Bulut Atlası / David Mitchell
Yabancı Edebiyat / 6 Temmuz 2018

Bulut Atlası Bulut Atlası’ndan… Dört, beş, hayır, Tanrım, altı yaz önce, ışıl ışıl bir günbatımında kenarında olgun atkestanesi ve filbahri ağaçları olan bir Greenwich caddesinde, zarafet içinde yürüdüm. O Regency evleri Londra’nın en pahalı mülkleri arasında ama bu evlerden birine sahip olursan, değerli Okuyucu, derhal sat, sakın o evde oturma. Bunlara benzer evler, sahiplerinin kafayı yemesine sebep olan kara bir efsun yayar. Bu kurbanlardan biri, Rodezya polis kuvvetlerinin eski amiri, söz konusu akşam bana otobiyografisini düzenlemem ve basmam için en az kendisi kadar dolgun bir çek yazmıştı. Zarafetim kısmen bu çeke, kısmen sayısız trajediyi basit yanlış anlaşılmalara dönüştüren sihirli bir iksire, Duruzoi üzüm bağından gelen 1983 Chablis şarabına dayanıyordu. Fahişe Barbi gibi giyinmiş üç genç kız kaldırımı tamamen kaplamış halde yürüyerek bana yaklaştılar. Çarpışmamak için yola indim. Ama yan yana geldiğimizde soluk renkli, buzlu lolipoplarının kâğıtlarını parçaladılar ve yere attılar. Hissettiğim esenlik bir anda yerle bir olmuştu. Yani, hemen yanımızda çöp kutusu vardı! Tiksinti İçindeki Vatandaş Tim Cavendish suçlulara, “Onları yerden almalısınız” diye seslendi. Kahkahayla karışık bir “Yoksa naaparsın?” lafı sırtımı sıyırıp geçti. Kahrolası dişi maymunlar. “Bir şey yapmaya niyetim yok” dedim omzumun üstünden, ‘Yalnızca dedim ki…” Dizlerim büküldü ve kaldırım yanak kemiğimi çatlattı; acı kendisi dışında her şeyi silip…

Tatar Çölü / Dino Buzatti
Yabancı Edebiyat / 5 Temmuz 2018

Tatar Çölü Tatar Çölü’nden… Aniden geceye yakalandığında, Giovanni Drogo hâlâ yol alıyordu. Vadi daralmış, kale, dağların kaim perdesi ardında yok olmuştu. Tek bir ışık, en ufak bir gece kuşunun çığlığı dahi yoktu; yalnızca ara sıra uzaklardaki bir suyun çağıltısı duyuluyordu. Drogo aniden seslenmeye çalıştı ama yankının kendisine iade ettiği seste düşmanca bir tını vardı. Atını, yol kenarında, hayvanın ot bulabileceği bir ağaç dibine bağladı. Sonra, sırtını ağaca vererek oturdu, katetmesi gereken yolu, rastlayacağı kişileri, gelecekteki yaşamını düşünerek ve tüm bu düşünceler arasında kendisini sevindirecek hiçbir öğeye rastlamaksızın uykuyu beklemeye koyuldu. Arada bir, atı, tuhaf ve tatsız biçimde yeri tepiyordu. Sabaha karşı, Giovanni yeniden yola koyulduğunda, vadinin karşı yamacında, yaklaşık aynı yükseklikte başka bir yolun olduğunu fark etti ve bir süre sonra o yolda bir şeyin hareket ettiğini gördü. Güneş henüz o hizaya kadar yükselmemişti ve yarları dolduran dumanlar iyi seçmesini engelliyordu. Yine de Drogo hızlanarak o şeyle aynı hizaya gelmeyi başardı ve bunun bir adam, atlı bir subay olduğunu fark etti. Nihayet kendisi gibi bir adam, birlikte gülüp şakalaşabileceği, kendilerini bekleyen yaşamdan söz edebileceği, avcılıktan, kadınlardan, şehirden; şu anda Drogo’nun gözünde çok çok uzak bir dünyaya gömülmüş olan şehirden söz edebileceği dost bir varlık bulmuştu. Bu arada vadi giderek daralıyor,…

