Gökyüzü / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 3 Nisan 2020

Gökyüzü Gökyüzü’nden… Raşit çocuk, hakikaten kırk senedir denizde yaşıyordu. Altı sene askerliğini Çanakkale’de, Hıfzırahman zırhlısında geçirmişti. Bu altı sene içinde makine yağlamak, direğe çakmak, halat ipi atmak, dalgalı havalarda sallanmadan güvertede dolaşmaktan başka bir zanaat elde edemediği için tezkeresini aldıktan sonra da Hacı Davut vapurlarından birine girmiş, derece derece ilerleyerek kaptanlığa kadar çıkmıştı. Son senelerde Karadeniz’e işleyen küçük bir vapurda çalışıyordu. Raşit çocuk, beni görünce pek sevinmişti. Uzun dualardan sonra bana denizcilik hayatını anlatmaya başladı. Söylediklerinin çoğu manasız vakalardı. Büyük muharebede Zonguldak’tan kömür getirirken gemisinin Moskoflar tarafından topa tutulma” gibi ehemmiyetli olanları da zaten evvelden biliyordum. Fakat bunlar yüz akıyla sonuna ermiş bir meslek hayatının tesellileri olduğu için sabırla, hürmetle dinlemek lâzımdı. Raşit çocuk her hikâyenin sonunda : “Biz, işte böyle şeyler gördük, geçirdik. Denizin çok cilvelerini tattık küçük bey…” diyordu. Bu küçük bey de tabiî ben… Altmış yaşında bir adamın güz yaprakları gibi suyu çekilmiş, türlü damarlar, kırışıklıklar, pıhtılar, kızıltılarla bezenmiş yüzüne ne kadar yakışan bir ad… Bereket versin onu artık Raşit çocuktan başka bilen ve tekrar eden kalmamıştır. Raşit çocuk, emektar hizmetçimiz ve sütannemin oğluydu. Birbirimizden birkaç ay ara ile doğmuş, on yaşına kadar bir evde büyümüştük. Bir hizmetçi çocuğuyla arkadaşlık etmem ailemin kibirine dokunmuş olmalı ki, onun,…

Gizli El / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 2 Nisan 2020

Gizli El Gizli El’den… Bir gün evvel bizi üzmüş, yahut eğlendirmiş bir vak’amn rüyasını ertesi sabah birbirimize anlatır, ufak tefek varyasyonlarla uykumuzda hemen hemen aynı şeyleri görmüş olduğumuza hayret ederdik. Şimdi ben, ona istikbali göstermeğe çalışıyordum. O, bana Narlı çiftliğinden bahsediyordu. Hattâ bu cevabı verirken sesinde ve bakışlarında kasda, inada benziyen bir şey de vardı. Karımla yollarımız ayrılmağa mı başlıyordu? — Çok garip bir fikir Seniha, dedim, bıkmadın mı daha Narlı çiftliğinden? — En güzel günlerimizi orada geçirmedik mi Şeref? — Evet ama, bir çiçek verdi diye bir toprak saksıyı ölünceye kadar başımızın üstünde mi taşımak lâzım? Seniha, dikkatli dikkatli yüzüme bakıyordu. Bu sözüm, yeni hayatımda yeni arkadaşlarımla konuşurken yapmayı âdet edindiğim hafif esprilere çok benziyordu. Dizlerimde oturmakta devam ettiği halde, başını biraz geriye alarak ısrarla bana bakmasından onun da bunu düşündüğünü anlar gibi oldum. Seniha’ya eskiden: — Hem erkek, hem yaşça senden beş, altı yaş büyük olduğum halde, neden daima senin yanında çocuk kalıyorum ben? Meryem Ana gibi bir şey oldun sen benim için, derdim. Bu bakış, beni yine o zamanki halime döndürdü. Yeni muhitimdeki yeni ümidimi tekrar kaybetmiştim. Küçük putunun karşısında bir ibadet vecdine düşen eski köylü çocuğu olmuştum. Susuyorduk. Çünkü birbirimizin ne demek istediğini kâfi derecede anlamıştık,…

Eski Hastalık / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 29 Mart 2020

Eski Hastalık Eski Hastalık’tan… Parçalanan otomobilin resmi, o otomobilden fırlıyan vücutların içine düştüğü bataklığın resmi, motor ve hastahanedeki resimler, nihayet Züleyhanm makasla kendi yanından koparılmış duvaklı resmi… Yusuf, kızdığı ve düşündüğü zaman, alnında beliren o mavi damarla başını pencerenin ışığına çevirir, o resimlerin altındaki yazıları okurdu. Alman gazetesindeki çantalı diplomat resmi, şimdi de Zü-leyhaya aynı hayali göstermeğe başlamıştı. Genç kadın, sert bir baş hareketiyle bu hayali defetti ve gözlerini tekrar kapıya dikti. Biraz sonra Yusuf, doktorla beraber odaya giriyordu. Doktor, kapının yanında durmuştu. O, hiç telâşsız yatağa yaklaştı; eğildi ve karısını saçlarından öptü. Sonra çocuk ok-şar gibi bir hareketle başını severek: — Büyük geçmiş olsun Züleyha, dedi, bizi çok korkuttun… Geciktiğim için affet… Benim o hain arap sıtmasını biliyorsun ya… Bunu doktora da izah ettim. — O halde sana da geçmiş olsun. — Maşallah, seni iyi gördüm, Züleyha. — Hiçbir şeyim kalmadı… Doktor, evvelâ onları yalnız bırakıp gitmekle söze karışmak arasında tereddüdediyor gibiydi. Fakat, iki resmî dost gibi tabiî ve sakin konuşmağa başladıklarını görünce kendisinin de birkaç kelime söylemesi muvafık olacağını düşündü; yanlarına geldi; Züleyhaya hastalığında sormağa lüzum görmediği birtakım sualler sordu; kalçadaki son yaranın da kapanmak üzere olduğunu ve ehemmiyetsiz bir pansımandan başka yapılacak iş kalmadığını söyledi; sonra Baş…

