Ay Işığı / Guy de Maupassant
Yabancı Edebiyat/ 29 Kasım 2019

Ay Işığı Ay Işığı’ndan… Yaşam durmuş gibiydi; dükkânlar kapalı, sokak dilsizdi. Bazı bazı bir kentli bu sessizlik yüzünden çekingenleşmiş durumda, duvarlar boyunca hızla süzülüyordu. Beklemenin sıkıntısı, düşmanın gelmesini arzulattırıyordu. Fransız birliklerin gidişinden sonraki günün öğleden sonrasında, nereden çıktığı bilinmeyen birkaç mızraklı asker, kentten hızla geçti. Biraz sonra, Saint-Catherine yokuşundan kara bir yığın indi, Darnetal ve Boisguillaume yollarında da başka iki işgalci dalgası beliriyordu. Üç kolun öncüleri aynı anda Belediye alanında birleşti; bütün komşu sokaklardan, uyumlu, sert adımları altında kaldırımları çınlata çınlata taburlarını yayarak Alman ordusu geliyordu. Ölü, boş görünen evler boyunca, gırtlaktan gelen, yabancı bir sesle haykıran emirler yükseliyordu, kapalı panjurlar ardında gözler, bu utkun insanları, “savaş hakkı” ile kentin, servetlerin, yaşamların sahibi, efendisi olmuş kişileri izliyorlardı. Kentliler, kararmış odalarında, karşısında her bilgeliğin, her gücün boşuna olduğu yıkımların, yeryüzünün ölümcül altüst oluşlarının verdiği şaşkınlık içindeydiler. Kurulu düzen bozulunca, güven yok olunca, insan ve doğa yasalarının koruduğu her şeyin bilinçsiz ve vahşi bir şiddetin elinde kaldığı zamanki duygu belirir. Yıkılan evler altında bütün bir halkı ezen yer sarsıntısı; öküz ölüleri, çatılarda kopmuş direklerle birlikte boğulmuş kenti alıp götüren taşmış ırmak, ya da kendisini savunanı öldüren, ötekileri tutsak edip götüren, Kılıç adına her şeyi talan eden, Tanrı’ya teşekkürlerini top sesleriyle bildiren utkun…

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı / Robert M. Pirsig
Yabancı Edebiyat/ 21 Kasım 2019

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’ndan… Elimi motosikletin sol gidonundan kaldırmadan saatin, sabahın sekiz buçuğu olduğunu görebiliyorum. Rüzgâr, saatte altmış millik hızda bile ılık ve nemli. Saat sekiz buçukta hava bu denli sıcak ve boğucu olursa öğleden sonra nasıl olacak kimbilir. Rüzgârda, yol kıyısındaki bataklıklardan gelen keskin kokular. Kuzey batı yönünde, Minneapolis’ten Dakota’ya doğru uzanan, ördek avlanan binlerce gölcükle dolu Central Plains bölgesindeyiz. Bu iki şeritli eski yol, paralelinde dört şeritli yeni bir yol yapıldığından beri pek işlek değil. Bataklığın birini geçerken hava aniden serinliyor. Geçtikten sonra yeniden sıcak oluyor. Bu bölgede yeniden motor sürmekten mutluyum. Burası sanki hiçbir yer değil, ünlü olan hiçbir şeyi yok ve işte bu yüzden güzel. Böylesi eski yollardayken insanda gerilim diye bir şey kalmıyor. Kamışlar ve çayırlık alanlar, daha sonra daha sık kamışlar ve bataklık otları arasındaki asfaltta ilerliyoruz. Ara sıra, otsuz, açık su yüzeyleri de var ve dikkatli bakarsanız kamışların kıyılarında yabanördeklerini görebiliyorsunuz. Kaplumbağaları da… Bir de kızıl kanatlı karatavuk var. Chris’in dizine vurup onu gösteriyorum. “Ne!” diye bağırıyor. “Karatavuk!” İşitemediğim bir şeyler söylüyor. “Ne?” diye bağırıyorum. Kaskımın arkasını kavrayıp daha yüksek bağırıyor: “Onlardan çok gördüm, baba!” “Oh!” diye bağırıyorum. Sonra da başımı sallıyorum. On bir yaşındayken, kızıl kanatlı…