Lord Arthur Savile’in Suçu / Oscar Wilde
Yabancı Edebiyat / 4 Temmuz 2018

Lord Arthur Savile’in Suçu Lord Arthur Savile’in Suçu’ndan… Bir öğleden sonra, Café de la Paix’de dışarda oturmuş, Paris yaşamının ihtişamıyla perişanlığını seyreder, vermutumu içip önümden geçen azamet ile sefaletin tuhaf manzarasını düşünürken, birisinin adımı seslendiğini duydum. Arkama döndüm ve Lord Murchison’u gördüm. Kolejde birlikte olduğumuzdan bu yana, neredeyse on yıldır görüşmemiştik, bu yüzden onunla yeniden karşılaşmaktan sevinç duydum ve hararetle el sıkıştık. Oxford’da çok iyi arkadaştık. Onu çok severdim, öyle yakışıklı, öyle hayat dolu, öyle namuslu biriydi ki aramızda onun hakkında, “her zaman doğruyu söylemek gibi bir huyu olmasa, ondan daha iyi arkadaş bulunmaz,” derdik, yine de öyle sanıyorum ki ona bu kadar hayran olmamızın gerçek sebebi daha çok dürüstlüğüydü. Arkadaşımın epeyce değişmiş olduğunu fark ettim. Endişeli ve şaşkın bir hali vardı, sanki şüphe içinde gibiydi. Bunun bir modern şüphecilik vakası olamayacağını hissettim, çünkü Murchison, Tory’lerin en sağlamıydı ve Lordlar Kabinesi’ne nasıl inanıyorsa Tevrat’ın ilk beş kitabına da öyle sağlam bir şekilde inanırdı; bu yüzden nedenin bir kadın olduğuna karar verdim ve evlenip evlenmediğini sordum. “Kadınları yeterince iyi anlamıyorum,” diye yanıtladı. “Sevgili Gerald,” dedim, “kadınlar sevilmek içindir, anlaşılmak için değil.” “Güvenemediğim bir şeyi sevemem,” diye karşılık verdi. “Galiba hayatında gizemli bir şey var,” dedim, sesimi yükselterek, “bana ondan söz et.”…

Dorian Gray’in Portresi / Oscar Wilde
Yabancı Edebiyat / 4 Temmuz 2018

Dorian Gray’in Portresi Dorian Gray’in Portresi’nden… Ertesi gün saat yarımda Lord Henry Wotton, Curzon Sokağı’ndan çıktı, amcası Lord Fermor’u ziyaret etmek için Albany Oteli’nin yolunu tuttu. Kimi dobra davranışlarına karşı güler, söyler, dost tutumlu bir ihtiyar olan Lord Fermor’dan belli bir çıkar sağlayamayan dünya onu bencillikle suçlardı. Oysa sosyete onu cömert sayardı, çünkü Lord Fermor kendini eğlendiren kimselerin karnını doyururdu. Babası, Isabella’nın gençliğinde, daha Prim akılda bile yokken, Madrid Büyükelçiliği yapmış, ne var ki Paris Büyükelçisi yapılmayınca tepesi atarak diplomasi mesleğinden ayrılmıştı. Lord Fermor, soyu, haylazlığı, hazırladığı raporları, güzel dili ve aşırı zevk, sefa düşkünlüğü nedeniyle bu görevi tam anlamıyla kendisinin hak ettiğini düşünmüştü. Babasının sekreterliğini yapan oğlu da onunla birlikte istifasını vermişti. Biraz aptallık ettiği düşünülmüştü o sıralar. Birkaç ay sonra babasının unvanı kendine kalan yeni Lord Fermor kendini, aristokrasinin o şahane sanatını, yani tümüyle boş gezme sanatını ciddi olarak incelemeye adamıştı. Kent içinde iki kocaman evi vardı, ama daha az zahmetli olduğu için bir otel dairesinde oturmayı yeğliyor, genellikle yemeklerini de orada yiyordu. Midland dolaylarında sahip olduğu kömür ocaklarının yönetimiyle az buçuk ilgileniyor, bu çabayı göstermekle şanına sürdüğü lekeyi affettirmek için, “Kömürün tek bir yararı var: Kibar tabakaya kendi şöminelerinde odun yakabilme ayrıcalığını sağlıyor!” diyordu. Siyasal açıdan bir…

