İçdeniz Balıkçısı / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu , Fantastik/ 30 Eylül 2020

İçdeniz Balıkçısı İçdeniz Balıkçısı’ndan… Grong Kavşağı kahramanı Bayan Jerry Debree güzel görünmeyi pek severdi. Tabii bu, kocası Jerry’nin iş bağlantıları için de çok önemli bir şeydi, ayrıca kendisine daha çok güvenmesini sağlıyordu, yani ambalajının yeni yapılmış, kirpiklerinin yerine güzelce yapıştırılmış ve kasadaki o tatlı kızın da söylediği gibi fosforlu allıklarının elmacık kemiklerini belirginleştirmiş olduğunu bilmek onu mutlu ediyordu. Ama bu çöl ısındıkça ısınıp, kızardıkça kızarıp da ortalık neredeyse, onun hep o Kötü Yer diye tahayyül ettiği yer gibi bir hal almaya başlayınca -gerçi burada o kadar insan yoktu, aslında hiç yoktu- insanın kendisini tazelenmiş hissetmesi, güzel görünmesi epeyce zorlaşmıştı. “Acaba geçmiş olabilir miyiz?” demeye cüret etti sonunda. Ve derhal kocasının, bir an önce boşaltılması gereken öfkesini aldı karşılık olarak: “Yüz kilometredir şu siktiğimin çalılarından başka bi bok geçmediğimiz halde onları nasıl geçmiş olabiliriz? Ya Rabbim, sen hakkatten kafasızsın.” Jerry’nin konuşma tarzı acınacak haldeydi. Bazen onunla konuşmak o kadar zor oluyordu ki. İçinde minicik, ufacık bir his, belki de kadınlara has altıncı hissi, kocasına Grong Kavşağı’nı tarif eden adamların onunla dalga geçmiş, ufak bir espri yapmış olabileceklerini söylüyordu. Kocası otelin barında, seyretmek için ta Adelaide’dan uçup geldiği Corroboree şenliklerinin kendisini ne kadar hayal kırıklığına uğrattığını bağıra çağıra anlatıp durmuştu. Gösteriyi Taos’ta…

Rocannon’un Dünyası / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 29 Eylül 2020

Rocannon’un Dünyası Rocannon’un Dünyası’ndan… Yıllarca ötedeki gezegenlerde -adı olmayan, insanlarının yalnızca Dünya olarak adlandırdıkları, tarihi olmayan, geçmişin mitten ibaret olduğu, geriye dönen bir araştırmacının birkaç yıl önce yaptığı şeyleri tanrısallaşmış bulduğu gezegenlerde- gerçeği efsaneden nasıl ayırt edebilirsiniz? Anlamsızlık, ışık hızıyla yol alan gemilerimizin kapattığı zaman boşluğunu karartır ve belirsizlikle oransızlık bu karanlıkta ayrıkotu gibi biter. Bir adamın, çok değil birkaç yıl önce böyle adsız, yarı bilinen bir dünyaya gitmiş olan, Birlik’e bağlı sıradan bir bilimadamının öyküsünü anlatmaya çalışırken, insan kendini binlerce yıllık harabeler arasında dolaşırken kâh iç içe geçmiş yapraklar, çiçekler, dallar, sarmaşıklar arasında yol almaya çalışıyorken aniden son derece düzgün bir tekerleğe veya cilalanmış bir temel taşına rastlayan, kâh sıradan, güneşin aydınlattığı bir eşikten girip içeride karanlığı, alevin olanaksız bir şekilde titreyen ışığını, bir mücevherin pırıltısını, bir kadının kolunun kıpırdayışını şöylece gören bir arkeolog gibi hissediyor. Gerçeği efsaneden, doğruyu doğrudan nasıl ayırt edebilirsiniz? Rocannon’un öyküsünde mücevherin, kısacık görülen mavi pırıltının sırası yeniden gelecek. Biz şuradan başlayalım: Galaktik Alan 8, No.62: FOMALHAUT II. Gelişmiş Zekâlı Yaşam Biçimleri: İlişki Kurulan Türler: I. Tür: A) Gdemler: Gelişmiş zekâlı, tümüyle insangillerden, geceleri ortaya çıkan, 120-135 cm. boylarında, açık tenli, siyah saçlı mağara adamları. İlişki kurulduğunda bu insanların kastlardan oluşan, aralarında kısmi telepati kurabildikleri,…

Yerdeniz / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu , Fantastik/ 28 Eylül 2020