Cinayeti Gördüm / Julio Cortazar
Yabancı Edebiyat/ 20 Kasım 2019

Cinayeti Gördüm Cinayeti Gördüm’den… Yanı başındaki hasta, “Yataktan düşeceksin,” dedi. “Debelenip durmasana arkadaş.” Gözlerini açtı, öğleden sonraydı, güneş upuzun koğuşun aşırı büyük pencerelerinden aşağı doğru sarkmıştı. Komşusuna gülümsemeye çalışırken, kendini karabasanın o son sahnesinden neredeyse bilek gücüyle çekip kopardı. Alçıya sarılı kolu makaralı, ağırlıklı bir aygıta asılmış duruyordu. Kilometrelerce koşup gelmişcesine susamıştı. Ama ona çok su vermek istemiyorlardı, dudaklarını ıslatmaya anca yeten bir yudumcuk. Ateşi yavaş yavaş palazlanıyordu, istese gene uykuya dalabilirdi, ama o uyanık kalmanın tadını çıkarıyordu, gözleri yarı kapalı, öteki hastaların konuşmalarını dinleyerek, arada sorulan bir soruyu yanıtlayarak. Yatağın yanına ufak bir tekerlekli arabanın yanaştığını gördü, sarışın bir hastabakıcı onun kalçasını alkolle sildi, şişman bir iğneyi etine sapladı. İnce bir lastik boru iğneyi, içinde yanardöner, sütümsü bir sıvı bulunan bir şişeye bağlamaktaydı. Genç bir stajyer geldi, elindeki metalli, meşinli aygıtı, kim bilir neyi ölçmek için, sağlam kola geçirdi. Gece indi. Ateş onu almış, usul usul, her şeyin dürbünde görülürcesine kabartmalaştığı bir yerlere sürüklüyordu. Her şey hem gerçek ve yumuşak, hem de parmak basamadığı bir tatsızlıktaydı; sıkıcı bir film seyrederken, ey ne yapalım, sokakta olmak daha da beter, diye düşünüp sinemada kalmak gibi bir şey. Bir tas altın renkli, harika et suyu geldi; pırasa, kereviz, maydanoz kokuyordu. Koca bir…

Zeno’nun Bilinci – Italo Svevo
Yabancı Edebiyat/ 19 Kasım 2019

Zeno’nun Bilinci Zeno’nun Bilinci’nden… Şimdi burada kendi kendimi çözümlüyorum ya, bir kuşku düşüyor içime: yoksa ben sigaraya kendi yeteneksizliğimin ayıbını yükleyebilmek için mi öylesine tutkundum? Acaba sigara alışkanlığımdan vazgeçsem o umduğum güçlü, üstün adam olur muydum? Belki beni tiryakiliğime zincirleyen de o kuşku olmuştur, çünkü insanın kendisini gizli kalmış bir büyük adam sanması rahat bir yaşam biçimidir. Ben bu savı gençliğimdeki zayıflığımı açıklayabilmek için ileri sürüyorum, gelgelelim buna kesinlikle inandığımı söyleyemem. Şimdi ihtiyarladım, kimsenin benden bir şey beklediği yok, ama yine de sigara ile sigarayı bırakma kararı arasında mekik dokuyorum… O kararların bugün ne anlamı var ki? Acaba Goldoni’nin anlattığı o sağlık meraklısı ihtiyar gibi, ömrümü illetli geçirdikten sonra sağlıklı ölmek mi istediğim? Bir kez öğrenciliğimde evden taşınmıştım da, odamın duvarlarını tarihlerle doldurmuşum diye parasını cepten verip duvar kâğıdını değiştirmek zorunda kalmıştım. Belki o odadan ayrılışımın nedeni de giderek kararlarımın gömütüne dönüşmesindendi, orada kaldıkça artık başka bir karar veremezmişim gibi geliyordu. Galiba sigara son olunca tadı da bir hoş oluyor. Öteki sigaraların da kendilerine göre bir tadları var ama, öylesine lezzetli değiller. Son sigaranın tadı insanın kendi kendisini yendiği duygusundan, yakın bir gelecekte güçlü ve sağlıklı olacağı umudundan kaynaklanır. Öteki sigaraların da kendilerine göre bir önemleri vardır, çünkü onları yakarken…