De Profundis / Oscar Wilde
Yabancı Edebiyat / 4 Temmuz 2018

De Profundis De Profundis’ten… Senden üzücü haberler dışında ne bir tek satır ne de bir mesaj almadan hapiste iki uzun yıl geçirmiş olmak düşüncesinin yarattığı hoşnutsuzlukla, uzun süren boşuna bir bekleyişten sonra, hem senin hem de kendi iyiliğim için ben sana yazmaya karar verdim. Şanssız ve son derece acıklı dostluğumuz benim için felaket ve rezaletle sonuçlandığı halde, eski yakınlığımız sık sık anılarımda canlanıyor; yüreğimde bir zamanlar sevginin tuttuğu yeri hep tiksinti, acı ve küçümsemenin alacağı düşüncesi bana üzüntü veriyor. Vicdanına kulak verirsen, ben hapishane hayatının yalnızlığında yatarken benden izinsiz mektuplarımı yayımlamaktan, fikrimi sormadan bana şiirler ithaf etmektense bana mektup yazmanın, dünya senin bana hangi keder ya da tutku, pişmanlık ya da kayıtsızlık sözleriyle yanıt vereceğinden ya da yalvaracağından habersiz olsa da, daha iyi olduğunu kabul edersin sanırım. Hiç kuşkum yok ki, bu, yazmak zorunda olduğum, senin ve benim yaşamımıza, geçmişe ve geleceğe, acıya dönüşen güzelliklere ve sevince dönüştürülebilecek acılara ilişkin mektupta, gururunun en hassas noktalarını incitecek çok şey olacaktır. Gerçekten öyle olursa mektubu tekrar tekrar, gururunu öldürünceye kadar oku. Mektupta haksız yere suçlandığını düşündüren bir şey olursa insanın haksız yere suçlanabileceği bir hatanın bulunmasına şükretmesi gerektiğini hatırla. Mektubun bir tek bölümünde bile gözlerin dolarsa ağla; tıpkı bizlerin, gündüzlerin de geceler…

Bütün Masallar Bütün Öyküler / Oscar Wilde
Yabancı Edebiyat / 4 Temmuz 2018

Bütün Masallar Bütün Öyküler Bütün Masallar Bütün Öyküler’den… “Ona kırmızı güller götürürsem benimle dans edeceğini söyledi,” diye bağırdı genç Öğrenci, “ama bahçemde tek bir kırmızı gül yok.” Pırnal meşesindeki yuvasından Bülbül duydu onu ve yaprakların arasından başını çıkarıp baktı neler oluyor diye. “Bahçemde hiç kırmızı gül yok!” diye bağırdı Öğrenci ve güzel gözleri yaşlarla doldu. “Ah, nasıl da küçük şeylere bağlı aşk! Bilge kişilerin aşk hakkında yazdıkları her şeyi okudum, felsefenin bütün sırlarına sahibim, gene de bir kırmızı gül yüzünden mahvoldu hayatım.” “İşte sonunda gerçek bir âşık,” dedi Bülbül. “Geceler boyu şarkılarımda onu söyledim, onu hiç tanımadan: Geceler boyu onun hikâyesini yıldızlara anlattım, şimdi karşımda. Saçları sümbüller kadar siyah, dudakları arzuladığı gül kadar kırmızı; ama tutku, yüzünü fildişi gibi soldurmuş, keder alnına mührünü basmış.” “Prens yarın gece bir balo veriyor,” diye mırıldandı genç Öğrenci, “sevdiğim de orada olacak. Eğer ona kırmızı bir gül götürürsem benimle şafak sökünceye kadar dans edecek. Ona bir kırmızı gül götürürsem, onu kollarımda tutacağım, başını omzuma yaslayacak, eli elimi bulacak. Ama bahçemde kırmızı gül yok, bu yüzden tek başıma oturacağım, o da önümden geçip gidecek. Beni umursamayacak, kalbim kırılacak.” “İşte gerçekten de gerçek bir âşık,” dedi Bülbül. “Benim şarkıda söylediğim şeyin gerçekten acısını çekiyor; benim için…