Dudaktan Kalbe / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 28 Mart 2020

Dudaktan Kalbe Dudaktan Kalbe’den… Arkadaşının eski za’fmdan hâlâ kurtulamadığını hisseden Münir Bey, tehlikenin önünü almak için Vefik Paşa’nın dudaklarına bir salkım uzattı: «Leb-i Nigârım»’dan mutlaka birkaç tane yemelisiniz!… Onda bir kiraz lezzeti bulacaksınız… Bunları yemekte o kadar beğendiğiniz «Nur-i Nigâr»’lar ile şu karşıki tabakta yaldızlanmış gibi görünen «Tâcızer»’lerin evlenmesinden aldım… Şekil ve renk itibariyle analarına, babalarına hiç bir benzer cihetleri yok, değil mi? Tabiatın anlaşılmaz kanunları var azizim… insanlarda olsa fenaya çekeriz… «Mutlaka işe şeytan parmağı karışmış, kadın tarafından hiyanet var!» deriz… Fakat izdivaç, yani aşı elimle olduğu için bu şüphe vâridolmaz. işte bir yeni cins daha… «Çardak Hurması…» Yalnız şekli, parlak tuzlu beyaz rengi değil, lezzeti de biraz hurmaya benzer… Küçük bir istırtat… Gizli bir ümidim, büyük bir hırsım var ki, sana tevdi edebilirim… Ben ,üzümlerle çiçekler arasında bir sıhriyet vücuda getirmek tabiata yeni bir izdivaç kanunu hediye etmek ümidindeyim… Bu izdivacın mahsullerini hele bir tasavvur et… Meselâ şu alacalı necef taşlarına benzeyen «Mah-ı Seher»’le bir menekşe, yahut gülden alınmış bir çocuk… Menekşe, yahut gülün kokusunu bir lezzet halinde veren bir üzüm… Görüyorsun ki ben de şair, heykeltraş filân gibi hayat yaratan bir sanatkârım… Vefik Paşa, kahkahalarla gülüyor, biraz evvel bir tek üzüm yemeğe mecali olmadığını söylediği halde her…

Değirmen / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 28 Mart 2020

Değirmen Değirmen’den… Halil Hilmi Efendi kalabalığın ortasında idi. Dalgalı bir denizde çabalar gibi kol ve bacak hareketlerile bir zaman ileri geri bocaladı. Sonra ayağı bir şeye takıldı. Bu, büyük bir hamur tahtası üstüne kurulmuş bir yer sofrası idi. Kaymakam yana dümen kırmıya savaştı; yapamaymca var kuvvetile arkaya kaykıldı. Fakat bir an arkasında yığılıyor gibi olan kalabalığın korkunç bir tosla kendisini tekrar ileri attığını görünce sofrayı atlıyarak geçmekten başka çare göremedi. Yalnız bunun için ayaklarını yere vurarak hız almak lâzımdı. Bunu yapamaymca havaya kalkan ayakları sofranın karşı kenarına indi. Hamur tahtası bir anda boşanmış bir zemberek yayı haline gelerek üstündeki kap kaçağı korkunç bir şangırtı ile havaya savururken kendisi de bir atlama tahtasına basmış gibi, hemen hemen balıklama vaziyetinde ileri fırladı; sol kolu önündeki-lerden birinin omuzuna sarıldı; sağ eli merdiven başındaki trabzan babasını yakaladı ve kopardı. Ondan ötesi karanlık; haykırışına sesleri, uğultu., ve bunların üstünde Bulgar kızının uzakta bülbül gibi şakırdıyan zilleri… Kaymakam gözlerini açtığı zaman kendini hükümet konağının arka bahçesinde portatif bir asker karyolasında yatıyor gördü. Ova sis içinde idi. Havada yıldızlar görünmekle beraber karşı tepelerin üstünde bulanık bir sabah aydınlığı titriyordu. Halil Hilmi Efendi sakalının kırağıdan ıslanmış olduğunu hissederek elini battaniyesinin altından çıkarmak istedi. Fakat kolunun vücuduna bağlı olduğunu…

