Yüreğimin Sesini Dinle / Susanna Tamaro
Yabancı Edebiyat/ 25 Kasım 2020

Yüreğimin Sesini Dinle Yüreğimin Sesini Dinle’den… İlk işaret belki de ağacın kesilişiydi. Bana hiçbir şey söylememiştin, bunlar çocukları ilgilendiren konular değildi; böylece, bir kış sabahı, ben derin bir yabancılaşma içersinde, en küçük ortak çarpanın erdemlerini dinlerken, testere onun gövdesinin gümüşi beyazlığına saldırıyordu; ben teneffüste koridorlar boyunca ayaklarımı sürüklerken, onun canının kıymıkları kar taneleri gibi karıncaların başına yağıyordu. Bu korkunç durumla, okul dönüşümde yüz yüze geldim. Çimenlerin ortasında, ceviz ağacının yerinde kapkara bir boşluk vardı; üçe bölünmüş ve dalları kesilmiş gövde yerde yatıyor; mazotun pis dumanına bulanmış, yüzü kıpkırmızı bir adam kazı makinesinin kocaman dişleriyle kökleri sökmeye uğraşıyordu; alet işçinin küfürleri arasında hırlıyor, homurdanıyor, geriliyor, şaha kalkıyordu; o lanet olası kökler topraktan ayrılmak istemiyordu; tahmin edilenden daha derinde ve daha inatçıydılar. Yıllar yılları, mevsimler mevsimleri kovalarken, kökler toprağı karış karış ele geçirerek sessizce yayılmış, meşenin, sedirin, elmanın kökleriyle iç içe girmiş, aynı zamanda su ve gaz borularına da çözülmesi olanaksız bir biçimde sarmalanmıştı; ağaçlar bu nedenle kesilmeliydi, karanlık içerisinde insanın çalışmalarını hiçe sayarak sinsice ilerledikleri için insan da tekniğini onların inatçılığına karşı kullanmak zorunda kalıyordu. Ansızın, tepede asılı soğuk kış güneşinin altında, sanki bir evin çatısı açılmış ya da borazanın ilk çalışıyla evrenin kubbesi kaldırılmış gibi, köklerin görkemli şemsiyesi gözlerime, ince…

Her Melek Korkunçtur / Susanna Tamaro
Yabancı Edebiyat/ 24 Kasım 2020

Her Melek Korkunçtur Her Melek Korkunçtur’dan… Hayatımızı sarıp sarmalayan büyük gizemlerden biri bu üç soruda saklı değil midir? Aventinus Tepesi’nde bulunan bir villada da doğulabilir, Nairobi’deki bir barakada da. Sevgi dolu bir anne ve babadan da doğulabilir, alkolik, umursamaz veya zalim bir anne babadan da. Bir çöp tenekesine, pis plastiklerin, çürüyen atığın arasına da terk edilebilir bebek, doğuştan bir para imparatorluğunun vârisi de olabilir. Anne ve babaya ya da sadece anneye sahip olabilir ama o anne incinmiş, kıt akıllı ya da sadece sevmekten aciz bir kişi olabilir. Büyük bir sevdadan da gelinir bu dünyaya, bir gece kulübü tuvaletinde yaşanan nahoş bir birleşmeden hatta bir tecavüzden de. Peki ne zaman doğulur? Eğer bunu savaşın tam ortasında gerçekleştirme talihsizliği yaşanırsa, dünyadaki soluğumuz korku olacaktır. Bir gece vakti, kaçak göçmenlerle dolu bir teknede açılırsa gözler, balıkların arasına atılıp ânında kapanması da mümkün olur. Harika bir mayıs sabahı, güllerin hepsi açmışken havanın mis kokusu hayata okunan bir ilahiyken doğmak da mümkündür, dondurucu bir el gibi her şeyi yıkan ve söken bir fırtınalı havada doğmak da. O zaman seni karşılayan bir ninni değil bir ulumadır ve bu uluma, yeni olduğu kadar eskilere de dayanır. Sana geçmiş kuşakların, mutlaka senin de içinde yaşayan atalarının hikâyesini anımsatır….

Aşağıdaki Dünya / Sue Miller
Yabancı Edebiyat/ 21 Kasım 2020

Aşağıdaki Dünya Aşağıdaki Dünya’dan… Gözünüzün önüne getirin bir: Kuru bir hava, serin bir gün, yükseklerde birikmiş kümülüs bulutları kuzeybatıdan güneydoğuya süzülürken, gölgeleri de peşleri sıra, bu yıl içinde son kez biçilecek olan saman tarlaları boyunca ilerliyor. Aşağıda, tarlalar arasındaki toprak yolda bir at arabası, içinde yan yana oturan iki ihtiyar, yıpranmış pazar giysileriyle yetişkin kızlarının cenazesine doğru kasabanın yolunu tutmuşlar, ikisinin de ağzını bıçak açmıyor, ama onlara bakan, yaşlı kadının durmaksızın dudaklarını oynattığını görebilir, arka arkaya sürekli aynı sözcükleri mırıldandığını duyabilir. Kızı hasta yatağında haftalar boyu ölümü beklerken, kadıncağızın tek dileği torunlarını içine düştükleri bu durumdan, annesiz kalmaktan kurtarmak olmuştu. Onları çiftliğe, yanına alacaktı. Şimdi de bunu nasıl açıklayacağının provasını yapıyordu, farkında olmaksızın dökülüyordu sözcükler dudaklarından; kocası da fark etmemişti. Bir de şunu getirin gözünüzün önüne: Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen aynı gün ikindi saatlerinde üç torundan ikisi, büyük olanlar, kızlar, kahkahalarla gülüyor. Nasıl oldu da böyle yanlış bir fikre kapıldı diye yaşlı kadınla, anneanneleriyle alay ediyorlar saygısızca. Pek kaba sayılmazlar aslında. Ne de olsa ikisi de çocuk daha. Bütün çocuklar gibi düşüncesiz onlar da. Ama daha önemlisi, bu tuhaf günün büyük bölümünü, annelerinin gömüldüğü günü kahkahalarla geçirmeleri. Kahkahalarına engel olamıyorlar bir türlü; gülmeleri biraz da histeri nöbetini andırıyor, ne düşüneceklerini,…