Boyalı Kuş / Jerzy Kosinski
Yabancı Edebiyat/ 16 Kasım 2019

Boyalı Kuş Boyalı Kuş’tan… Bölgenin Almanlar tarafından işgali halkın yoksulluğunu, sefaletini, vahşetini, daha da arttırdı. Köylüler, kendilerine yetmeyen ürünlerinin çoğunu Alman askerlerine ya da ormanlarda gizlenen partizanlara vermek zorunda kaldılar. Direnmeye kalkanın başı belâya giriyor, baş kaldıran köylerden dumanı tüten yıkıntılar kalıyordu geride. Marta’nın kulübesinde yaşıyor; her gün, her saat annemin babamın gelip beni alacaklarını umuyordum. Ağlayabilirdim, ama neye yarardı? Mızıldamalarıma aldırış ettiği yoktu Marta’nın. Çok yaşlıydı. İki büklüm dururdu hep. Kopacakmış gibi, incecikti. Hiç taranmayan uzun saçları kaim, çözülmesi imkânsız birkaç örgüyle toplanmıştı. Marta bunlara “peri örgülerim” derdi. Bana kalsa, cehennem yaratıklarının eseri olan bu “şeytan örgüleri” Marta’yı saçlarından, yavaş yavaş yaşlılığa, ölüme çekiyordu. Eğri büğrü sopasına dayanıp topallayarak yürür, çok güç anladığım bir dilde mırıldanır dururdu. Yıpranmış, küçücük yüzü çizgilerle oyulmuştu. Derisi çürük elmanın kızıl kirli rengini almıştı. Kuru gövdesi, bir iç rüzgârın etkisindeymişçesine, durmadan sallanırdı. Kemikli elleri, hastalıktan şekil değiştirmişti, oynak yerleri şişmiş parmaklan titrer; uzun, zayıf bir boynun tepesine tüneyen başı dört bir yana sallanır dururdu. İyi görmüyordu. Gür kaşlarının arasına gömülmüş gözleri dar bir aralıktan ışığı arardı. Göz kapakları, iyi sürülmüş tarlaların derin izlerini andırırdı. Göz kenarlarını iki damla yaş ıslatırdı hep. Sonra dümdüz bir oyuk bulan bu yaşlar suratı boyunca akar, burnundan çıkan yapışkan…

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret / Aldous Huxley
Bilimkurgu/ 15 Kasım 2019

Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret’ten… Sovyet sistemi, 1984’ün öğeleri ile Cesur Yeni Dünya’daki üst kastlar arasında süregidenin kehaneti olan öğeleri birleştirir. Bu arada neredeyse hiç denetleyemediğimiz kişisiz [impersonal] güçler de hepimizi Cesur Yeni Dünyagil kâbusa doğru itiyor görünmektedir; bu kişisiz itiş, bir azınlığın çıkarları uğruna, kitlelerin düşünce ve duygularını manipüle etmek için belli sayıda yeni teknik geliştiren ticari ve politik örgütlerin temsilcileri tarafından bilinçli olarak hızlandırılmaktadır. Manipülasyon teknikleri sonraki bölümlerde tartışılacaktır. Şu an için dikkatimizi dünyayı demokrasiye karşı böyle aşırı derecede güvensiz, bireysel özgürlük için böyle hoşgörüsüz yapan bu kişisiz güçlere hasredelim. Nedir bu güçler? Ve F.S. yedinci yüzyıla fırlatıp attığım kâbus niçin bize doğru böyle hızlı yaklaşıyor? Bu soruların cevapları, en üst düzeyde uygarlaşmış toplumun başlangıcının yattığı yerden başlamalı: biyoloji düzeyinden. İlk Noel Günü’nde gezegenimizin nüfusu iki yüz elli milyon civarındaydı –modern Çin’in nüfusunun yarısından daha az. On altı yüzyıl sonra, Hacı Papazlar Plymouth Rock’a çıktıklarında, insanların sayısı beş yüz milyondan biraz fazlaydı. Bağımsızlık Bildirgesi’nin imzalandığı tarih itibarıyla dünya nüfusu yedi yüz milyon sınırını aşmıştı. 1931’de, ben Cesur Yeni Dünya’yı yazarken, iki milyarın biraz altındaydı. Bugün, sadece yirmi yedi yıl sonra, iki milyar sekiz yüz milyonuz. Ya yarın ne kadar olacak? Penisilin, DDT ve temiz su,…