Damga / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Damga Damga’dan… Çınarın altında durduğum o birkaç dakikada tamamıyle eski İffet olurum. Sonradan öğrendiğime göre annem, idareli bir kadınmış. Onun» ölümü, konağımızı pek bozmuş. Paşa babam, evinin işlerine hiç alâka göstermezmiş. Rahmetli büyük ağabeyimiz müsrif ve çapkınmış. Kızkardeşlerimin hiç bir şeye aklı’ er-mezmîş… Annemin ölümünden sonra cahiL lalalar, hırsız vekilharçlar eline düşmüşüz. Ben de pek iyi bilirim. Paşa babam, onbeş günde bir saraya gider; geri kalan vakitlerini odasında kocaman ciltli Arabî, Farisî kitaplar arasında geçirirdi. Mahmut Efendi isminde bir ihtiyar hemdemi vardı ki konaktan hiç eksik olmazdı. Birkaç sene Muzaffer ağabeyimle bana hocalık eden bu Mahmut Efendi fakir, kendi halinde bir adamcağızdı. SarıgüzeFde küçük bir evde otururdu. Eskiden sarıklı imiş, camilerde Mesnevi okuturmuş. Bizim zamanımızda bazı kibar ailelerin çocuklarına hususî ders vermekle yaşardı. Babamı pek seyrek görürdüm. İri yapılı, heybetli bir adamdı. Beyaz takkesinin kenarlarından çıkan seyrek uzun kır saçları; sert kıllı kanşık sakalı, büyük kırmızı yüzündeki iri burnu ile bana sevgiden ziyade korku verirdi. Hele gür kaşları altındaki iri siyah gözlerine hiç bakamazdım. Babam, bizimle hiç konuşmazdı. En büyük iltifatı binde bir çenemi sıkıp yanağıma kuvvetli bir fiske vurmaktı. Onu şal hırkasiyle köşedeki sedirde eski kitaplarıı karıştırıyor, karşısında daima kırık, çarpık bir tavırla iki dizinin üstünde oturan Mahmut Efendi’ye…

Çalıkuşu / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Çalıkuşu Çalıkuşu’ndan… Beni bir düşüncedir almıştı. Ne yazacaktım? Duvardaki boyalı Meryem tablosunun altına asılmış guguklu saat durmadan yürüdüğü halde ben, hâlâ yerimde sayıyordum. Başımdaki kurdeleyi çözdüm, saçlarımı yavaş yavaş gözlerimin üzerine indirmeye başladım. Bir elimle de kalemimi ağzıma sokuyor, ısıra ısıra dişlerimin arasında döndürüyordum. Filozofların, şairlerin, yazı yazarken burunlarını kaşımak, çenelerinin derilerini çekiştirmek gibi garip garip huyları vardır ya… Kalemi ısırmak ve saçlarımı gözlerimin üstüne dağıtmak da benim düşüncelere daldığıma alâmettir. Bereket versin benim düşünce saatlerim çok nadirdir. Çünkü o takdirde hayatım -masallardaki meşhur çarşamba karısı ve ocak anasının hayatı gibi- karmakarışık bir saç kümesi içinde geçecekti. Aradan seneler geçti. Yabancı bir şehirde, yabancı bir otel odasında, sırf bitip tükenmeyecek gibi görünen bir gecenin yalnızlığına karşı koymak için hatıralarımı yazmaya başladığım bu saatte, bir elim yine aynı küçük çocuk tavrıyla saçlarımı çekiştiriyor, gözlerimin üstüne indirmeye uğraşıyor. Bunun sebebine gelince, öyle sanıyorum ki, ben etrafındaki hayata pek fazla kendini kapıp koyveren, hafif ve dikkatsiz bir çocuktum. Besbelli sıkı zamanlarda kendi kendimle, kendi fikirlerimle yalnız kalmak için gözlerimle dünya arasında, bu saçlardan bir perde koymaya çalışıyordum. Kalem sapını kebap şişi gibi dişlerimin arasında çevirmeye gelince, onun hikmetini doğrusu kendim de pek anlamadım. Bütün bildiğim, dudaklarımdan mor mürekkep lekelerinin eksik olmadığı ve bir…

Ateş Gecesi / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Ateş Gecesi Ateş Gecesi’nden… Doktor burasını beğenmemişti, yüzünü buruşturarak: — Nerede manzara., süprüntülük burası, dedi. Kaymakam henüz kızıllığını kaybetmemiş gökte parlamağa başlıyan yıldızları göstererek: — Etraf viran amma, tavan mamur, Selim Bey, dedi. Tavan adamakıllı mamur… Bu kadar ziynet ve debdebeyi hangi saray kubbesinde bulmak mümkündür? Hele ortalık biraz daha kararsın; kudretin ezelî kandilleri takımile yansın., o zaman görürüz. Doktor dirhemle sarf ettiği sözlerinden birine daha kıydı: — Kaymakam Beyimiz şairdir. — Yok canım… Bizim şairliğimizden ne olacak? Arasıra eski ağız bir, iki kıta karaladığım olur… Hepsi bu kadar. Siz şiiri sever misiniz çocuğum? Severim demeğe dilim varmıyarak: — Okurum efendim, dedim. — Tabiî yeni şiirleri… — Eskiler bana güç geliyor efendim. — Adaşının şiirlerini de okur musun? — Adaşım kim efendim? — Adaşının kim olduğunu bilmiyor musun, hem Kemal, hem Murat Bey?.. Sen galiba berayi maslahat adaşını tanımamazlıktan geliyorsun… Ceza reisi yanımızda değil… Şimdi biraz bir şeyi konuşabiliriz… — Adaşının kim olduğunu sahiden bilmiyor musun? Meselâ: «Feminin rengi aksedip tenine Yeni açmış güle misal olmuş» nev* inden bir lâkırdı işitmedin mi sen? — Hayır efendim.. — Adaşın ok gibi yüreğe işliyen şiirler yazardı. O da senin gibi genç yaşında gurbet yollarına düşmüştü. Buralara yakın adalarda, Kıbrısta, Sakızda, Midillide oturmuştu……