Tanrı Görmüş Köpek / Dino Buzatti
Yabancı Edebiyat / 4 Temmuz 2018

Tanrı Görmüş Köpek Tanrı Görmüş Köpek’ten… Giyim kuşam zarifliğine değer vermekle beraber, hemcinslerimin üzerindeki elbiselerin dikimindeki kusursuzluk derecesine hiç aldırış etmem çok kere. Ama bir akşam, Milano’da özel bir toplantıda tanıştığım kırk yaşlarında görünen bir adam, sırtındaki elbisenin pürüzsüzlüğü ve kesilişindeki mutlak güzellikle gerçekten göz alıyordu. Bilmiyorum kimdi bu adam, ilk kez karşılaşıyordum kendisiyle, tanışma sırasında, her zaman olduğu üzere, adını belleyebilmem mümkün olamamıştı. Fakat, o gece toplantısında bir ara yan yana geldiğimizden gevezeliğe başlamıştık. Terbiyeli ve pek kibar bir adama benziyordu, yüzünde belli belirsiz bir hüzün vardı. Belki de aşırı bir teklifsizlikle -Tanrı korusaydı keşke beni bu teklifsizlikten!- giyinişindeki zarifliği övdüm; terzisinin kim olduğunu sormak cesaretini bile gösterdim. Adam, böyle bir soruyu bekliyormuş gibi, bir tuhaf gülümsedi. – Hemen hemen kimse bilmez onu, dedi, oysaki büyük bir ustadır. Şu var ki canı isteyince iş çıkarır. Birkaç müşteri için çalışır sadece. – Şu halde, ben?… – Yoo! Şansınızı deneyebilirsiniz, her zaman deneyebilirsiniz. Adı Corticella’dır. Alfonso Corticella, Ferrara sokağı 17 numaradadır. – Çok para ister sanırım. – Öyle gibime gelir ama, doğrusu ya, ne desem boş. Üzerimdeki elbiseyi dikeli üç yıl oluyor, hesabını yollamadı daha bana. – Corticella’mı? Ferrara sokağı 17 numara mı dediniz? – Tastamam, cevabını verdi meçhul adam. Ve…