Sessiz Bir Ölüm / Simone De Beauvoir
Yabancı Edebiyat/ 20 Kasım 2020

Sessiz Bir Ölüm Sessiz Bir Ölüm’den… 24 Ekim 1963 Perşembe günü, ikindiüstü saat dörtte, Roma’da, Minerva otelindeki odamdaydım; ertesi gün uçakla Paris’e dönecektim, kâğıtlarımı düzenliyordum, tam o sırada telefon çaldı. Bost, Paris’ten telefon ediyordu. Anneniz bir kaza geçirdi, dedi. Bir otomobil çarpıp devirmiştir kadını, diye düşündüm. Bastonuna dayanmış, güçlükle, yoldan kaldırıma çıkmaya uğraşırken bir araba çarpmıştı muhakkak. Banyoda düşmüş, uyluk boynunu kırmış, dedi Bost. Annemin oturduğu binada oturuyordu o da. O gece, saat ona doğru Olga ile birlikte merdivenden çıkarken önlerinden giden üç kişi, bir kadınla iki polis memuru, dikkatlerini çekmiş. İkinci katla üçüncü kat arasındaki dairede, diyormuş kadın. Bayan de Beauvoir’a bir şey mi olmuştu yoksa? Evet. Düşmüşmüş. İki saat boyunca döşemenin üzerinde sürüne sürüne ilerledikten sonra telefona ulaşabilmiş, arkadaşlarından Bayan Tardieu’den, kapıyı kırıp girmelerini istemiş. Bost’la Olga, öbürlerinin yanında daireye girmişler. Annemi, sırtında kırmızı, fitilli kadifeden sabahlığı, yerde yatar bulmuşlar. Aynı evde oturan kadın doktor Lacroix’ya göre uyluk boynu kırılmıştı: Boucicaut hastanesi ilk yardım servisine kaldırılan annem, geceyi koğuşta geçirmişti. “Ama onu C. kliniğine kaldırıyorum şimdi,” dedi Bost. “En iyi kemik cerrahlarından biri, Profesör B. orada. Anneniz orayı istemedi, masrafı size ağır gelir diye üzülüyordu. Ama sonunda kandırabildim onu.” Zavallı anneceğim! Beş hafta önce, Moskova’dan dönüşümde, kendisiyle oturup…

Sade’ı Yakmalı mı? / Simone de Beauvoir
Yabancı Edebiyat/ 19 Kasım 2020

Sade’ı Yakmalı mı? Sade’ı Yakmalı mı’dan… Kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız… bir iki lafla ben böyleyim işte. Ya olduğum gibi alın ya da bir kez daha vurup öldürün beni. Çünkü değişmeyeceğim. Onu öldürmeyi seçtiler, önce hücrelerdeki sıkıntının ufacık ateşiyle, sonra lekelemekle, adını silmekle. Böylesi bir ölümü kendisi de istemişti zaten: Mezarımı örter örtmez üstüne ağaçlar dikilsin… mezarımın izleri kalmasın yeryüzünde. İnsanların belleğinde hiçbir anım kalmadı diye övünç duyayım… Son isteklerinden yalnız buna uyuldu. Hem de nasıl bir titizlikle: Sade’in anısı budala öykülerle değiştirildi; adı sadizm, sadik gibi ağır kelimelerle karıştırıldı; günlükleri yok edildi; müsveddeleri yakıldı -on ciltlik Journees de Florabelle kendi öz oğlunun gammazlamasıyla ortadan kaldırılmıştır- kitapları yasaklandı. Gerçi XIX. yüzyılın sonlarına doğru Swinburne ve bazı meraklı yazarlar ilgilendiler onunla, ama Fransız edebiyatında bir yer alması için Apollinaire’i beklemek gerek. Bugün yine de bu yeri herkesin gözünde kazanmış sayılmaz. “XVIII. Yüzyılda Fikirler”, hatta “XVIII. Yüzyılda Duyarlık” konulu kalabalık ve titiz yapıtların sayfalarını çevirsek, adına bir kez bile rastlamayacağızdır. Sade’ı tutan yazarların onda bir peygamber dehasını selamlamaları kuşkusuz biraz da bu kepazece sessizliğe karşı olmuştur. Bu kez Sade, bir Nietzsche, bir Stirner, bir Freud gibi ya da sürrealizm…