Yerdeniz Yerdeniz’den… Köylerinde, ölen annesinin bir kız kardeşi yaşıyordu. Bebekken yapılması gereken şeyleri bu teyzesi yerine getirmişti, fakat kadının da kendisine ait işleri vardı; Duny kendi başının çaresine bakabilecek bir duruma gelince de onunla artık hiç ilgilenmemeye başladı. Fakat bir gün, Duny henüz yedi yaşında, dünyadaki sanatlar ve güçler hakkında hiçbir şey bilmeyen cahil bir çocukken, teyzesinin kulübenin damına çıkıp aşağıya inmek istemeyen bir keçiye söylediği sözleri duydu: Keçi, teyzesinin söylediği tekerlemeyi duyunca hemen atlayıp yanına gitmişti. Ertesi gün, Yüksek Şelâle’ deki çayırlarda, uzun kıllı keçileri otlatırken Duny anlamını, işlevini ve ne tür sözcükler olduğunu bilmeden, duymuş olduğu sözcüklerle onlara seslendi: Noth hierth malk man hiolk han merth han! Duny tekerlemeyi yüksek sesle haykırınca keçiler ona doğru geldiler. Hızla geldiler, hepsi bir arada ve hiç ses çıkarmadan. Sarı gözlerindeki karanlık yarıktan ona baktılar. Duny güldü ve ona keçiler üzerinde iktidar sağlayan tekerlemeyi bir kez daha haykırdı. Keçiler ona daha da yaklaştılar; ıkış tıkış etrafını sardılar. Birdenbire Duny keçilerin kalın sivri boynuzlarından, tuhaf gözlerinden ve tuhaf sessizliklerinden ürktü. Onlardan kurtulup kaçmak istedi. Etrafında bir yumak olmuş keçiler de onunla beraber koştular; sonunda bütün keçiler, görünmez bir iple bir araya bağlanmış gibi saldırırcasına köye vardılar, çocuk da ortalarında ağlıyor ve böğürüyordu. Köylüler…

Yaban Kızlar / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 27 Eylül 2020

Yaban Kızlar Yaban Kızlar’dan… Bela ten Belen beş arkadaşıyla yağmaya çıkmıştı. Kent yakınında yıllardır göçer kampına rastlanmamıştı. Fakat Doğu Tarlaları’ndaki hasatçılar Günebakan Tepeleri’nin ardından yükselen dumanlar gördüklerini bildirmişlerdi ve altı genç, kaç kamp kurulduğuna bakmaya gideceklerini duyurmuşlardı. Yanlarına geçmişte de göçer kabilelerine yapılan baskınlara kılavuzluk etmiş Bidh Handa’yı rehber almışlardı. Bidh ile kız kardeşi Nata çocukluklarında bir göçer köyünden kaçırılmış ve Kent’te köle büyümüşlerdi. Nata güzelliğiyle nam salmıştı ve Bela’nın kardeşi Alo kızı kendine eş almak uğruna sahibine Belen aile servetinin yüklü kısmını ödemişti. Bela ile adamları gün boyunca Doğu Nehri’ni izleyerek tepelere koştular. Akşam inerken tepelerin üstüne vardılar ve önlerinde uzanan ovalarda, çayırlar ve kıvrılan derelerin arasında göçebelerin deri çadırlarıyla kurdukları, birbirlerinden epey uzak üç ayrı çemberi gördüler. “Çamurkökleri toplamaya gelmişler bataklıklara,” dedi kılavuz. “Kent tarlalarını yağmalamayı planlamıyorlar. Planlasalardı kamplarını birbirlerine çok daha yakın kurarlardı.” “Kökleri kimler toplar?” dedi Bela ten Belen. “Erkek ve kadınlar. Çocuklarla yaşlılar kamplarda kalırlar.” “Bataklıklara ne zaman giderler?” “Sabah erkenden.” “Yarın sabah toplayıcılar gidince en yakın kampa ineriz.” “İkincisine, nehrin yanındakine inmek daha iyi,” dedi Bidh. Bela ten Belen askerlerine dönerek, “Bunlar bu adamın halkı,” dedi. “Zincirlememiz gerek.” Aynı fikirdeydiler ama hiçbiri yanına zincir almamıştı. Bela pelerininden şeritler yırtmaya koyuldu. Toprak adamı, saygı ifadesi…

Uçuştan Uçuşa / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 26 Eylül 2020