Ölen Adam / D.H.Lawrence
Yabancı Edebiyat / 3 Temmuz 2018

Ölen Adam Ölen Adam’dan… Yoksuldu bu köylü, bir kerpiç damda otururdu; bütün toprağı, kart bir incir ağacının boy gösterdiği, daracık, pis bir iç avlusuydu. Efendisinin bağları, zeytinlikleri, buğday tarlaları içinde Tanrının günü çalışır, sonra patikanın kıyısında duran kerpiç damına, uyumağa gelirdi. Ama yavru horozu ile kıvanıyordu. Kapalı avlunun içinde, küçücük yumurtalar yumurtlayan, zaten seyrek olan tüylerini döküp duran, boylarından umulmayacak kadar ortalığa ters yığan üç uyuz tavuk vardı. Bir köşede, samanla örtülü bir sundurmanın altında, çoğu zaman köylünün yanında tarlaya giden, ara sıra da evde kalan uyuşuk bir de eşek dururdu. Köylünün bir karısı da vardı, kara kaşlı kara gözlü, pek de çalışkan olmayan tazece bir kadın… Tavuklara tane serper, sofradan artan yulaf lapasını döker, eşek için de orağıyla yeşil otlar biçerdi. Yavru horoz bayağı alımlı bir şey oldu. Talihi yüzüne gülmüş, üç kıtıpiyos tavuklu o küçücük pis avluda, züppe horozun biri kesilmişti. Duvarların ötesinde, hiç mi hiç bilmediği bir dünyada öten başka horozların sesine, boynunu uzatıp süzerek acı, tiz karşılıklar vermesini öğrendi. Ama ötüşünde ateşli tür özellik vardı; öteki horozların uzaktan gelen sesleri onu umulmadık taşkınlıklara, patlaklara kışkırtıyordu. Köylü, yatağından kalkıp entarisini giyerken, “Nasıl da ötüyor” derdi. “O yirmi tavuğun hakkından gelir” derdi karısı. Köylü damından çıkar, genç horozuna…

Lady Chatterley’in Sevgilisi / D.H.Lawrence
Yabancı Edebiyat / 2 Temmuz 2018

Lady Chatterley’in Sevgilisi Lady Chatterley’in Sevgilisi’nden… Çağımız ister istemez içler acısı bir çağ olduğundan, onu acıklı görmekten kaçınıyoruz. Büyük yıkım gelip geçti, kalıntılar ortasındayız şimdi, küçücük yeni evler kurmaya, küçücük umutlar beslemeye başlıyoruz. Oldukça güç bir iş bu: geleceğe uzanan düz bir yol yok, ama engellerin çevresinde dönüp duruyoruz ya da üzerlerinden atlıyoruz. Yaşamamız gerek; yer gök yıkılmış olsa bile. Constance Chatterley’in durumu da buydu aşağı yukarı. Savaş, evini başına yıkmıştı. İnsanın yaşayıp öğrenmek zorunda olduğunu anlamıştı böylece. 1917’de Clifford Chatterley bir ay izinle yurda döndüğünde evlenmişlerdi. Balaylarının bitiminde kocası, altı ay sonra hemen hemen parçalanmış bir durumda İngiltere’ye getirilmek üzere, Flanders’a dönmüştü. O sıralar karısı Constance yirmi üç, kendisi de yirmi dokuz yaşındaydı. Clifford, olağanüstü bir yaşama tutkusu gösterdi. Ölmedi, gövdesinin darmadağın üyeleri yeniden birleşti. İki yıl doktorların elinde kaldı. Sonunda iyileştiğini; gövdesinin yarısı, yarı belinden aşağısı, ölünceye değin inmeli kalmak üzere, gene yaşayabileceğini söylediler. Bu 1920’deydi. Karı koca, Clifford’un evine, aile yurtluğu olan Wragby Hall’e döndüler. Babası ölmüştü, baronluğu alan Clifford, Sir. Clifford olmuştu şimdi, Constance de, Leydi Chatterley. Chatterleylerin oldukça ıssız kalmış yurtluğunda, az buçuk bir gelirle ev geçindirmeye, birlikte yaşamaya başladılar. Clifford’un bir kız kardeşi vardı, ama o da gitmişti. Bunun dışında hiçbir yakın akrabası yoktu….