Şeker Portakalı / Jose Mauro de Vasconcelos
Yabancı Edebiyat/ 15 Kasım 2019

Şeker Portakalı Şeker Portakalı’ndan… Dinle! Sövdüğün için çok tokat yedin. Edmundo Dayı öylesi değil. Kafadan çatlak dedim yalnızca. Yani yarı deli. Yalancı olduğunu da söyledin. Bu da başka bir şey. Değil. Geçen gün babam, Bay Severino’yla konuşuyordu, birlikte escopa ve dört kollu iskambil oynadıkları adamla. Bay Labonne’nin sözü geçince babam şöyle dedi: O moruk, boktan herifin biri, pis yalancının tekidir. Böyle dediği için kimse babama vurmadı: Büyükler söyleyebilir, onlar için önemi yoktur. Bir sessizlik oldu. Edmundo Dayı, şey… çatlak tam olarak ne demektir Totoca? Totoca parmağını şakağına dayayıp çevirdi ve bu hareketiyle bana belli bir kavramı anlatmak istedi. Hayır, doğru değil. Çok iyidir o! diye bağırdım. Bana bir sürü şey öğretir o. Şimdiye kadar da topu topu bir kere dövdü, pek sert vurmadı ama. Totoca yerinden sıçradı. Seni dövdü mü? Ne zaman? Çok yaramazlık yaptım, birgün, Gloria da beni Dindinha’lara yolladı. Edmundo Dayı gazetesini okumak istiyor, ama gözlüğünü bulamıyordu. Oflaya puflaya her yanda arıyordu. Dindinha’ya sordu, hava aldı tabii. Birlikte evin altını üstüne getirdiler. Bunun üzerine gözlüğün yerini bildiğimi, bilye almak için bana yirmi beş kuruş verirlerse göstereceğimi söyledim. Gidip yelek cebinden yirmi beş kuruş aldı. Getir gözlüğümü, parayı vereceğim, dedi. Ben de gittim, kirli çamaşır sepetinden gözlüğünü çıkardım. Bunun…