Akşam Güneşi / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Akşam Güneşi Akşam Güneşi’nden… Sade kasaba değil, köyler de bu gece şenlik yapıyorlardı. Uzak deniz kenarlarında, tepedeki köylerde funda ateşleri yanmağa başlamıştı. Madam Ziya, bana: — Bu (M…) adası ne şirin bir yer, dedi. Bana pek bildiğim bir yeri hatırlatıyor gibi… Fakat bir türlü bulup çıkaramıyorum. — Belki biraz İzmir’i dedim, rıhtımı onun meşhur kordonuna bir parça benzemiyor mu? — Güzel buldunuz… Hele bu gece… Siz burada uzun müddet kalmak fikrinde misiniz Kemal Bey? — Birkaç sene ilişmezlerse memnun olacağım… Her halde şimdilik çok seviyorum… Sakin bir yer… Havası güzel, güneşi güzel, insanları zararsız. — Fakat denizlerin ortasında bir parça kaybolmuşa , benzemiyor mu? — Zannediyorum ki bu (M …) adası saadetini bir parça da yol uğrağı bir yer olmamasına borçlu… Burada ihtirasın hiç bir nev’ine tesadüf edilmez. Dağlarda çiftçilik, çobanlık eden Müslümanlarla sahilde balıkçılık eden Rumların gayet iyi geçindiklerini görüyorum… Ahali; az, fakat kolay kazanıyor, fazlasını istemek ihtiyacını duymuyor. Zaten burada büyük iş yapmak için maddî imkân da yok… Büyük ihtirasların sarsıntısını bilmiyen halk, bir parça çocuk kalmış… Hurafe ve efsanenin bu adada büyük bir mevkii var… Çocuklar; ihtiyarlara, ihtiyarlar; çocuklara az çok benzer… Erkeklerin sokaklarda, bahçe aralarında birbirlerini küçük parmaklarından tutarak ağır ağır, sallana sallana yürüdüklerini gördükçe zannedersiniz…

Acımak / Reşat Nuri Güntekin
Türk Edebiyatı/ 27 Mart 2020

Acımak Acımak’tan… İntihap dairesini gezmeğe gelen Şerif Halil, iki gündür onun evinde misafirdi. Gölge ve çiçekle dolu bir bahçeden geçilen küçük bir odada öğle yemeğini yedikleri esnada bu Zehra bahsi açılmıştı. Tevfik devam etti: — Bundan dört sene evvel küçük bir kız, minimini bir darülmuallimat mezunu olarak buraya gelmiş… İlk zamanlarda çok sıkıntı çekmiş… Fakat meyus olmamış… Şehri kendine vatan mektebi bir aile ocağı yapmış… O kadar gayretle çalışmış ki, terakkisine mani olamamışlar. Daha yirmi beş yaşına gelmeden mektebine başmuallim yapmışlar, eline kocaman bir kız mektebini teslim etmişler… Şimdi yirmi dokuz, otuz yaşlarında vardır… Kasabanın en sevilen, emniyet edilen, hatırı sayılan bir insanıdır. Bugün ekserisi kocaman ev hanımları olan eski talebesi üzerinde hâlâ eski nüfuzunu muhafaza eder… Onu bir abla, bir ana gibi dinlerler, bütün müşkülleri ona hallettirirler. Mektebe gelince… Biraz sonra göreceksiniz ya… Bu külüstür şehirde umulmayacak kadar güzel bir şeydir… Parasız hiçbir şey olmaz deriz… Esas itibariyle doğrudur… Fakat çalışan ve irade sahibi bir insanın parasız da neler yapabileceğine bu mektepten güzel örnek gösterilemez… Meselâ badana, dam, cam tamiri filân gibi şeyler için para veririz. Eteklerini beline dolar, bu işleri kendi görür… Zaten elinden gelmeyen iş yok gibidir… Artırdığı para ile faraza yemekhaneler için sofra takımı, yahut sınıflar…