Bir Genç Kızın Anıları / Simone de Beauvoir
Yabancı Edebiyat/ 18 Kasım 2020

Bir Genç Kızın Anıları Bir Genç Kızın Anıları’ndan… Bana daha uzak ve daha kaprisli görünen annem, içimde köklü bir sevgiyi bütünlüyordu. Annemin dizlerine oturur, kollarının güzel kokulu yumuşaklığına gömülüp, taze diri tenini öpücüklere boğardım. Bazı geceler odama gelir; tek bir leylakla süslü yeşil tül elbisesi, ya da ışıl ışıl yanan pullu siyah kadife tuvaletiyle bakmaya doyulmayacak bir resim kadar güzel, başucumda dururdu. Bana kızdığı zamanlar, kaşlarını çatar, gözleri öfkeden çakmak çakmak olurdu. O güzel yüzüne hiç yaraşmayan bu bakıştan ürker, hep gülümsesin isterdim. Babama gelince, onu pek az görürdüm. Her sabah erkenden çıkar, elinde, dosya dedikleri, dokunulması yasak nesnelerle dolu bir çanta ile Adliyeye giderdi. Ne sakal bırakırdı başkaları gibi, ne de bıyık. Maviş gözlerinin içi gülerdi. Akşamlan gelirken anneme menekşeler getirirdi. Sarılıp öpüşürler, kahkahalarla gülerlerdi. Babam, ilgilendiği zaman benimle de eğlenirdi. Bana C’est üne auto grise’yi ya da Elle avait üne jambe de bois’yı söyletir; türlü hünerler gösterip, burnumdan para çıkarır, avucunda kaybederdi. Pek hoş, pek eğlendirici bulurdum babamı. Benimle oynadığı zaman bayağı sevinirdim; ama yaşamımda çok belirgin bir rolü yoktu. Louise ile annemin başlıca dertleri bana yemek yedirmekti; pek kolay bir iş değildi bu doğrusu. Ağzıma tıkıştırdıkları yiyecekler, dünyayı, gözlerim ya da ellerimle tanıdığımdan daha iyi belletiyordu bana….

Kreçetovka İstasyonu’nda Bir Olay / Aleksandr İsayeviç Soljenitsin
Yabancı Edebiyat/ 17 Kasım 2020

Kreçetovka İstasyonu’nda Bir Olay Kreçetovka İstasyonu’nda Bir Olay’dan… Sabahları istasyonu kırağı ile örten ilk ekim soğuklarından sonra hava yağışa çevirmişti. Deminden beri durmadan buz gibi soğuk bir yağmur yağıyordu, gökte bu kadar suyun nasıl olup da biriktiğini anlamak zordu. Ama düzeni yerine getiren de yine bu yağmurdu. Demiryollarının üzerinde, platformlarda gezerek işleri aksatan, istasyonun görünüşünü bozan o başıbozuk kalabalığından, o anlamsız itiş kakışlardan eser kalmamıştı. Herkes bir köşeye çekilmişti. Ne bir kimse dört eli üzerinde vagonların altına giriyor, ne merdivenlere tırmanıyor, ne de köyün yerlileri haşlanmış patates dolu kovalarıyla kalabalığı yarmaya çalışıyorlardı. Bit pazarındaymış gibi omuzlarına, kollarına çamaşır, entari, örgü işleri yığan yük vagonu yolcuları görünürlerde yoktu. (Bu çeşit mal alış verişi teğmen Zotov’un epey zıddına gidiyordu; işgal bölgesinden boşaltılanlara yiyecek, giyecek verilmediği için bu iş yasak edilemiyor, ama açıkça izin de verilmiyordu.) Yağmur yalnız görevlileri sindirememişti. Üstüne branda örtülmüş yüklerin bulunduğu plâtform nöbetçisi, üzerine bardaktan boşanırcasına yağan yağmura aldırmadan yerinde dikiliyordu. Üç numaralı yolda manevra lokomotifi sarnıç vagonlarını çekiyordu. Yağmurluğunun kukuletasını başına geçiren makasçı ise bayrağının sopasını durmadan lokomotife doğru sallıyordu. Alaca karanlıkta yüzü iyice seçilmeyen bir vagon bakım memuru, vagonların arasında bir kaybolarak, bir çıkarak ikinci yoldaki katarın öteki tarafında yürüyordu. Eğik düşen yağmur damlaları durmamacasına yerleri dövüyordu….