Sessizlik Zamanı / Luis Martín-Santos
Yabancı Edebiyat/ 2 Ağustos 2019

Sessizlik Zamanı Sessizlik Zamanı’ndan… Telefon çalıyordu, sesini duydum. Ahizeye uzandım. Pek bir şey anlamadım. Elimden telefonu bıraktım. “Amador” dedim. İri dudaklarıyla geldi ve telefonu eline aldı. Mikroskopa bakıyordum, preparat pek anlaşılır gibi değildi. Bir kez daha baktım. “Apaçık kanserli.” Fakat mitozdan sonra mavi leke gitgide dağılıyordu. “Bu kabarcıklar da kayboluyor Amador!” Hayır, kabloya basmış. “Fişi tak!” Telefonda konuşuyor, bakıyor ve beni görüyor. “Başka yok.” “Başka kalmadı.” Fare kalmamış! Her şeyi bilen, bilim karşısında doğuştan aşağılık duygusuna kapılan İber halkının namusunu kurtaran sakallı adamın yüzü karşımda, meraklı ve kıpırtısız, kobay kalmadı diye buyuruyor. Anlayışlı ve aşağılık duygusundan namusunu kurtaran sırıtması ödeneğimizin kalmadığını –anla işte– açıklıyor. Zavallı halk, zavallı halk. Irmakların ve beyinlerin gürül gürül akmasını bekleyen bu susuz yarımadada, bir kez daha kuzey ödülünü almayı, bilimin saygı görmesini, yüce kralın yüzünün gülmesini kim istemez ki? Kristalciklerinde uyuşmuş anormal mitozlar –tüm devinimdekiler bunlar–. Başta hareketsiz duran, telefonu yerine koyan Amador, sırıtarak ve bana bakarak “Bitti” diyor. Hem de dalga geçen, o kaba sırıtışıyla. “Bu ne dudaklar Amador.” MNA hücresi öylesine umut verici ki. Telefon bir daha çalıyor. Unutmuşum. “Ne için gülüyorsunuz Amador? Neye gülüyorsunuz?” Evet, biliyorum artık. Fareler bitti. Resimdeki adama, denizde kaybolan ırmaklara karşın hiç mi hiç yok. Suların yolunu çevirecek…

Gecenin Sonuna Yolculuk / Louis-Ferdinand Céline
Yabancı Edebiyat/ 1 Ağustos 2019

Gecenin Sonuna Yolculuk Gecenin Sonuna Yolculuk’tan… Derken, laf lafı açtı, tam da o sabah bir küçük köpek sergisini açmaya giden Cumhurbaşkanı Poincaré’ye geldi sıra; sonra da döndü dolaştı, bu haberin yer aldığı Le Temps[3] gazetesine uzandı. “Bak işte, gazete diye buna derim, Le Temps!” diye bana takıldı bu konuda Arthur Ganate. “Fransız ırkını savunmada onun gibisi yoktur! –Savunulmaya da bayağı ihtiyacı var hani Fransız ırkının, çünkü öyle bir ırk yok!” diye yanıtladım ben, konudan haberli olduğumu göstermek için, hem de sektirmeden. “Hadi ya! Olmaz olur mu! Üstelik güzel bir ırk! diye ısrar ediyordu o, hem de dünyanın en güzel ırkı, aksini söyleyen de boynuzlu domuzun tekidir zaten!” Ve aldı sazı, başladı beni azarlamaya. Sıkı durdum tabii. — Hiç de öyle değil! Senin ırk dediğin şey, alt tarafı, açlıktan, vebadan, urlardan ve soğuktan kaçarak, yedi düvelin sillesini yedikten sonra gelip kendini burada bulmuş, pirelenmiş, gözü çapaklı, götü donmuş, bana benzeyen koca bir çulsuzlar yığınından ibarettir. Denize dayandıkları için daha öteye gitmeleri de zaten olanaksızdı. Fransa budur işte, Fransızlar dediğin de budur. — Bardamu,[4] dedi bana o zaman, ciddi, biraz da üzgün bir şekilde, babalarımızın bizden aşağı kalır tarafları yoktu, arkalarından konuşma!.. — Haklısın, Arthur, bak bu konuda haklısın işte! Kindar ve…

Zamanımızın Bir Kahramanı / Mihail Yuryevich Lermontov
Yabancı Edebiyat/ 24 Nisan 2019