Kızlarağasının Piçi / Reşad Ekrem Koçu
Türk Edebiyatı/ 11 Kasım 2019

Kızlarağasının Piçi Kızlarağasının Piçi’nden… Soğuk, rüzgârlı bir şubat gecesiydi. İstanbul korku ve dehşet içinde uyuyordu. On iki yaşında bir çocuk iken tahta geçmiş olan IV. Murad, saltanatının ilk zamanlarında kanlı ihtilallere şahit olmuştu. Çocukluğunun ilk zamanlarını ve üvey ağabeyi Genç Osman’ın feci akıbetini göz önüne getiren IV. Murad, on sekiz-on dokuz yaşlarına basıp da devletin idaresini bizzat kendi eline alınca, saltanatı uğruna her şeyi feda eden zalim ve kanlı bir hükümdar olmuştu. Dört kardeşinden üçünü idam ettirerek, içlerinden yalnız aklı biraz zayıf bulunan İbrahim’in hayatını anası Kösem Mahpeyker Sultan’ın himayesiyle lütfen bağışlamıştı. Fesat kaynağı olan yeniçeri ağasıyla ileri gelen zorbaları idam ve kul taifesinin fesadına sebep olan eşkıyanın her birerlerinin vücudunu “sahifei ruzigârdan nabud u napeyda” ederek “şol mertebe eşkıya kırmıştı ki bir kimsenin bir yerden baş göstermeye iktidarı kalmamış“tı. Yatsı namazına fenersiz gidilemez ve yatsıdan sonra evlerde mum ve ateş yakılamazdı. Ne kadar kahvehane varsa hepsi yıktırılmış, yerlerine bekâr odaları yapılmıştı. Tütün içmek ve işret etmek, cezası idam olan en büyük cürümlerdendi. Geceleri damlara tırmanan casuslar, bacaları koklayarak tütün kokusu ararlardı. Bir gece, Hocapaşa Mahallesi imamının genç ve güzel oğlu, camiden kapı karşı olan evine fenersiz gelirken tebdili kıyafetle gezmekte olan Sultan Murad’a rastlamıştı. Çocuğun fenersiz olduğunu gören Murad…

Bir de Baktım Yoksun / Yekta Kopan
Türk Edebiyatı/ 1 Şubat 2019

Bir de Baktım Yoksun Bir de Baktım Yoksun’dan… Apartmandaki gösteriş meraklılarının yılbaşlarında ve bayramlarda ışıklı süslerle donattıkları avuç içi kadar bahçede de yoktu. Sekiz yıl sonra ilk kez kuyruğunu dikip yanıma koşmamıştı. İlk kez. Goncagül’ün ortalarda görünmemesi bugünün diğerlerinden farklı, olağanüstü bir gün olacağını fısıldadı kulağıma. Yol kenarına park etmiş arabaların altlarını kontrol ederek bakkala kadar yürüdüm. “Ben de meraklandım abi, sabahtan beri yok,” dedi Hakkı. “Çöp tenekesinin yanına biraz mama döktüm, normalde at gibi koşarak gelirdi ama yok işte. Ben diyordum zaten, böyle arabaların falan arasından koşuyor ya bu salak, başına bir halt geldi herhalde!” Sırtımdan soğuk terler boşandı. “İnsanın aklına hemen saçma sapan şeyler getirme Hakkı,” dedim, “buradaki çöplerde yiyecek bir şeyler bulamadıysa aşağı sokağa gitmiştir belki!” “Onu da düşündüm. Verdim oğlanın eline bir kâse kuru mama, aşağı mahalleye yolladım. Eczanenin oraya kadar gitmiş, bulamamış. Oldu bir şey ama…” Yutkunamadım. Bir şey takıldı boğazıma. Metroya kadar Goncagül’ü düşünerek yürüdüm. Büyük bir hikâyenin –örneğin bir mahallenin yıllara yayılan çok kişili, çok olaylı hikâyesinin– temel parçalarından biri yerinden oynarsa, daha da kötüsü kaybolursa ne olur sorusunun cevabını bulamıyordum bir türlü. Dışarıdan bakıldığında her şey aynı görünecekti, bilinen yaşamlar bilindiği gibi akmaya devam edecekti. Bir sokak kedisinin kaybolması –o anda kendime…

Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri / Yekta Kopan
Türk Edebiyatı/ 1 Şubat 2019

Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri’nden… Saat beş oldu. Seferleri ve uçuş numaralarını gösteren panoya takılıyor gözüm. Salonda koşuşturan, tekerlekli valizlerini sürükleyen, bilet kontrol sırasında görevlilerle tartışan insanlar, bu panodaki kırmızı yazıların çizdiği rotalara bırakacaklar az sonra kendilerini. Uzaklara gidecekler, başka coğrafyalardan buraya gelenlerle yer değiştirecekler. Hayatın pusulasında yönlerini bulmaya çalışacaklar. Birlikte uyuduğumuz gecelerin sabahlarında uzun uzun Figen’in yüzüne bakardım. Yanaklarım şiş mi, gözümde çapaklar var mı, saçım darmadağın olmuş mu demeden sevgilinin yüzündeki gülümsemeyi yakalamak, insanın artık rotasını bulduğunun kanıtı değil midir?.. İşte, yine aynı şeyi yapmaya başladım. Dünyaya, çoğu kez aptal durumuna düşmeme neden olan, romantik çerçeveden bakıyorum. Aslında ayrıldığımız gün bu romantik körlükten kurtulup, dünyayı olduğu gibi görmeye karar vermiştim. Ama şu anda önümdeki kartpostalın, pul yapıştırma bölümüne attığım tarihten başka bir şey göremiyorum. Reklam metinleri yazma oyunuma bir süre daha devam ettim. Ajanstakiler bu gizemli metinleri yazan kişiye Köstebek adını takmışlardı. Hazır çorba reklamını, mutfak tezgâhının üstünde ruj izli bir şampanya kadehi yakalayarak aldatıldığını anlayan kadının hüzünlü öyküsünü anlattığım bulaşık deterjanı metni izledi. Sonra bir şampuan reklamı… Sonunda bir gün iş yoğunluğu içinde kontrolümü kaybedip, Figen’in oyununa yenik düştüm. Kredi kartı başvurusu için muhasebenin onayının gerektiğini söylediğinde ben de hemen bir belge hazırlayıp verdim….