İvan Denisoviç’in Bir Günü / Aleksandr İsayeviç Soljenitsin
Yabancı Edebiyat/ 16 Kasım 2020

İvan Denisoviç’in Bir Günü İvan Denisoviç’in Bir Günü’nden… Her sabah olduğu gibi, saat beşte ana barakanın yanındaki demir putrele vurularak kalk işareti verildi, iki parmak buz tutmuş pencerelerden zayıflayarak geçen çınlama sesi bir-iki kere üsteledikten sonra durdu. Hava ne kadar soğuk olacak ki, nöbetçi daha fazla vurmaktan vazgeçmişti. Çınlama kesildi, ama dışarısı İvan Denisoviç Şuhov’un ayakyoluna gitmek için kalktığı zamanki kadar karanlıktı. Pencerelere üç fenerin sarı ışığı düşüyordu; biri kampın içinden, ikisi de çevresinden… Barakanın kapısını açmak için nedense kimse gelmiyordu. Aptes varilini sopalara takıp götüren temizlik görevlileri bile görünürlerde yoktu. Şuhov kalk işaretinden sonra uyumaz, hemen kalkardı. İşbaşı yapılana kadar geçecek zaman devletin olmadığı için herkes istediği gibi kullanırdı. Kamp yaşantısına uyanlar bunu değerlendirmesini bilirlerdi. Kimisi bir arkadaşının elliği için eski astarlardan kılıf diker, kimisi de kesesi kabarık hükümlüler ranzadan inerken yere çıplak ayakla basmasınlar diye kuru keçe çizmelerini ayaklarına kadar götürürlerdi. Ambarlarda ücret karşılığı yerleri temizleyen, şunu bunu taşıyan hükümlüler bile vardı. Yemekhaneye gidip yemek çanaklarım bulaşık yıkama yerine götürenlere ise fazladan yemek verirlerdi. Ama burada iş almak kolay değildi; müşterisi boldu. En kötüsü de, çanaklardan yemek artıklarını yalamamak için insanın sinirlerinin demirden olması gerekiyordu. Ama Şuhov, ilk iş kolbaşısı olan Kuzyomin’in söylediklerini hiç hatırından çıkarmıyordu. 1943 yılında…

Karambol / Hâkan Nesser
Yabancı Edebiyat/ 15 Kasım 2020

Karambol Karambol’den… Az sonra ölecek olan delikanlı gülerek geri çekildi. Gömleğinin üzerinde kalmış birkaç cips kırıntısını silkeleyip ayağa kalktı. “Artık gitmek zorundayım,” dedi, “mecburum. Son otobüs beş dakikaya kadar kalkıyor.” “Evet,” dedi yanındaki kız, “gitmen gerek, evet. Burada gecelemene izin veremem. Annem bu akşam geç vakte kadar çalışıyor, ama bir iki saate kadar eve gelir. Ne der sonra?” “Yazık,” diye yanıtladı delikanlı ve kaim kazağını başından geçirip aşağı çekti. “Burada kalsaydım ne güzel olacaktı. Şey… Yapamaz mıydık? Şey yani…” Gerisini getirmeyerek duraksadı. Kız güldü ve onun ellerini avuçlarının içine alarak uzun süre tuttu. Aslında oğlanın kastettiğinin o anlama gelmediğini biliyordu. Sadece öyleymiş gibi göstermeye çalışıyordu. Böyle bir şeye asla cesaret edemeyeceğini düşündü. Bu gibi durumlarda el sıkışmayla yetinemez miydiler? Kısacık bir an ona oyun oynama isteğiyle, ‘evet kalabilirsin’ demeyi geçirdi aklından. Sadece tepkisini görmek için. Dürüst mü davranacaktı, yoksa maskesi mi düşecekti? Onu bir an için de olsa, kendisiyle aynı yatakta çırılçıplak yatmaya razı olduğuna inandırmak… Hoş bir şaka olurdu bu kuşkusuz. Onu birçok yönden tanımasını da sağlardı, ama hemen caydı. Kafasından sildi bu düşünceleri çünkü dürüst bir davranış değildi sonuç olarak. Bu kadar bencil ve hesaplı olamazdı. Ondan öylesine hoşlanıyordu ki… Hatta onu inanılmaz derecede sevdiğini bile söyleyebilirdi. Konuya…

Vergilius’un Ölümü / Hermann Broch
Yabancı Edebiyat/ 14 Kasım 2020

Vergilius’un Ölümü Vergilius’un Ölümü’nden… Aşağıda, yarı karanlıkta ise küreklerin başındaki ehlileştirilmiş sürü, tüyler ürpertici bir ihtişamı sergileyerek ve insanlıkla ilgisiz yeraltı yaratıkları gibi, vardiyalar halinde çalışmaktaydı. Onlar, yani aşağıdakiler, Vergilius’u anlamıyorlardı, ona aldırdıkları da yoktu; buradakiler, yukarıdakiler ise Vergilius’a saygı duyduklarını ileri sürüyorlar, dahası, bunun gerçek olduğuna da inanıyorlardı. Ancak ne olursa olsun, yani ister sanattan anladıklarını düşünerek Vergilius’un eserlerini sevdiklerini sansınlar, ister ona İmparatorun dostu olduğu için, yani düzmece bir saygı göstersinler, onun, yani Publius Vergilius Maro’nun, kaderin zorlamasıyla çevrelerine girmiş olmasına rağmen, bu insanlarla hiçbir ortak yanı yoktu; iğreniyordu hepsinden, ve batan güneşi yolcu etmek için erken davranan kıyı meltemi esmeye başlamamış olsaydı eğer, böylece de içki sofralarının ve mutfağın kokuları uzaklara üflenmeseydi, deniz tutması şairi yeniden pençelerinin arasına alacaktı. Vergilius, içinde Aeneis’in metninin bulunduğu çantanın yanında, bıraktığı gibi, el değmemiş halde durduğundan bir kez daha emin olmak için baktı; sonra kırpıştırdığı gözlerini artık iyiden iyiye kararan batı ufkuna çevirerek, çenesine kadar örtündü; çok üşüyordu. Zaman zaman yine de dönüp şu arkalardaki gürültücü insan sürüsüne bakma isteği duyuyordu; sanki işi daha nerelere kadar vardıracaklarını merak etmekteydi, ama bakmadı, ve bakmamak daha iyiydi; üstelik, böyle dönüp bakmak sanki yasakmış gibi bir duygu, içinde gittikçe yoğunlaşmaktaydı. Sakin, öylece uzanıp kaldı….

