağaçları bol, bakımsız, fakat geniş bir bahçesi vardır. Mahallesi zamanla kararmış, yıkılmaya yüz tutmuş kocaman ahşap konaklar ve evlerle dolu idi. Anlaşılan sahipleri vaktiyle sadrazam, nazır her halde daha çok eski devrin ekâbiri imişler. O ev artık yanmıştır; fakat oradan geçerken eski bir ahbaba bakar gibi, gözlerim daima oraya dalar. Gül ağaçlarından başka bir hayli gölgelik büyük ağaçları da vardı. Bilhassa Mahmure ablanın ta tepesine tırmandığı, gözlerimi çevirdiğim zaman başımı döndüren, dalları göğe yapışmış gibi duran bir ceviz ağacı da vardı. Taşınır taşınmaz Selimiye Camii imamını bize hoca olarak tuttular. Babam da ailesiyle yazı bizimle beraber geçirmeye geldi. Şimdi Nilüfer’den sonra Nigâr adlı küçük bir kız kardeş daha peyda olmuştu. Havva Hanım Nilüfer’e baktığı ve onu erken yatırdığı için, artık onun odasına pek gidemiyordum, selâmlıktaki ikinci erkek, daha evvel adı geçen Süleyman Ağa idi. Fakat Büyükbaba’dan çok daha fazla bir efendi tavrı takındığı için Haminne ondan pek memnun değildi. Maamâfîh, ben onu,…

Handan / Halide Edib Adıvar
Türk Edebiyatı/ 4 Ağustos 2018

Handan Handan’dan… Sana bir sürpriz Neriman’cığım: Handan’ı, Handan’ını gördüm. Şimdi gözlerini açtığını ve bütün mevcudiyetinle benden teferruat istediğini hissediyorum. İşte başlıyorum: Bu sabah Marsilya’ya çıktım. Yabancı şehrin verdiği acayiplik ile bol güzellikleriyle ağzımın suyunu akıtan bir Fransızca mebzuliyeti arasında kendi Fransızcam belki bir kusurmuş gibi mahcup, bin sıkıntı ile arabacılarla, hamallarla muameleye giriştikten sonra otele geldim. Öğle yemeğinden sonra biraz cesaretlendim. Otelciye gidilecek yer sordum. — Hava pek güzel, bir parka gidiniz. Yahut asansörle, bir tepede bir kilise var, oraya çıkınız, dedi. Kilisenin ismi Notre-Dame zannederim. Bunları bir arabacıya müşkülatla anlattıktan sonra yola düzüldüm. Evvelâ güzel ve pek sevimli bir parkı dolaştım. Fakat insan yalnız, maksatsız dolaşmaktan sıkılıyor. Ne çok susamlar var; sen bu çiçekleri seversin, değil mi Neriman? Sonra, sıra Notre-Dame’a giden yere geldi. Bir kayanın tepesine bir asansörle tırmaştık. Azıcık huylandım. Nihayet bütün Marsilya’ya, dumanlardan, hayattan azıcık kirlenmiş görünen Marsilya’ya hâkim bir noktaya geldik. Beş on dakikalık bir yoldan sonra bir kayacığın tepesinde küçük bir kilise görünüyordu. Kiliseye yaklaştıkça yanımda hızlı hızlı konuşarak gelen matmazeller, bir kısa boylu geveze Fransız ve bir de rahibe, mukaddes bir hava içine giriyorlarmış gibi, hürmetkâr ve dalgın susuyorlardı. Nihayet birçok taş merdiven çıkarak kiliseye yükseliyorduk. Merdivenlerin şehre değil, denize hâkim bir noktasında…