Uçuştan Uçuşa Uçuştan Uçuşa’dan… Uçakların menzili -birkaç bin mil, dünyanın ta öbür ucu, hindistancevizi ağaçları, buzullar, mısır, Mısır, lama, Lama vs – havaalanının sağladığı deneyimlerin (tabii kullanmasını bilenler için) uzantısı ve çeşitliliği yanında acınacak ölçüde sınırlıdır. Uçaklar ıkış tıkış, gürültülü, mikroplu, telaşlandırıcı ve sıkıcıdır; üstelik son derece olmadık aralıklarla, görülmedik derecede berbat yiyecekler ikram edilir. Havaalanları daha geniş olsa da kalabalıkları, o berbat havaları, gürültüleri, amansız gerilimleri uçakları aratmaz, kurumuş bir şeylerin parçacıklarından oluşan yiyecekleri genellikle daha berbattır; üstelik bu yiyeceklerin yenecekleri yerler de insanı canından bezdirecek kadar iç sıkıcıdır. Uçaklarda herkes kemerle bir koltuğa bağlıdır ve insanlar sadece mesanelerini boşaltmak için kuyruğa girdikleri kısa sürelerde ve tam tuvalet kabinine varacakları sırada rahatsız edici hoparlörün herkesi yeniden kemerle bağlanıp hareketsizleşmek için taciz ettiği ana kadar hareket edebilirler. Havaalanlarında elleri kolları bavul dolu insanlar nihayetsiz koridorlarda bir oraya bir buraya koşuşturup durur, tıpkı iblisin ellerine cehennemden kaçma yollarını gösteren değişik değişik yanlış haritalar tutuşturduğu ruhlar gibi. Bu koşuşturan insanlar, yere sabitlenmiş plastik sandalyelerinde sandalyelerine sabitlenmiş gibi oturan insanlar tarafından izlenir. Yani bu noktaya kadar havaalanı ile uçaklar, nasıl bir fosseptik çukurunun dibi sonuç olarak bir diğerinin dibiyle eşitse; aynı şekilde birbirlerine eşittir. Eğer hem siz, hem de uçağınız zamanında gelmişseniz, havaalanı…

Sesler / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 25 Eylül 2020

Sesler Sesler’den… Tam olarak hatırlayabildiğim ilk şey, gizli odaya giden yolu yazmaktı. O kadar küçüğüm ki, işaretleri koridor duvarının doğru yerine yapabilmek için kolumu iyice kaldırmam gerekiyor. Duvar kalın, gri bir sıvayla kaplı, bazı yerlerde sıva çatlayıp dökülmüş olduğundan arkasındaki taşlar görünüyor. Koridor karanlık sayılır. Toprak ve zaman kokuyor; ayrıca sessiz. Ama korkmuyorum; orada hiç korkmam. Elimi kaldırıyorum, yazı parmağımı bildiğim şekilde, sıvaya dokunmadan doğru yerde hareket ettiriyorum. Duvarda kapı açılıyor ve ben içeri giriyorum. İçerideki berrak ve dingin ışık, yüksek tavandaki bir sürü kalın camlı minik pencereden süzülüyor. Duvarlarında rafları, raflarında kitapları olan çok uzun bir oda. Burası benim odam, burayı hep biliyordum. İsta, Sosta ve Gudit bilmiyorlar. Odanın varlığını bile bilmiyorlar. Evin iyice arka tarafında kalan bu koridorlara hiç gelmezler. Buraya gelmek için Seferbeyi’nin kapısından geçiyorum ama hasta ve sakat olduğu için dairesinden dışarı çıkmıyor. Gizli oda, bana ait bir giz; azarlanmadan, rahatsız edilmeden, korkmadan tek başıma kalabileceğim bir yer. Hatıram oraya gittiğim tek bir zamana değil, bir sürü zamana ait. O zamanlar okuma masasının bana ne kadar büyük göründüğünü, rafların ne kadar yüksek olduğunu hatırlıyorum. Masanın altına girip kitapların bazılarıyla etrafıma duvar ya da sığınak gibi bir şey inşa ederdim. İnindeki bir ayı yavrusuymuş gibi yapardım. Orada…