Büyülenme / Hermann Broch
Yabancı Edebiyat/ 13 Kasım 2020

Büyülenme Büyülenme’den… “Ama,” dedim, “bu dediğin kadınlar için pek doğru olmasa gerek, onlar ağızlan doluyken de konuşurlar…öyle değil mi, taze evli?” Yine korkunç bir kahkaha koptu, fakat sanşınlıgını ve beyaz tenini annesinden almış olan Peter’in yüzü, her zaman olduğu gibi şimdi de kızarmıştı. Birkaç yıl içinde çocuğun teni bir yağ tabakasının üzerine gerilmiş beyazımsı bir deri haline gelecek ve artık kızarmayacak. Pipomu doldurdum, yaktım ve şoförlerin yanına oturdum. “Neler söyledi?” diye sordu Peter. Şoförün yanındaki iki kişiden yaşlı olanı, dışandaki güneş mevsimlerden yazmış gibi parladığı için ceketini çıkarmıştı, elini gömleğinin içine sokup göğsünü kaşıdı: “Evet, neler söylemişti?” Şoför, bilmem anlamına gelebilecek sıkıntılı bir hareket yaptı: “insan direksiyon başındayken, bütün dikkati yolda oluyor.” “Kahretsin, ,adamın neler anlattığını bilmiyorsanız, belki de hiç konuşmamıştır,” dedim. “Ben arkada çuvalların üzerine oturmuştum,” diye mazeret bildirdi genç olanı. “Saçma sapan şeyler konuştu,” dedi şoför. “Sanının, çingeneydi,” diye lafa girdi yaşlı olanı göğsünü kaşımaya devam ederek. Pire, adamın sırtına doğru hareket etmiş olmalıydı. “Galli,” dedim. “Yaa,” dedi şoför küçümseyen bir tavırla, çünkü Galli sözcüğü ona hiçbir şey ifade etmemişti. “Onu almanız iyi olmuş,” diye sürdürdüm konuşmayı, “herif çok yorgundu.” Kim hakkında konuştuklarını bildiğim için yüzüme şaşkınlıkla bakıyorlardı. Biraz da canlan sıkılmıştı sanının. Artık eğlenmedikleri belliydi. “Aslında kimseyi…

Baştan Çıkarıcının Günlüğü / Soren Kierkegaard
Yabancı Edebiyat/ 7 Kasım 2020

Baştan Çıkarıcının Günlüğü Baştan Çıkarıcının Günlüğü’nden… Vaktiyle, ancak alelacele ve büyük bir tedirginlikle aktarabildiğim o hızlı el yazışım kendim için temize çekmeye karar verdiğim şu anda beni etkisine alan gerginliği kendimden gizleyemiyor, güçlükle bastırabiliyorum. Durum korku verdiği kadar ayıplamasına da dikiliyor karşıma. Adam, alışkanlığının tersine yazı masasını kapatmamış, bu yüzden de içindeki her şey elimin altında duruyor; ama hiçbir çekmeceyi açmamış olduğumu düşünerek davranışımın ayıbını örtmeye çalışmam boşuna. Çekmecenin biri açık duruyordu. İçinde bir deste dağınık kâğıt buldum ve bunların üzerinde, zevkle ciltlenmiş enli bir kitap gördüm. Kitabın üst yüzünde, üzerine kendi eliyle ‘Commeıttariusperpetuus No. 4’diye yazdığı beyaz kâğıttan bir etiket vardı. Gerçi, kitabın bu yüzü üste bakacak şekilde konulmuş olmasaydı ve bu acayip başlık beni tahrik etmeseydi baştan çıkarılmaya yenik düşmezdim, ya da en azından ona direnmeyi denerdim diye kandırmaya çalıştım kendimi boşu boşuna. Başlığın kendisi tuhaftı; belki kendisi değil de oraya konuluşu tuhaftı. Dağınık kâğıtlara çabucak bir göz attığımda bunlarda erotik durum yorumları, şu ya da bu ilişki hakkında bazı ipuçları, daha sonra sanatsal açıdan mükemmel, hesaplı özensizliklerine aşina olduğum o acayip mektup taslaklarını gördüm. Şimdi, bu ahlâkı bozuk kişinin hilebaz ruhunun ardındakileri gördüğümde kendi durumumu anımsıyorum; o çekmeceye kafam hinliklerle dolu yaklaştığımda bende yarattığı etki herhalde polisin…