Aile Çay Bahçesi / Yekta Kopan
Türk Edebiyatı/ 31 Ocak 2019

Aile Çay Bahçesi Aile Çay Bahçesi’nden… Kız kardeşimi hiç sevmedim. Doğacağını öğrendiğim günden beri. Aramıza katılacaktı… Böyle diyorlardı. Babaannemin yılbaşında hediye ettiği örgü bebeğimle oynuyordum. Yünden saçlarına bakıp Sırma koymuştum adını; gözü düğme, burnu iplik Sırma. “Yılanın üstünden kalk,” dedi annem. Sevmezdi halıdaki yılanın üstüne oturmamı. O yılan görünmez olursa ya akrep girerdi eve ya da ancak akrebin yapacağı bir kötülük. Altı yaşındaydım. Yılandan da, yılanın popomu ısırmasından da, akrebin getireceği kötülüklerden de korkmuyordum. Bir tek, annemi üzmekten korkardım. “Üzme beni kızım, zaten yeterince derdim var,” derdi. Dertliydi annem. Çok üzüldüğünde düşüp bayılıyordu. Bir keresinde çarşıda yürürken boş çuval gibi yığılmıştı, başını çarpmıştı, ne yapacağımı bilememiştim. Benim yüzümden bayıldı sanmıştım. Yaramazlık yapmıştım, o parlak taşlı tokayı al diye tutturmuştum, üzmüştüm annemi. Çevredekiler yardım etmişti. Dükkânından fırlayan kasap, kanlı önlüğüne yaslayarak ayağa kaldırmıştı annemi, hasır bir tabureye oturtmaya çalışırken kıllı elleri göğüslerine değmişti. Görmüştüm. Hemen kalktım yılanın üstünden, annemin bir dediğini iki etmemeliydim, Sırma’yı elimden bırakmadan yanına gittim. “Gel kızım, otur şöyle,” dedi. Eliyle yanındaki mindere pat pat vurdu. Küçücüktü elleri. Çamaşır suyu kokardı. Bütün gün evi temizlerdi. Sabah erkenden kalkıp başlardı çalışmaya. Önce kahvaltıyı hazırlayacak. Kocasını işe, kızını okula gönderecek. Sonra bitmek bilmez temizliğe girişecek; odalar, banyo, tuvalet, camlar, kapılar,…

Şehper Dehlizdeki Kuş / Ayşegül Çelik
Türk Edebiyatı/ 29 Ocak 2019

Şehper Dehlizdeki Kuş Şehper Dehlizdeki Kuş’tan… Kimsenin geçmediği bulutlu patikalar, henüz bulunmamış keçiyolları, açmaya yeltenen çiçeklerin, yaprak döken ağaçların akılları, içine yuvarlandığımız uyku, mevsimlerin uçları, denizin kumsala değdiği yer, çakıl taşları, aynalar… Velhasılı köşe bucak her yer, yazılmayı bekleyen hikâyelerle doludur. Fakat rastladığınız her kimsesiz hikâyeyi alıp eve getiremezsiniz. Aklınızın, uykunuzun kapılarını açıp, onu içeri buyur edemezsiniz. Çünkü bazı hikâyelerin hiç başlamaması, bazılarınınsa çoktan bitmiş olması gerekir. Hikâyelerin içinde kaybolan birçok yazar tanırım ve yazarların içinde kaybolan birçok hikâye… Bunların ikisi de birbirinden tehlikelidir. Gözyaşlarında kırılmalara, düş yanıklarına, dehlizlere ve fay hatlarına sebep olurlar… Kurtulmanın tek yolu yazmaktır. Fakat benim yaptığım gibi değil… Bir hikâyenin hikâyesini anlatmak pek alışıldık bir iş sayılmaz, ne var ki, yapmak zorunda olduğum şey bu. “İlk gün ışığının uyandığı bir an vardır. Gecenin sabaha değdiği bir yer… İşte kehribar salonun pencereleri tam da oraya bakıyordu. Şafak yaklaşırken taşlardaki gölgeler azaldı, gecenin örttükleri usulca ortaya çıkmaya başladı. Önce boşluğa demir atmış uzunlu kısalı bacalar belirdi. Sonra evlerin kiremit çatıları ve gizlenen güvercin yuvaları. Bunu, sessiz, tenha bir sokak, köşebaşları, irili ufaklı evler ve bir lunapark izledi. Sabahın bütün alametleri kehribar salonun pencerelerinde sırayla belirdi. Işığı kovalayan aylak sabah esintisi gelip sarı çilli perdede durdu. Günün bu…