Rüzgargülü / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 24 Eylül 2020

Rüzgargülü Rüzgargülü’nden… Gerçekten de Adelie lehçesinden —ya da herhangi bir kinetik metin grubundan— yapılan, çeviri adını verdiğimiz yorumlar basit bir ifadeyle notlardan ibarettir; operasız libretto gibidir. Bale versiyonu ise hakiki çeviridir. Kelimelerle anlatılan her şey daima eksik kalır. Bu nedenle, bu iddiamın öfke haykırışları veya kahkahalarla karşılanacağını bile bile hayvandilbilimciler için —sanatçı ve amatörlerin tersine— Penguence’deki kinetik deniz yazılarının en az umut veren çalışma alanı olduğu kanısındayım: Dahası tüm o çekiciliği ve görece yalınlığına rağmen Adelie lehçesinin İmparatordan daha az umut veren bir alan olduğu görüşündeyim. “imparator!” Meslektaşlarımın tepkisini tahmin edebiliyorum… imparator! Tüm Penguen lehçeleri içinde en zor, en uzak olanı. Bizzat Profesör Duby’nin, “İmparator penguenin edebiyatı Antarktika’nın donmuş yüreği kadar erişilmez, ulaşılmazdır. Güzellikleri başka bir dünyaya aittir; bizim için değildir” sözleriyle ifade ettiği dil. Olabilir. Zorlukları yadsımıyorum. Bunlar arasında hiç de yabana atılmayacak biri de İmparatorların diğer penguenlerden çok daha içe dönük ve kapalı, vakur yaradılışlarıdır. Ama paradoksal bir biçimde, benim umut bağladığım şey de işte bu içe kapalılıktır. İmparator yalıtılmış değil toplumsal bir kuştur ve üreme dönemlerinde karaya çıktığı zaman Adelie gibi koloniler halinde yaşar; ama bu koloniler Adelie türlerinden çok daha küçük ve sessizdirler. Bir imparator kolonisinin üyeleri arasındaki bağlar, toplumsal olmaktan çok kişiseldir. İmparator bir bireycidir….

Rüyanın Öte Yakası / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 23 Eylül 2020

Rüyanın Öte Yakası Rüyanın Öte Yakası’ndan… Başını çeviremiyordu, çünkü üzerine yuvarlanmış koca koca beton parçaları onu olduğu yere mıhlamıştı ve beton parçalarından dışarı uğrayan çelik çubuklar başını mengene gibi sıkıştırıyordu. Bunlar ortadan kaybolunca yeniden hareket edebilir hale geldi; doğruldu. Çimentodan bir merdivendeydi; merdivendeki küçük bir çatlaktan sürgün veren bir karahindiba elinin yanı başında çiçek açtı. Bir süre sonra ayağa kalktı, ama ayağa dikilir dikilmez felaket bir mide bulantısı hissetti ve bunun radyasyon zehirlenmesi yüzünden olduğunu anladı. Şişme yatağı şişirildiğinde odanın yarısını kapladığına göre, kapı olsa olsa yarım metre uzağındaydı. Kapıya ulaştı, açıp dışarı çıktı. Burada uçsuz bucaksız muşamba koridor, belli belirsiz kabarıp inerek millerce uzayıp gidiyordu ve koridorun ta ilerisinde, çok uzakta erkekler tuvaleti vardı. Duvara tutunmaya çalışarak bir gayret tuvalete doğru yürümeye başladı, ama tutunacak hiçbir şey bulamadı ve duvar yere dönüştü. “Tamam, sakin ol. Yavaş.” Asansör görevlisinin ağarmaya yüz tutmuş saçlarla çevrili solgun yüzü, tepesinde bir kâğıt fener gibi asılı duruyordu. “Radyasyondan,” dedi ama Mannie bunu duymamışçasına, “Tamam, sakin ol,” demekten başka bir tepki vermiyordu. Yeniden odasında, yatağındaydı. “Sarhoş musun?” “Hayır.” “Kafan mı iyi?” “Hastayım.” “Ne kullandın sen?” “Uyanı bulamadım,” dedi, rüyaların geldiği kapıyı kilitlemeye çalıştığını, ama anahtarların hiçbirinin kilide uymadığını kastederek. “On beşinci kattan bir stajyer doktor…