Üç Damla Kan / Sâdık Hidâyet
Yabancı Edebiyat/ 5 Kasım 2020

Üç Damla Kan Üç Damla Kan’dan… Beni buraya ilk getirdiklerinde, zehir içirirler korkusuyla vesvese içindeydim. Öğle ve akşam yemeklerine el sürmüyor, Muhammed Ali’ye tattırdıktan sonra yiyordum. Geceleri korkuyor ve “Beni öldürmeye geldiler!” düşüncesiyle uykumdan sıçrıyordum. Bunların tümü ne kadar gerilerde kalmış!.. Her zamanki insanlar, aynı yiyecekler ve ortasına kadar laciverde boyanmış duvar. İki ay önce bir deliyi bahçenin altındaki hücreye atmışlardı. Kırık bilye ile karnını deşti. Bağırsaklarını dışarı çıkarmış, onlarla oynuyordu! Dışarıdayken kasaplık yaptığını, karın deşme âdeti olduğunu söylüyorlardı. Ama tırnağıyla gözünü çıkaran ötekinin ellerini arkasından bağlamışlardı. Feryat ediyordu. Akan kanlar gözünde kurumuştu. Biliyorum, bütün bunlar müdür muavininin başının altından çıkıyor. Buradaki insanların hepsi böyle değil. Çoğu, tedavi edilip bırakılsalar da mutsuz olacaklardır. Mesela, kadınlar kısmında kalan Suğra Sultan’ı iki üç kez kaçmak isterken yakaladılar. İhtiyar kadındır ama, yüzüne duvar kireci sürüyor. Sardunya çiçeği de onun allığı. Kendini on dört yaşında genç kız sanıyor. Tedavi olup da aynaya bakacak olsa, kalpten gider. Hepsinden kötüsü, bizim Taki dünyanın altını üstüne getirmek istiyor ve kadının insanların mutsuz olmalarına neden olduğu, dünyayı ıslah etmek için ne kadar kadın varsa öldürülmesi gerektiği inancında. Ama yine de Suğra Sultan’a âşık olmuştu. Bunların hepsi bizim müdür muavininin başının altından çıkıyor. Bütün delilerin ellerini arkadan bağlatıp, o…

Kör Baykuş / Sâdık Hidâyet
Yabancı Edebiyat/ 4 Kasım 2020

Kör Baykuş Kör Baykuş’tan… Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin. Tek ilâç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Ama ne yazık ki bu tür devaların da etkileri geçicidir, acıyı kesecekleri yerde çok geçmeden daha da şiddetlendirirler. Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu kendinden geçme halinde ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı? Ama ben onlardan bir tanesini anlatmakla yetineceğim, başımdan geçti bu ve beni öyle sarstı ki asla unutamam. Ömrüm oldukça, ezelden ebede, insan kavrayışının ötesindeki o dünyaya ulaşacağım âna kadar, onun o uğursuz izleri hayatıma hep zehir akıtacak. “Zehir” diye yazdım ya, onun damgasını her zaman bağrımda taşıdığını, taşıyacağımı söylemek istiyorum. Çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. Belki genel bir sonuca varırım, hayır, fakat içim rahat eder, inanabilirim kendim. — Çünkü benim için hiç önemi yok, inanmış inanmamış başkaları. — Lâkin tek korkum: yarın…

Hidâyetnâme / Sâdık Hidâyet
Yabancı Edebiyat/ 3 Kasım 2020

Hidâyetnâme Hidâyetnâme’den… Ah! Vücudum acıdan titriyor. Bu acımasız, zalim iki ayaklı hayvana verdiğim bütün hizmetlerin karşılığı bu işte. Bugün son günüm, bu da benim son tesellim! Sıkıntı, acı ve dert dolu bir hayattan sonra, taşınmaz yüklere, üst üste inen sopalara, yoldan geçenlerin zincirlerine, lanetlerine katlandıktan sonra, Allah’a şükür bu berbat hayata veda ediyorum. Burası Şemiran Yolu. Bugün sahibimin dikkatsizliği yüzünden bir araba kazasında bacaklarım ezildi. Bu durumda olmamın nedeni bu. Bana vurup aptalca şeyler söyledikten sonra, yaralı gövdemi yol kenarına sürükleyip orda bıraktılar tek başıma. Nallarımı ve postumu hâlâ kullanabileceklerini unuttular herhalde. Galiba benden umutlarını kestiler. Bana vaktinde yiyecek getirirler mi? Hayır… Büyük acılar içinde ve aç açma ölmem gerekiyor, çünkü artık işlerine yaramam. Ah! Acı gittikçe keskinleşiyor ve yaralanmdan hâlâ kan boşanıyor. Bize egemen olan, hayatlarımızı rezillik, utanç, acı ve sıkıntıyla dolduran, doğal, içten ve dostça duygularımızı inciten, bedenlerimizi durmadan yaralayan, ve hayatlarımızı tatsız ve acınacak hale getiren bu insan soyu nasıl bir canavar! Dıştan bakılınca bize benziyor; sonunda, bizim gibi, o da ölüyor. Bu açıdan, aramızda fark görünmüyor; ama o sanki tahtadan ve taştan yapılmış, çünkü hiç duygularımız yokmuş gibi kırbaçlıyor bizi. Eğer acı hissedebilseydi bize karşı merhametli olurdu. İnsanların kullandığı bu işkence aletleri doğal değil. Onları kendileri…