Hayalet Yazılar / David Mitchell
Yabancı Edebiyat / 1 Temmuz 2018

Hayalet Yazılar Hayalet Yazılar’dan… Avuçlarımın içi karıncalanıp terliyor. Bir martı pencerenin pervazında cakayla gezinip içeri baktı. Acımasız bir yüzü vardı. “Ya adınız, Efendim?” Hanı işleten yaşlı kadın bir tapınak ilahı yüzüyle sırıttı. Neden sırıtıyordu? Beni sinirlendirmek için mi? Ağzında sararmış dişlerden çok boşluk vardı. “Adım Tokunaga. Buntaro Tokunaga.” “Tokunaga… çok güzel bir ad. Bir krallık havası var.” “Bunu hiç düşünmemiştim.” “Peki, ne iş yapıyorsunuz Bay Tokunaga?” Sorular ve sorular. Kirlenmişler hiç usanmaz mı? “Basit bir ücretliyim. Çalıştığım şirket pek öyle ünlü değil. Tokyo’nun kenar mahallelerindeki küçük bir bilgisayar firmasında bölüm başkanıyım.” “Tokyo? Öyle mi? Ana karaya hiç gitmedim. Tokyo’dan bir sürü tatilci gelir. Ama şimdiki gibi sezon dışında değil. Siz de görüyorsunuz ya, neredeyse boşuz. Ben sadece yılda bir kez, torunlarımı görmek için büyük adaya gidiyorum. On dört torunum var. Tabiî, büyük ada derken Okinava’yı kastediyorum, yoksa ana kara Japonya’yı değil. Oraya gitmeyi aklımdan bile geçirmem!” “Sahi mi?” “Herkes Tokyo’nun çok büyük olduğunu söylüyor. Naha’dan bile büyükmüş. Bölüm başkanı, ha? Anneniz ve babanız sizinle gurur duyuyor olmalı! Harika bir şey. Bu lanet formları doldurmanızı isteyeceğim. Bana kalsa, aldırmam, ama kızım böyle istiyor. Anlaşılan ruhsat ve vergilerle ilgiliymiş. Tam bir baş ağrısı. Yine de. Kumecima’da bizimle ne kadar kalacaksınız, Bay Tokunaga?”…

Adaları Seven Adam / D.H.Lawrence
Yabancı Edebiyat / 1 Temmuz 2018

Adaları Seven Adam Adaları Seven Adam’dan… Adaları seven bir adam vardı. Bir adada doğmuştu, ama çok kalabalık olduğu için oradan hoşlanmıyordu. Onun istediği, tümüyle kendisinin olacak bir adaydı: Orada ille de bir başına yaşaması gerekmiyordu, ama orayı kendi dünyası kılmalıydı. Kocaman bir adanın bir anakaradan farkı yoktur. Bir adanın, kendini ada gibi duyumsaması için, enikonu küçük olması gerekir. Kaldı ki, bu öykü de, insanın bir adayı kendi kişiliğiyle doldurabilmesi için, o adanın ne kadar küçük olması gerektiğini anlatıyor. Gel zaman git zaman, adaları seven bu adam, otuz beşine vardığında kendine bir ada edindi. Gerçi mülkiyet hakkını edinmemiş, doksan dokuz yıllığına kiralamıştı; ama burada bir insan ömrü söz konusu olduğuna göre, yaşadığı sürece ada onun sayılırdı. Üstelik, Hz. İbrahim gibi, dölünün deniz kıyısındaki kumlar kadar çoğalmasını istiyorsa insan, üremek için bir ada seçmez kendine. Çünkü çok geçmeden nüfus öyle büyük bir hızla artar ki, ada kalabalıktan geçilmez olur, gecekondu mahallesine döner. Adayı, ıssızlığından dolayı seven biri için ürkünç bir durum çıkar ortaya. Hayır, ada tek yumurtalık bir yuvadır; yalnızca tek bir yumurtaya yer vardır orada. O da, adalının kendisidir. Adalı adayımızın edindiği ada, okyanusun ortasında değildi. Karaya yakındı; öyle palmiyeler, kayalara çarpıp parçalanan dalgalar falan da yoktu bu adada. İskelenin yukarılarında,…