Mülksüzler / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 22 Eylül 2020

Mülksüzler Mülksüzler’den… Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı. Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı. Bir tarafından bakıldığında duvar, Anarres Limanı adı verilen yirmi beş hektar çorak alanı çevreliyordu. Limanda bir çift büyük servis vinci, bir roket fırlatma platformu, üç ambar, bir kamyon garajı ve bir yatakhane vardı. Yatakhane sağlam, pis ve yaslı görünüyordu, ne bahçesi vardı, ne de içinde çocukları; açıkçası orada ne kimse yaşıyor, ne de kimsenin uzun süre kalması düşünülüyordu. Aslında bir karantina bölgesiydi. Duvar yalnızca iniş alanını değil, uzaydan gelen gemileri, o gemilerle gelen insanları, geldikleri dünyaları ve evrenin geri kalan kısmını hapsediyordu. Evreni çevreliyor, Anarres’i dışarda, özgür bırakıyordu. Öteki tarafından bakıldığında duvar Anarres’i çevreliyordu: bütün gezegen içerideydi, diğer dünyalardan ve insanlardan yalıtılmış, karantinaya alınmış, dev bir esir kampıydı.Yoldan birkaç kişi iniş alanına doğru geliyor, birkaçı da yolla duvarın kesiştiği yerde bekliyordu. Çoğu kez yakındaki Abbenay kentinden insanlar, bir uzay gemisi görmek…

Marifetler / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu , Yabancı Edebiyat/ 21 Eylül 2020

Marifetler Marifetler’den… Geldiğinde yolunu kaybetmişti ve yukarıdaki topraklara gitmek için bizden ayrıldığında da muhakkak yolunu kaybetmiştir, ama yine de bu yolunu yitirmiş adam, bu kaçak adam nihayetinde bize rehber oldu. Gry ona kaçak adam diyordu. İlk başta onun korkunç bir şeyler yapmış olduğuna, cinayet işlediğine ya da hainlik ettiğine ve intikam korkusuyla yollara düştüğüne emindi. Yoksa bir ovalıyı buraya, bizim aramıza ne getirebilirdi ki? “Cehalet,” dedim ben. “Hakkımızda hiçbir şey bilmiyor. Bizden korkmuyor.” “Aşağıdaki insanların onu cadıların arasına çıkmaması konusunda uyardığını söyledi.” “Ama marifetler hakkında hiçbir şey bilmiyor,” dedim. “Ona göre bu sadece bir söylenti. Efsane, yalan…” Fakat tehlikeli bir noktaya geliyordum, o yüzden başka bir şey söylemedik. Kuşkusuz, ikimiz de haklıydık. Sadece gerçekten hak edilmiş bir hırsızlık şöhretinden veya can sıkıntısından da olsa, Emmon’un kaçtığına şüphe yoktu. Aldığı her kokunun peşinden koşturan bir tazı yavrusu kadar yerinde duramayan, korkusuz, meraklı ve lakayt biriydi. Aksanını ve konuşma tarzını düşününce, güneydeki uzak yerlerden, Algalanda’dan daha ileriden, dağ masallarının sadece masaldan —buzlu dağlarda cadıların yaşadığı ve olmayacak şeyler yaptıkları uzaktaki kuzey topraklarına dair eski söylentilerden- ibaret olduğu yerlerden geldiğini artık biliyorum. Dunet üzerinden gelseydi, yahut Danner’da ona anlatılanları dinlemiş olsaydı Caspromant’a hiç çıkmazdı. Eğer bize inanmış olsaydı, dağların daha yükseklerine gitmezdi. Hikâye…

Karanlığın Sol Eli / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 20 Eylül 2020

Karanlığın Sol Eli Karanlığın Sol Eli’nden… Raporumu bir hikâye anlatırmış gibi vereceğim; çünkü ana-dünyamda küçük bir çocukken Gerçeğin hayal gücüyle ilgili bir mesele olduğunu öğrettiler bana. En kesin bir olgu bile anlatılış üslubu yüzünden yok olup gidebilir ya da parlayabilir: Tıpkı bir kadının üzerinde iyice parlaklaşıp da başka bir kadının üzerinde silikleşen, toza gömülen denizlerimizin o eşsiz organik mücevheri gibi. Olgular incilerden daha kesin, daha katı ve daha gerçek değillerdir. Üstelik onlar gibi duyarlıdırlar. Bu hikâye sırf benim hikâyem değil, anlatan da bir tek ben değilim. Doğrusu kimin hikâyesi olduğundan bile emin değilim; sizler daha iyi takdir edersiniz. Ama baştan aşağı tek bir hikâye. Kimi zaman ses değiştikçe olgular değişmiş gibi gözükürse siz en hoşunuza giden olguyu seçiverirsiniz olur biter; yine de hiçbiri yalan değil bunların ve baştan aşağı tek bir hikâye. Hikâyem 1491 Yılının 44. gün devresinde başlıyor, bu Kış gezegeninde, Karhide milletinin takvimiyle Odharhahad Tuwa’ya veya Bir Yılı’nın baharının üçüncü ayının yirmi ikinci gününe denk geliyor. Burada hep Bir Yılı’dır. Yalnızca tekil bir Şimdi’den geriye veya ileriye sayarmışçasına geçmiş ve gelecek her yıl her bir Yılbaşı’nın tarihini değiştirir. Velhasıl Karhide’nin başkenti Erhenrang’da Bir Yılı’nın baharıydı ve ben hayatımın en tehlikeli dönemini yaşamak üzereydim; ama bundan haberim yoktu. Bir…