Son Ada / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 28 Ocak 2019

Son Ada Son Ada’dan… Böyle bir cennet nasıl anlatılır, hatta anlatma girişiminde bulunma cesareti nasıl gösterilir, bilemiyorum. Şimdi size bu küçük adanın çam ormanlarından, doğal bir akvaryum gibi olan masmavi ve saydam denizinden, rengârenk balıkların seyredildiği güzel koylarından, beyaz hayaletler gibi sürekli uçan martılarımızdan söz etsem, biliyorum ki gözünüzde turistik bir kartpostal manzarası canlandırmaktan daha fazla bir iş yapmış olmayacağım. Bütün anakaralara uzak, geceleri baygın yasemin kokularına bürünerek, kış yaz aynı ılıman iklimle sarılıp sarmalanarak, ağaçların arasında yitip gitmiş kırk eviyle kendine yeterek sürüp giden başlı başına bir dünyaydı burası. Adanın dingin doğasında, dile söze gelmeyen bir yaşam sırrı gizliydi sanki. Sabahları denizin üstündeki süt beyaz sisi, akşamüstü insanın yüzünü yalayan hafif esintiyi, martı çığlıklarına eşlik eden rüzgârın fısıltısını, lavanta kokularını nasıl anlatmalı? Ya her şafak vakti gözlerimizi ovuşturarak kalktığımızda önümüze çıkan, sislerle sarılıp sarmalanmış ve havada asılıymış gibi duran ikiz adanın büyülü görüntüsünü? Ya denize dalıp çıkarak avlanan martıları? Ya evlerimizi saran mor bugenvilleri? Ya gece ıhlamurlarını? Aslında biz bu yaşamın güzel olduğunu düşünmüyorduk bile artık; o kadar alışmıştık ki, yaşayıp gidiyorduk işte. İnsan her gün gördüğü denizin, evinin önündeki kayanın üstüne konan martının güzel olduğunu düşünmez. İki tarafı ağaçlıklı toprak yoldan yürürken, tepede buluşup birbirine girmiş olan dalların…

Serenad / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Serenad Serenad’dan… Uçakta rahat eden insanlar, yeryüzünden sekiz bin metre yukarıda, boşlukta, metal bir kutunun içinde olduklarını unutup kafalarını şarabın kalitesine, yemeğin lezzetine, koltukların genişliğine takanlardır ki, hemen söyleyeyim ben de onlardan biriyim. Frankfurt-Boston uçağının rahat koltuğunda, beyaz Porto şarabımı yudumlayarak, jet motorlarının tatlı homurtularını dinlemekteyim. Yemek servisinden sonra uçak karanlıklara gömüldü bile. Yolcuların kimi kendilerine dağıtılmış olan lacivert çantadan çıkardıkları göz bantlarını takmış uyuyor, kimi yine aynı çantadan aldığı kalın çorapları giymiş, önündeki ekranda film izliyor. Komedi filmi izleyenler kulaklık taktıkları için kendi seslerini duymadan yüksek sesle gülüyorlar. Önümde oturan beyaz saçlı yaşlı adam ise huzursuz bacak sendromundan muzdarip olmalı ki bacaklarını sallayıp duruyor. Yemek servisini topladıktan sonra herkesi uykuya davet etmiş olan mavi giysili, mavi kepli Alman hostesler, şimdi de güneşlikleri kapatıyorlar. Gece olmasına rağmen bunu yapmalarının nedeni, güneş doğarken yolcuların uyanmamasını sağlamak. Kahvaltı istemeyip de uyumayı tercih ediyorsanız, koltuğunuzun baş kısmına, bu isteğinizi belirten bir işaret koymak zorundasınız. Ama nasıl olsa benim uyumaya niyetim yok. Önümdeki dizüstü bilgisayarıma bu satırları yazmaya başladım ve bu işi Boston’a inene kadar sürdüreceğim. Şehre inmeden hikâyemi yazıp bitirmiş olmam gerekiyor. Nedendir bilmem ama bunun şart olduğunu hissediyorum. Hikâye bitmeli, bu iş tamamlanmalı, artık anlatacak bir şey kalmamalı. Geçmişin hesapları, çekilmiş acılar,…