Günaha Son Çağrı / Nikos Kazancakis
Yabancı Edebiyat / 24 Haziran 2018

Günaha Son Çağrı Günaha Son Çağrı’dan… Cevap veren olmadı. Tatlı tatlı, sakin sakin havaya yükselen gecenin ezeli seslerinden başka ses yoktu: Cırcır böcekleri, çekirgeler, kuşlar iç çekiyorlardı; ta uzaklarda, gece karanlığında, insanlarca görünmeyen şeyleri gören köpekler vardı, havlıyorlardı… Başını ileri doğru uzattı. Karşısındaki sedir ağacının altında birinin olduğunu iyi biliyordu. «Biliyorum, oradasın…» diye fısıldadı, alçak, yalvarır bir sesle, ortaya çıksın diye görünmeyeni kışkırtmaya çalışıyordu. Bekledi. Titremesi durmuştu, koltukaltlarından, alnından ter akıyordu şimdi. Gözleri oraya takılı, kulak kesilmişti. Bazen, karanlıkta derinden gelen gülüşü yeniden duyar gibi oluyor, bazen de havanın fırıl fırıl döndüğünü, donduğunu ve biçim bulur bulmaz, bozulup kaybolan bir nesne olduğunu görüyordu. Karanlık havayı katı halde tutabilmek için çabalıyor, eriyip gidiyordu Meryem’in oğlu. Şimdi ne bağırıyordu, ne de yakarıyordu; sedirin altında, başı ilerde diz çökmüş, bekliyor, eriyordu… Kayalar dizlerini acıtıyordu. Duruşunu değiştirdi, sedirin gövdesine dayanarak, gözlerini kapadı. Derken durgunluğunu bozmadan ve ses çıkarmadan gördü onu, gözlerinin içinde gördü. Ama beklediği gibi olmamıştı. İki eli başının üstünde lanet yağdıran, yalnız koyup gittiği annesini göreceğini sanmıştı. Oysa!.. Titreyerek yavaş yavaş gözlerini açtı. Önünde, tepeden tırnağa kadar, kalın tunçtan, birbirine girift olmuş pul pul zırhla kaplı bir kadının vahşi vücudu parlıyordu. Ama başı insan başı değildi, kartal başıydı, sarı gözleri, bir ağız…

Allah’ın Garibi / Nikos Kazancakis
Yabancı Edebiyat / 23 Haziran 2018

Allah’ın Garibi Allah’ın Garibi’nden… Peder Francesco, bugün kalemi ele alıp da senin hayatım ve çağını yazmağa kalkışan naçiz ben, hatırlarsın, ilk karşılaştığımızda zavallı bir dilenciydim, çirkindim, saçım sakalım birbirine girmişti, kaşlarımın kılları enseminkilere karışıyordu. Korku doluydu gözlerim, bön bön bakıyordum; kekeliyordum, kuzular gibi meliyordum; sense, çirkinliğimle, aşağılık durumumla alay ederek, bana ‘Leo Kardeş’ arslan kardeş demiştin. Ne var ki, hayat hikâyemi anlatınca sana, ağlamağa başladın; kollarınla sımsıkı sarıp, öptün beni, “Leo Kardeş, bağışla beni,” dedin “‘Arslan’ diyerek seni alaya aldığım doğru, ama şimdi gerçekten ‘arslan’ olduğunu görüyorum; çünkü ancak bir arslan düşebilir peşine, senin düştüğün şeyin.” Manastır manastır, köy köy geziyor, bir çölden ötekine uzanıyor. Tanrıyı arıyordum. Dünya evine girmedim, çoluk çocuk edinmedim, çünkü Tanrıyı arıyordum. Bir elimde ekmek dilimi, ötekinde bir avuç zeytin, açlıktan ölecek gibi olur da yemesini unuturdum, çünkü Tanrıyı arıyordum. Yürümekten şişmişti ayaklarım, dilimde tüy bitinceye dek aynı soruyu sordum durdum. Sonunda kapı çalıp, ilkin ekmek, derken tatlı bir söz, sonra da kurtuluş dilenmekten usandım. Herkes gülüyordu halime, mecnunun teki deyip, kapı dışarı ediveriyorlardı; böylece, uçurumun kenarına gelinceye dek ittiler beni. Bıkmıştım; küfretmeğe başladım. Ne de olsa ben de insanım, diyordum kendi kendime; yürümek, baş açık, ayak yalın aç karınla dolaşmak… Çaldığım gök kapılarının bir türlü…