Kadınlar Rüyalar Ejderhalar / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu , Yabancı Edebiyat/ 19 Eylül 2020

Kadınlar Rüyalar Ejderhalar Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’dan… Bu yılın ilk aylarında Andy Porter New York’tan telefon ederek Algol dergisi için yazmamı istediği yazıyı anlatmaya çalıştı. Hoş bir konuşmaydı ama cızırtılı bir bağlantı, benim tarafımda kurabiye ve ilgi isteyen bir şahsın çeşitli gürültülü müdahaleleri ve biraz yanlış anlama yüzünden işler karıştı. Andy “Okurlara kendinden söz et” gibi şeyler söylüyordu, ben de “Nasıl, neden?” gibi sorular soruyordum. Bazı insanlar telefonla konuşabiliyorlar. Herhalde bu nesneye inanıyorlar. Benim için telefon, doktordan randevu almaya, bir de dişçimle randevularımı iptal etmeye yarar. İnsan iletişiminin ortamlarından biri sayılmaz. Koridorda dikilip, kediyle çocuk ikisi birden bacaklarıma dolanıp çekiştirerek ve mırlayarak kurabiye ve kedi maması isterken, kulağımdaki vücudu olmayan bir sese Jung’un içe dönük/dışa dönük yelpazesinin yalnızca insanlar değil yazarlar için de geçerli olduğunu anlatamıyorum. Yani bazı yazarlar kendileri hakkında konuşmak isteyebilirler, hatta buna ihtiyaçları vardır, ne bileyim, Norman Mailer gibi mesela; ama bazı yazarların ihtiyacı ve isteği de özel hayatlarının gizli kalmasıdır. Özel Hayat mı! Ne kadar seçkinci, Viktorya çağına özgü bir kavram. Son günlerde bu kavram en az tevazu kadar antika geliyor insanın kulağına. Ama bütün bunları telefonda anlatamıyorum, dilim dönmüyor. Şunu da söyleyemiyorum (yani söylemeye çalıştım da, herhalde kedi açlıktan telefonun kablosunu kemirdiği için bağlantı sonunda tamamen…

Her Yerden Çok Uzakta / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 18 Eylül 2020

Her Yerden Çok Uzakta Her Yerden Çok Uzakta’dan… Bana bir taş gerekiyordu. Tutunacak, ayakta duracak birşey. Katı, somut bir şey. Çünkü herşey yumuşamaya yüz tutuyor, pelteleşiyor, bir bataklığın içinde sislere gömülüyordu. Sis dört yandan çörekleniyordu. Nerede olduğumu bile bilmiyordum. Durum gerçekten kötüye gidiyordu. Bir süredir, galiba uzunca bir süredir böyleydi, ama her şeyin su yüzüne çıkmasına o araba yol açmıştı. Anlayacağınız, o arabayı bana armağan etmekle, “İşte böyle biri olmanı istiyorum. Araba tutkunu, sıradan bir Amerikalı yeniyetme” diyordu babam. Arabayı bana vererek asıl anlatmak istediğim şeyi dile getirmemi olanaksızlaştırmıştı; sonunda öyle biri olmadığımı, hiçbir zaman da olamayacağımı anlamıştım, ama ne olacağımı anlamak için de yardıma ihtiyacım vardı. Oysa şimdi bunları söylemekle, “Armağanını al, istemiyorum!” demiş olacaktım ister istemez. Ama diyemiyordum. O armağana bütün sevgisini koymuştu babam. Bana verebileceği en iyi şey buydu belki de. Benim de ona, “Üstüme gelme, seni de istemiyorum baba!” mı demem gerekiyordu? Galiba annem bütün bunları anlıyordu, ama gene de bana pek faydası olmadı. Annem iyi bir eş idi, hala öyle. İyi bir eş ve iyi bir anne olmak yaşamındaki en önemli şey. Gerçekten iyi bir eş ve iyi bir anne. Babamı hiçbir zaman düşkırıklığına uğratmaz. Tabii ki bazı konularda parlar parlamasına ama hiçbir zaman kadınların…