Hacı Aga / Sâdık Hidâyet
Yabancı Edebiyat/ 2 Kasım 2020

Hacı Aga Hacı Aga’dan… Hep kumar, hep berduşluk! Karun kadar zengin miyim ben yahu? Herkes benim elime bakıyor. Bana bir şey olsa, hadi çık çıkabilirsen işin içinden. Bu halimde bir bakıcıya ihtiyacım var benim; her gün biraz daha çöküyorum. Ah şu meret testis iltihabı yok mu! Şu illetli halime bak… Bugün saçımı taradım da, bir avuç saç yolundu. Murat belli etmeden Hacı’nın dazlak kafasına göz attı ama bu laflara karnı toktu. Her Allah’ın sabahı bu nutku dinliyor, üstüne çok sıkışmış gibi sallanıyor ve muhatabın hamlesini bekliyordu. Ama havasında görünen Hacı, kedi fareyle oynar gibi lafı çevirip duruyordu. Yeleğinin cebinden Şah Maksûdî tespihini çıkarıp: — Parayı babamın tarlasından topluyorum sanıyorsunuz. Hey gidi hey! Dün şu benim kâğıtlara bakarken bir liste buldum. Düşün bir. Rahmetli pederin listesiydi. Bakanlardan, kodamanlardan yirmi kişiyi akşam yemeğine davet etmişti. Ne masraf tutmuş biliyor musun? Altı bin iki Abbâsî(2) ile üç Pul.(3) Bugün gel de, Allah rahmet eylesin, Şehit Şah(4) zamanında Cindekle(5) alışveriş yapıldığını anlat bakalım. Kim inanır? Hiç unutmam; pederin evinde bir bukleme yapılmıştı. Bukleme nedir bilir misin? Hindiyi keser, biraz bekletirler. Sonra açıp içini erik ve kayısıyla doldururlar. Yağda şöyle bir çevirip pişirirler. Bu buklemeyi de öyle bir pişirrnişlerdi ki ağızda eriyordu mübarek. Lezzetten parmaklarını…

Diri Gömülen / Sâdık Hidâyet
Yabancı Edebiyat/ 1 Kasım 2020

Diri Gömülen Diri Gömülen’den… Soluğum kesiliyor, gözlerimden yaş akıyor, ağzım acı mı acı, başım dönüyor, yüreğim sıkışık, bedenim yorgun, ezik ve gevşek. Bilinçsizce yatağa düşmüşüm. Kollarım enjeksiyon iğnesinden delik deşik. Yatak ter ve ateş kokusu veriyor. Yatağın yanına konmuş küçük masa üzerindeki saate bakıyorum. Cumartesi, saat on. Ortasına elektrik ampulü asılmış odanın tavanına bakıyorum. Duvar kâğıdının üzerinde pembe ve açık pembe çiçek ve dal desenleri var. Arada bir de dala yanyana konmuş iki kuş. Biri gagasını açmış, sanki ötekiyle konuşuyor. Bu görüntü, beni yerimden ediyor. Bilmiyorum nedense, hangi yana dönecek olsam, gözümün önünde odadaki masanın üzeri şişe, fitil ve ilaç kutusuyla dolu. Yanık alkol kokusu, sevimsiz odanın kokusu, havaya dağılmış. Kalkıp pencereyi açmak istiyorum. Fakat aşırı bir tembellik beni yatağa çivilemiş. Sigara içmek istiyorum; canım çekmiyor. On dakika geçmedi, uzayan sakalımı traş ettim. Gelip yatağa düştüm. Baktığım aynada hayli süzülüp, zayıfladığımı gördüm. Güçbela yürüyordum. Oda karmakarışık, bense yalnızdım. Beynimde bin türlü şaşılası düşünce dönüyor, dolaşıyor. Onların tümünü görüyorum. Ama yazmak için en küçük bir his, ya da gelip geçici en küçük bir hayal yok; yaşamımı baştanbaşa açıklamalıyım, o da mümkün değil. Bu düşünceler, bu duygular yaşamımın bir döneminin sonucu, görüp duyduğum, okuduğum, hissettiğim ya da zihnimde tarttığım fikirlerle dolu hayat…

Aylak Köpek / Sâdık Hidâyet
Yabancı Edebiyat/ 31 Ekim 2020

Aylak Köpek Aylak Köpek’ten… Verâmin meydanını açlık gideren ve günlük yaşantının basit gereksinimlerini karşılayan birkaç ekmek fırını, kasap, attar, iki kahvehane ve bir berber oluşturuyordu. Meydan ve kavurucu güneş altında yarı çıplak, yarık yanık dolaşan insanlar gurup vaktinin ilk esintilerini ve gecenin bastırmasını bekliyorlardı. Ne insanlarda, ağaçlarda ve hayvanlarda bir hareket vardı, ne dükkânlarda iş. Sıcak hava başlara ağırlık veriyor, gelip geçen otomobillerin kaldırdığı toz, masmavi gökyüzündeki hafif toz bulutunu sürekli yoğunlaştırıyordu. Meydanın bir tarafındaki yaşlı çınarın gövdesi oyulmuş ama ağaç yine de inatla eğri büğrü dallarını her bir tarafa uzatmıştı. Tozlu yapraklarının gölgelediği yere genişçe büyük bir seki yapmışlardı. İki çocuk burada bağıra çağıra sütlaç ve kabak çekirdeği satıyordu. Kahvenin önündeki arktan boz bulanık bir su akıyordu, tabii buna akma denilirse. • Tahran’ın 42 km. güneydoğusunda bir şehir. Buradaki en önemli tarihi eser olan Mescid-i Com’e (Cuma Mescidi), Sultan Olcayto Hudâbende tarafından 1304-1316 yılları arasında yaptırılmıştır. (Ç.N.) Dikkat çeken tek yapı, konik başlı, yarısına kadar şahrem şahrem yarık içindeki silindirik duvarıyla ünlü Verâmin burcuydu. Dökülmüş tuğlaların oluşturduğu oyukları yuva edinmiş serçeler bile aşırı sıcaktan seslerini kesmiş uyukluyorlardı. Arada bir sessizliği bozan tek şey bir köpeğin iniltisiydi. Kirli sarnan sarısı burunlu ve ayaklarına kadar siyah benekli İskoç cinsi bir köpekti…