Zorba / Nikos Kazancakis
Yabancı Edebiyat / 22 Haziran 2018

Zorba Zorba’dan… Onu ilk kez Pire’de tanıdım. Girit’e gidecek vapura binmek üzere limana gelmiştim. Neredeyse sabah olacaktı. Yağmur yağıyordu. Güçlü bir siroko rüzgârı esiyor, denizin serpintileri küçük kahveye kadar geliyordu. Camlı kapılar kapalı olduğu için hava insan soluğu ve adaçayı kokmaktaydı. Dışarısı soğuktu, camlar, insan soluklarından buğulanmıştı. Keçi kılından kahverengi fanilalar giymiş ve burada sabahlamış birkaç denizci, kahve ve adaçayı içiyor, buğulu camlardan denize bakıyorlardı. Fırtınadan sersemleyen balıklar, dipteki durgun sulara inmiş, yukarıda çevrenin durulmasını, balıkçılar da kahveye sığınmışlar, bu tanrısal keşmekeşin durmasını bekliyorlardı; balıkların korkusu geçsin de oltalara vursunlar diye… Dil, iskorpit ve pisi balıkları gece seferlerinden dönüyor, uyumaya gidiyorlardı. Şafak söymekteydi. Camlı kapı açıldı. Kısa boylu, sarı benizli bir liman işçisi içeri girdi. Başı açık, ayakları çıplak ve çamur içindeydi. Kocaman, açık mavi perdesü giymiş bir ihtiyar deniz kurdu bağırdı: — Ee Kostandi, nasılsın be? Kostandi kızgın bir tavırla tükürdü. — Nasıl olalım? Günaydın kahve, tünaydın ev, günaydın kahve, tünaydın ev, günaydın kahve, tünaydın ev! İşte benim hayatım! İş yok! Bazıları güldü, bazıları kafa sallayıp küfrettiler. Felsefe eğitimini Karagöz oyunlarında tamamlamış palabıyıklı biri araya girdi: — Hayatın kendisi işsiz; lanet olsun, kendisi! Yeşilli mavili, tatlı bir ışık pis camlara vurdu, o da kahvenin içine girdi, ellere, alınlara takıldı,…

Yavaşlık / Milan Kundera
Yabancı Edebiyat / 14 Mayıs 2018

Yavaşlık Yavaşlık’tan… Akşamdan gidip geceyi bir şatoda geçirme tutkusuna kapıldık. Fransa’da çoğunu otele dönüştürdüler şatoların: yeşilliğin kökünün kazındığı çirkin bir alanda yitmiş el kadar yeşillik parçası; uçsuz bucaksız bir yol ağının ortasında bir sığınak, hıyabanlar, ağaçlar ve kuşlar sığınağı. Arabayı ben kullanıyorum, arkamdan gelen arabayı dikiz aynasında izliyorum. Soldaki küçük ışık göz kırpıp duruyor ve arabada sabırsızlık belirtileri. Beni geçmek için bir fırsat kolluyor sürücü; alıcı kuşun serçeyi pusuda beklemesi gibi o ânı bekliyor. Karım Vera konuşuyor: “Fransa’da her elli dakikada bir insan ölüyor yollarda. Şunlara bak, hepsi deli bunların, nasıl sürüyorlar. Sokak ortasında yaşlı bir kadını soyarlarken gıkları çıkmayan, tedbiri elden bırakmayan insanlar bunlar. Direksiyona geçince korku morku vız geliyor, unutuyorlar, nasıl oluyor bu?” Yanıtı ne bu sorunun? Belki de şu: motosikletinin üzerine yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir demişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karısı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unutmuştur onları bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur. Teknik devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız. Motosiklet sürücüsünün tersine, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman duyumsar, ilaç ampullerini,…