Güçler / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 17 Eylül 2020

Güçler Güçler’den… “Bu konuda hiç konuşma,” diyor Sallo bana. “Ama ya olursa? Karı gördüğüm zamanki gibi hani?” “Zaten o yüzden konuşmamalısın.” Ablam bana sarılıyor, sınıftaki sıramızda bizi sağa sola sallıyor. O sıcaklık, o kucaklama, o sallanış aklımı biraz dağıtıyor; ben de Sallo’yla birlikte sallanıyor, ona hafifçe çarpıyorum. Ama gördüğüm şeyi, o ürkütücü heyecanı hatırlamaktan kendimi alıkoyamıyorum ve çok geçmeden patlıyorum: “Ama onlara söylemem lazım! Bir istilaydı! Hazır olmaları için askerleri uyarabilirler!” “Ama ne zaman diye soracaklar!” Bu beni şaşırtıyor. “Şey, hazır olsunlar işte…” “Peki ya uzun süre hiçbir şey olmazsa? Yanlış bir ihbarda bulunduğun için sana kızacaklar. Ayrıca şehri bir ordu istila edecek bile olsa, bunu senin nasıl bildiğini merak edecekler.” “Onlara hatırladığımı söylerim!” “Hayır,” diyor Sallo. “Onlara sakın bu şekilde bir şeyler hatırladığından bahsetme. O zaman gücün olduğunu söylerler. İnsanların gücü olmasından hoşlanmaz onlar.” “Ama benim gücüm yok ki! Sadece bazen olacak şeyleri hatırlıyorum!” “Biliyorum. Ama Gavir, dinle bak, gerçekten, bundan kimseye söz etmemen lazım. Benden başka kimseye.” Sallo ismimi o yumuşak sesiyle söylediğinde, “Dinle bak, gerçekten,” dediğinde onu gerçekten dinlerim. Karşı çıksam da. “Tib’e bile mi?” “Tib’e bile.” Yuvarlak, kahverengi yüzü, kara gözleri sakin ve ciddi. “Niye?” “Çünkü sadece biz ikimiz Bataklık ahalisindeniz.” “Gammy de öyle!” “Şimdi sana…

Dünyaya Orman Denir / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 16 Eylül 2020

Dünyaya Orman Denir Dünyaya Orman Denir’den… Yaşlı yaratıkçık sallanıyor, aşevinden kahvaltıyı getirmesi bir saat alıyordu. “Acele-et-çabuk!” diye bağırdı Davidson, Ben uğraşarak kemiksiz bedenin başıboş hareketlerini bir yürüyüşe çevirdi. Aşağı yukarı bir metre boyundaydı ve sırtındaki tüyler yeşilden çok beyazdı; yaşlıydı ve bir yaratıkçık için bile fazla kafasızdı, ancak Davidson onu nasıl idare edeceğini bilirdi. Adamların birçoğu bu beş para etmez yaratıkları idare edemiyorlardı ama Davidson’un hiç böyle bir problemi olmamıştı; eğer emeğine değecek olsa, hepsini evcilleştirebilirdi. Değmezdi gerçi. Getirin buraya yeteri kadar insan, yapın makinalarla robotları, kurun çiftliklerle şehirleri, bir daha kimsenin de yaratıkçıklara ihtiyacı kalmazdı. Ayrıca iyi de olurdu. Çünkü bu dünya, Yeni Tahiti, gerçek anlamıyla insanoğlu içindi. Temizlenip boşaltıldığı, karanlık ormanın hububat tarlalarına yer açmak üzere kesildiği, ilkel kasvet, yabanilik ve cehalet silinip süpürüldüğü zaman burası cennet, gerçek bir Aden olurdu. Yıpranmış Arz’dan daha iyi bir dünya. Ve bu onun dünyası olurdu. Çünkü Davidson’un içinde, çok derinlerinde bu vardı: dünya-terbiyecisi. Palavracı bir adam değildi, ölçüsünü bilirdi. Sadece bunun için yaratılmıştı. Ne istediğini biliyordu, nasıl elde edeceğini de. Ve istediğini her zaman elde etmişti. Gözleri mavi golf topları gibi dışarı fırlamış Kees Van Sten’ in şişko, beyaz ve endişeli görüntüsünün yaklaştığını görmek bile keyfini kaçıramadı. “Don,” dedi Kees selamlamadan,…