Leyla’nın Evi / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Leyla’nın Evi Leyla’nın Evi’nden… Çoğu kişi İstanbul Boğazı’nı yazın sever, ben kışına vurgunum. Kar yağarken camgöbeğine dönüşen akıntılarını, kıyıya çekilmiş sarı, kırmızı, mavi boyalı sandalların üzerinde biriken beyaz karı, yiyecek arayan martıları sık sık seyrederim. Bir de iki yaka arasında mekik dokuyan motorlarını. Bir kış günü hiçbir işim yokken bu motorlardan birine binip karşı kıyıya gittim, sonra geri döndüm. O gün sis, İstanbul’u beyaz bir bürümcük tülbentle sarıp sarmalamıştı. Hayal meyal seçilebilen tekneler, çırpınan denizin üstünde beşik gibi sallanıyordu. Motorları iskeledeki babaya bağlayan, denizden ağırlaşmış kalın urganın kokusunu içime çektim, tekne hareket ettikçe gıcırdayan sesini dinledim. Halat gerildikçe su damlacıkları fışkırtıyordu. Bazı yolcular iskelede sarı, kırmızı, yeşil plastik leğenlerdeki suyun içinde oynaşan balıklardan alıyordu. Bir motorda balık kızartılıyor ve adam durmadan “Balık ekmek, balık ekmek!” diye bağırıyordu. Balıkçı leğenlerinin yanından bir yeşillik fışkırıyordu: marullar, kıvırcıklar, rokalar, ayrıca limonlar, turplar… Hava soğuk mu soğuk; rüzgârlı. Erken gelen yolcular kendilerine birer yer bulmuş. Bıyıklı, çökük avurtlu bir adam, avcunun içinde rüzgârdan korumaya çalışarak sigarasını içiyor; bir günahı gizler gibi. Yanında ona sokulmuş iri kara gözlü, yıpranmış bir kadın; vaktiyle hayli güzel olduğu belli; başını, yumuşacık, adamın omzuna yaslamış. Bu küçük hareket bile onların hayatını özetliyor: Bu sert toplumda himaye edilen bir kadın…

Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm’den… Stockholm’de dokuz yıldır politik mülteci olarak yaşamakta olan Sami Baran, cinayet tohumunun ilk kez içine düşeceği o salı akşamından yedi gün önce; karanlık ormanların içinde kıvrıla kıvrıla giden buzlu yolda araba sürmekteydi. Gökyüzüne dimdik uzanan sedir, çam, kayın ve köknar ağaçları iki yanından hızla kayıyor ve otomobil; daracık yolun buz tutmuş kayganlığında savrulup duruyordu. Eski bir Volvo’ydu kullandığı: Hurdaya çıkmasına az kalmıştı ve bir zamanlar lacivert olan rengi, çeşitli yamalarla zedelenerek soluk bir maviye dönüşmüştü. İkinci el oto pazarında bu otomobile belki de sekizinci, onuncu el demek gerekirdi. Epey hırpalanmış, Kuzey kışının darbelerini yiye yiye çürümüş ve uzun kış mevsimleri boyunca buzlu yollara dökülen tuzdan her yeri pas bağlamıştı; ama yine de doğru dürüst hiçbir iş yapmayan, arada, bir saati 40 kron karşılığında çöp arabası süren ve genel olarak sosyal yardım bürolarının mülteci fonlarından geçinen biri için hiç de fena değildi doğrusu ve onun ayağını yerden kesiyordu. Şehir içinde, park yerleri pahalı olduğu için kullanmıyordu ama o garip sıkıntı yüreğini kemirmeye başladığında atlayıp şehir dışına çıkması ve ormanlar, göller arasında delice sürmesi için birebirdi. Bazen yüreği sıkışıp, dertop olup boğazına kadar yükseliyor ve nefes almasını engelleyecek bir yoğunluğa…

Kardeşimin Hikayesi / Zülfü Livaneli
Türk Edebiyatı/ 27 Ocak 2019

Kardeşimin Hikayesi Kardeşimin Hikayesi’nden… Yürüyerek evime gelmiş, hemen yatmıştım. Podima’dan, yani bizim köyden İstanbul yoluna çıkmak, ıssız, karanlık tarlalar arasındaki karışık yollardan geçmeyi gerektirir ve buraları bilmeyen biri beceremez bunu. Sabaha kadar kör yollarda dolaşır durur, kendisini sık sık Karadeniz’in hırçın dalgalı kıyılarından birinde kuma saplanmış olarak bulur – bu küçük yerin güzelliği de burada. Ali’nin arabasıyla öne düşüp İstanbullu konukları anayola çıkarmak istemesi bu yüzdendi. “Ali Bey yarım saat sonra eve döndüğünde bütün ışıkları açık bulmuş. Birkaç kere bahçeden ‘Arzu, Arzu’ diye seslenmiş. Yanıt alamayınca eve girmiş ve işte. Onu… öylece… Aman Allahım, öylece…” Telefondan, birisinin boğulmakta olduğunu düşündürecek sesler geliyordu. Bana kalırsa kadın çok komik sesler çıkarıyordu ama o sırada gülmek yakışık almayacaktı, çünkü ciddi ciddi tıkanıyordu. Hiçbir şey söylemeden bekledim. Sonsuza kadar hıçkıracak değildi ya, nasıl olsa sakinleşecekti. Bir süre sonra hıçkırıklarını durdurabilen Hatice Hanım burnunu çeke çeke “Kusura bakmayın, çok doluyum da…” demeyi başardı ve devam etti: “Eve dönen kocası, Arzu Hanım’ı merdivenlerin başında kanlar içinde bulmuş. O güzel kadıncağızı bıçakla delik deşik etmişler. Kıpkırmızı kanı merdivenden salonun ortasına kadar yayılmış. Allah bunu yapanı cehennemin kaynayan kazanlarına atar inşallah, nasıl kıydılar o güzel kadına!” “Kim yapmış?” “Bilmiyorum, bilen de yok. Jandarma herkesin ifadesini alıyor, savcı da…