Zamanımızın Bir Kahramanı Zamanımızın Bir Kahramanı’ndan… -Nasıl mı oldu?… (Piposunu doldurup bir nefes çekti, sonra anlatmaya başladı.) Bölüğümle birlikte Terek’in ötesinde bir kalede bulunuyordum yakında beş yıl olacak. Bir sonbahar günü, erzak postası geldi; postada bir de subay, yirmi beş yaşlarında bir delikanlı vardı. Tepeden tırnağa üniformalı, yanıma çıkıp kalemde kalmak üzere emir almış olduğunu bildirdi. Öyle ince biriydi ki, teni öyle narin, giydiği üniforma öyle yeniydi ki, Kafkasya’ya yeni geldiğini hemen anladım. “Herhalde daha önce Rusya’da görevli bulunuyordunuz?” diye sordum. “Evet efendim,” diye cevap verdi. Elini sıkarak, “Memnun oldum,” dedim, “Memnun oldum. Biraz sıkıcı bulacaksınız burayı, ama anlaşırız sizinle, ikimiz. Onun için sadece Maksim Maksimiç deyin bana; hem sonra böyle tepeden tırnağa üniformayla dolaşmanızın da gereği yok. Beni görmeye gelirken başınıza kasketinizi geçirirsiniz, yeter.” * Yatacak yer verdik ona, o da kaleye yerleşti. * Maksim Maksimiç’e, -Adı neydi? diye sordum. Adı… Gregoriy Aleksandroviç Peçorin’di. Tatlı, evet, tatlı bir adamdı, ama garipti biraz. Bir bakarsınız, bütün günü yağmur altında avlanmakla geçirmiş; herkes donar, yorulur, onun umurunda bile değil; bir bakarsınız odasında otururken pencereden rüzgâr girmiş, soğuk aldığını söyleyip sabahtan akşama kadar yatar; kepenk çarpar, irkilir, bembeyaz kesilir; ama bir yaban domuzunu tek başına yakaladığını da gördüm; gün gelir, saatlerce tek…

Yaz Ortasında Ölüm / Yukio Mishima
Yabancı Edebiyat/ 6 Şubat 2019

Yaz Ortasında Ölüm Yaz Ortasında Ölüm’den… Koşuşturmaca içerisinde geçen gençlik yıllarımı bir türlü eğlenceli, güzel yıllar olarak anımsamayı beceremiyorum. “Her yere düşerken güneş ışıkları,” diyor Baudelaire, “tükendi gençliğim zifiri karanlık fırtınalarda.” Gençlik anıları tuhaf ölçüde trajedi haline getirilir. Neden büyümeye, o sürece ait anılar trajedi haline geliverir acaba? Bunu şu an bile anlayamıyorum. Kimse de anlayamaz herhalde. Yaşlılık yıllarındaki durgunlaşan bilgelikle, sonbahar bitimlerinde sık sık görülen o kuru aydınlığı yanında getirerek üzerimize dökülen güneş gibi, belki de aniden anlayıveririm. Yine de, anlamasına anlarım belki, ama o sırada bunun artık hiçbir önemi kalmamış olabilir. Günler çözümsüzlükleriyle geçip gider. Böylesine can sıkıcılık gençlik çağlarında dayanılmaz olur. Evet doğrudur, gençlik çağlarında çocukluğun sinsiliği kaybolur, hatta bu artık kötü bir şeydir. O her şeyi en baştan düzeltmek niyetindedir. Fakat âlem bu çabayı her zamanki soğukluğuyla karşılar. Onun yelken açışını fark eden tek bir kişi bile olmaz. Ona gösterilen tavırlar genelde olması gerekenden farklı olur. Bazen yetişkinmiş, bazen de bir çocukmuş gibi davranırlar. Bunun nedeni onda özlü bir şeylerin yokluğundan mı kaynaklanır acaba? Hayır, sanırım gençlik çağlarında onda kolay kolay bulunamayacak bir şeyler vardır ve o yalnızca bunun ne olduğunu adlandırmakta güçlük çeker. Bu, büyümedir. O nihayet adlandırmayı başarır. Başarı ona huzur verir, göğsünün gururla…