Dünyanın Doğum Günü / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 15 Eylül 2020

Dünyanın Doğum Günü Dünyanın Doğum Günü’nden… İmanın Müdafileri onları Orgoreyn’den kovduklarında, Kral Emran Hudut Savaşı’na girip Erhenrang’ı kaybettiğinde, hatta Seyyarlar kanun kaçağı ilan edilip Kerm’deki Estre’de gizlenmeye zorlandıklarında bile Ekumen beklemekten başka bir şey yapmamıştı. Handdara sabrıyla, iki yüz yıl beklemişlerdi. Tek bir şey yapmışlardı: Bir entrikayı bozmak için genç kralımızı almış, rahimçocuğunun felaketler yaratan saltanatına son versin diye de altmış yıl sonra geri getirmişlerdi. Varisinden dört yıl önce ve kırk yıl sonra hüküm süren tek kral XVII. Argaven’dir. Benim doğduğum yıl (Yıl Bir’de ya da altmış dört-önce) Argaven’in ikinci saltanatının başladığı yıldı. Ayak parmaklarımın ötesinde de bir şeyler olduğunu fark ettiğim zaman Batı Çağlayanları yeniden Karhide’ın bir parçası olmuştu, başkent yeniden Erhenrang’a taşınmıştı ve Emran’ın Alaşağı Edilişi sırasında Rer’de meydana gelen yıkım tamir edilmişti. Eski evler yeniden inşa edilmiş, Eski Saray yine onarılmış ve XVII. Argaven mucize kabilinden yeniden tahta oturmuştu. Her şey eskisi gibiydi, olması gerektiği gibi, normale dönmüştü, tıpkı eski günlerdeki gibi — herkes öyle diyordu. Gerçekten de onlar sakin günlerdi, gezegenimizden ilk kez ayrılan, sonunda bizi tamamen Ekumen’e dahil eden bir Gethenli olan Argaven’den önceki, onların değil bizim Uzaylı olmamızdan önceki, bizim ergenleşmemizden önceki bir iyileşme müddeti. Ben çocukken, Rer’de insanların ezelden beri yaşadıkları şekilde yaşıyorduk….

Bağışlanmanın Dört Yolu / Ursula K. Le Guin
Bilimkurgu/ 14 Eylül 2020

Bağışlanmanın Dört Yolu Bağışlanmanın Dört Yolu’ndan… O günlük gezintisi kadını Eyid’in amcasının dükkânına götürmüştü. Amcası köyün tatlıcısıydı. İki yıl önce buraya geldiğinde niyetli olduğu bütün o kutsal perhizden, yani tek kâse tatlandırılmamış tahıl ile saf sudan, anında vazgeçivermişti. Tahıl diyeti onu ishal etmişti; bataklık suyu da içilecek gibi değildi. Alabildiği veya yetiştirebildiği bütün yeşillikleri yiyor, şehirden gelen şarap veya şişe suyu veya meyva suyu içiyordu; büyük bir tatlı stoku da vardı — kuru meyvalar, kuru üzümler, gevrek şekerler, hatta Eyid’in annesinin ve halalarının yaptığı kekler, üzerleri kabuklu yemiş ezmesi kaplı, kuru, yağlı, tatsız ama garip bir biçimde insanın hoşuna giden yağ diskleri. Bunlardan bir torba, gevrek şekerlerden de kahverengi bir tekerlek aldı; bir gece önce yaşlı Uad’ın cenaze törenine gitmiş olan ve bu konuda konuşmak için can atan kara, fırıldak gözlü ufak tefek halalarla dedikodu yaptı. “O insanlar” —Wada’nın ailesi bir bakış, bir omuz silkiş, bir dudak büküşle anlatılıvermişti— her zamanki gibi oturup kalkmasını bilememiş, sarhoş olmuş, kavga çıkartmış, kibirlenmiş, mideleri bozulmuş, her yana kusmuşlardı; ne açgözlü, sonradan görme hayvanlardı onlar öyle. Gazeteciden bir gazete almak için durduğunda (bu da çoktan bozulmuş başka bir yemindi; sadece Arkamye’yi okuyacak ve can-ı gönülden ezberleyecekti güya) Wada’nın annesi de oradaydı; orada da nasıl…