Alacakaranlık / Sâdık Hidâyet
Yabancı Edebiyat/ 30 Ekim 2020

Alacakaranlık Alacakaranlık’tan… İki bin yıl sonra insanoğlunun ahlakı, âdetleri, duyguları ve tüm yaşamı tamamen değişmişti. İki bin yıl önce çeşitli dinlerin ve inançların insana vaat ettiği şeyi bilim gerçekleştirmişti. Susuzluk, açlık, aşk ve insanın diğer gereksinimleri giderilmiş, yaşlılık, hastalık ve çirkinlik insan tarafından mahkûm edilmişti. Aile yaşamı terk edilmişti ve bütün insanlar arı kovanına benzer çok katlı büyük binalarda yaşıyordu. Fakat bir sorun kalmıştı; dermansız bir dert. Bu da, amaçsız ve anlamsız yaşamanın verdiği yorgunluk ve bıkkınlıktı. Susen’in yaygın ve bulaşıcı bir hastalık olan yaşam bezginliğinin yanı sıra bir rahatsızlığı daha vardı: Maneviyata eğilim göstermek. Kendisi de bunun ne olduğunu bilmiyor ama, yine de peşinden gidiyordu. Gün boyunca gökdelenin yirmi ikinci katındaki işliğinde didiniyor ve düşüncelerini heykellere döküyordu. Gönül rahatlığıyla çalışabilmek için dostlarından ve tanıdıklarından uzaktaki “Kanar” şehrini tercih etmişti özellikle. Çünkü o, düşüncelerle, maneviyatla iç içe kendi düşünceleri için yaşıyordu. Kendine özgü garip bir yaşam tarzıydı bu. Susen, her türlü keyif ve eğlenceyi kendinden uzaklaştırmıştı ve ciddiyetle işine eğiliyordu. Bir gün gurup vaktine doğru Susen, üzerinde çalışmakta olduğu heykeli bırakıp stüdyosuna girdi. Metal kollu ince duvarı geri çekince odanın penceresi de geri geri gitti. Ruhsuz, duygusuz bir görünümü vardı Susen’in; yüzü ciddi, sevimli ve hareketsizdi. Mumdan yapılmış gibiydi adeta….

Muhteşem Gatsby / F. Scott Fitzgerald
Yabancı Edebiyat/ 29 Ekim 2020

Muhteşem Gatsby Muhteşem Gatsby’den… Daha genç ve kırılgan olduğum yaşlarda babam ömrüm boyunca aklımdan çıkmayacak bir öğüt vermişti bana. “Birini eleştirmeye kalkıştığında” demişti, “herkesin senin ayrıcalıklarına sahip olmadığını hatırla.” Başka bir şey söylememişti ama zaten pek konuşmadan anlaştığımızdan, çok daha fazlasını anlatmak istediğini kavramıştım. Sonuç olarak insanlar hakkındaki yargılarımı kendime saklamayı yeğledim. Bu huyum pek çok tuhaf yaratılışlı kişiyi tanımama imkan verdiği kadar azımsanmayacak sayıda can sıkıcı kişiye de mahkum etmişti beni. Aklı farklı işleyenler normal birindeki bu niteliği gördüğünde hemen anlar ve buna çabucak bağlanır. Üniversitedeyken sırf bu nedenle, yani bazı çılgın, meçhul gençlerin bana sırlarını anlatmaktan çekinmemesi yüzünden, yok yere fazla politik olmakla suçlandım. Gel gör ki, bunu çoğu kez istemeden yapıyordum. Birinin bana sırını açacağını hissettiğim anda duruma göre, ya uyur numarası yapar ya da çok meşgulmüşüm gibi davranır veya şakaya vurarak o kişiyi terslerdim. Çünkü gençlerin bu mahrem açılmaları veya en azından bunları anlatmakta kullandıkları ifadeler genellikle ya sağdan soldan aşırma ya da bastırılmış duygularından ibarettir. İnsanlar hakkındaki yargıları kendine saklamak sonsuz bir umuttur bence. Babamın bilgiççe söylediği ve benim de bilgiççe onayladığım şu sözünü unutmaktan halen korku duyarım: bazı temel incelikler dünyaya adaletsiz dağıtılmıştır. Hoşgörümle bu kadar övündükten sonra bunun da bir sınırı olduğunu itiraf…