Uykuda Sevilen Kızlar / Yasunari Kawabata
Yabancı Edebiyat/ 30 Ocak 2019

Uykuda Sevilen Kızlar Uykuda Sevilen Kızlar’dan… Yaşlı Egushi yalnız kalınca esrarlı yanı olmayan, masum görünüşlü sekiz hasırlık odaya göz gezdirdi, sonra bakışı bitişik odanın kapısı üzerinde durdu. Bir metre kadar genişlikte tahta bir kapıydı bu. Evin yapıldığı zamandan kalma değil de sonradan eklenmiş gibi bir hali vardı. Daha dikkatli baktı : İki odayı ayıran bu bölmenin yerinde eskiden tahta kapaklar vardı herhalde, «Uyuyan Kızlar»a gizli bir oda yapmak için, kapakların yerine sonradan bu bölme konulmuştu. Bu bölmenin boyası da öteki yerlerle aynı renkteydi ama, daha yeni görünüyordu. Egushi kadının giderken bıraktığı anahtarı aldı. Basbayağı bir anahtardı bu. Anahtarı almak, öteki odaya geçmek için hazırlanmak demekti ama Egushi kalkmadı hiç. Kadının dediği gibi, dalgaların gürültüsü korkunçtu. Yüksek bir yarın eteğini döverlermiş gibi duyuluyordu sesleri. Bu küçük ev de o yerin tepesindeydi sanki. Rüzgârın gürültüsü, kışın habercisiydi. Onu böyle duyuşunun nedeni bu ev miydi, yoksa kendi yüreği miydi, yaşlı Egushi hiç bir şey bilemiyordu. Ortada tek mangal vardı ama kesin olan şu ki, oda soğuk değildi. Sıcak iklimli bir bölgeydi burası zaten. Rüzgârın ağaç yapraklarını savurduğunu gösteren hiç bir şey yoktu. Egushi gece geç vakit gelmiş, çevrenin nasıl bir yer olduğunu seçememişti ama denizin kokusunu alıyordu. Kapıdan girince böyle bir ev için…

Kiyoto / Yasunari Kawabata
Yabancı Edebiyat/ 30 Ocak 2019

Kiyoto Kiyoto’dan… O zaman, «Hayvancıkları bir kutu içinde beslemek doğrusu feci bir şey» demişti. Ama arkadaşı açık bir kafese koyup, ölüp gitmelerine seyirci kalmaktansa böylesi daha iyi cevabını vermişti. Hatta bunların yığınla yetiştirildiği manastırlar bile vardı, çünkü bu hayvancıklar aranılan yaratıklardı… Çieko’nun cırcır böcekleri de çoğalmışlar ve onları eski Tamba seramiğinden iki kutuya bölüştürmesi gerekmişti. Her yıl haziran başında yumurtalarından çıkıyorlar ve ağustos ortasında da ötmeye başlıyorlardı. Karanlık daracık kutunun içinde doğuyorlar, şarkılarını söylüyorlar, yumurtluyorlar ve ölüyorlardı. Böylece soylarını sürdürüyorlardı. Bir neslin bile açık kafeste kısa ömürlü de olsa yaşaması ne kadar iyi olacaktı. Ama bütün bir hayatı kutu içinde geçirmek!. Bütün evrenlerinin bir kutu oluşu! Çieko, «kutu içinde evren»in çok eski Çin’in dağ keşişlerine ait bir efsane olduğunu biliyordu. Bu kutunun içinde, tadları eşsiz şaraplar ve nefis yemeklerle dolu saraylar varmış, bu dünyanın ötesinde sihirli bir ülkeymiş orası. Cırcır böcekleri kutunun içinde besbelli sıkılmıyorlar, her canlı gibi ölümlü dünyadan korkuyorlardı; belki de bir kutunun içine kapatılmış olduklarından hiç haberleri yoktu. Ama yaşıyorlar ve yaşamalarını sürdürüyorlardı. Çieko’yu en çok şaşırtan şey, bir seferinde yeni erkek böcek koymadığı kutuda yumurtadan çıkan yavruların minik ve güçsüz kalmaları oldu. Suç kardeş hayvanların çiftleşmesindendi. Bunu önlemek için cırcır böceği besleyenler aralarında erkek hayvancıklar değiş…

Koltuk / Benjamin Parzybok
Yabancı Edebiyat/ 29 Ocak 2019

Koltuk Koltuk’tan… Birisi tutup dairenin giriş kapısından itibaren trafik akışının grafiğini çizmeye kalksaydı ortaya; aşağı doğru inen ve haftanın sonunda kapının başlangıçtan iki kat az kullanıldığını gösteren bir eğri çıkardı. Dairenin çekim kuvveti üçlüyü muazzam bir kara delik misali içine çekiyordu. Her ileri gidiş öncekinden daha zorlaşıyor, daha fazla başarısızlığa uğruyordu. Birbirlerine alışmaları arttıkça ve dış dünyada önemli bir amaç kalmadıkça asgari direncin yolları iyice dairenin koridorlarında kaldı. Pazartesi sabahı Thom’u Portland sokaklarında, parlak giysileri içinde ve elinde; Ruby, Python, Perl, XML, PHP, SQL, C++ gibi teknik terim ve moda laflarla dolu özgeçmişiyle buldu. Kentin koridorlarında ya hepten kapanmış, ya kent dışına taşınmış ya da “fırtınayı atlatmaya çalışan” İnternet sağlayıcılardan yerleşik teknoloji şirketlerine kadar her yeri dolaştı. Gelişecek, büyüyecek yeri bulunduğundan şüphelendiği firmalar bile aşırı bol pantolon giyen, iki lafı bir araya getiremeyen ve hepsine tepeden bakan ShopStock eskilerini değil, diğer müflis teknoloji şirketlerinden çıkma ağzı laf yapan, sıkı görünüşlü tipleri arıyorlardı. İrkilerek sarf edilen, “Burada İngiliz Edebiyatı mastırı yaptığınız yazıyor; maalesef biz Bilgisayar’da uzman birisini arıyoruz,” cümlesi bir seferden fazla kullanıldı. Çoğu üniversitede şirketlerin gereksindiği becerilerin hâlâ öğretilmemesi bir yana, Thom’un becerileri bizzat yazılımı yaratan hareketin bir parçası olmasından geliyordu. Thom bunu söyleyecek tiplerden değildi. Yaptığı ve bilgisayar uzmanlığını…

Doktor March’ın Dört Oğlu / Brigitte Aubert
Yabancı Edebiyat/ 25 Ocak 2019

Doktor March’ın Dört Oğlu Doktor March’ın Dört Oğlu’ndan… Zaten bunu yapmaktan kendimi alamıyorum. Deli olduğum için değil. Canım istediği için. Kendimi tutarsam mutsuz oluyorum. Yapmam gerek. Ancak dikkat etmem de gerek. Çünkü artık büyüdüm. Beni alıp götürürler. Annem onları engelleyemez. Üstelik artık yaşlandı ve kafası durdu. Birileri yazdıklarımı okursa diye gülüyorum. Yazdıklarımı iyi saklıyorum. Ama her zaman, her işe burnunu sokan meraklılar vardır. Yakalanmaları işten değil. Dikkat, meraklı takımı, sakının, düşman sizi gözlüyor. O kadar aptal değilim, yalnız kaldığımda yazıyorum. Kendimi tanımlamayacağım. Adımı da söylemeyeceğim. Hayır, hiçbir kimlik belirtisi olmayacak. Ben, bir dolabın dibinde saklanması gereken bir ceset gibiyim. Her şeyi yazmanın tehlikeli olduğunu biliyorum. Ama canım yazmak istiyor. Bunları içimde tutmak istemiyorum, üstelik… bizden, ailemizden de söz etmek istiyorum. Kimliğimi saptayamazlar. Kimse ile konuşamıyorum. Bu da normal çünkü ben kimse değilim. Hiç Kimsenin Anıları, matrak bir başlık olur. Ailede dört kişiyiz. Dört oğlan. Babam doktor. Bizler Clark, Jack, Mark ve Stark’ız. Bize bu adları takıp eğlenen annem oldu. Çok benzeşiyoruz. Bu da normal çünkü dördüzüz diyebilirim. Evet, hepimiz aynı gün doğmuşuz. O tarihte gazete manşetlerine çıkmışız. Dört güzel oğlan. Güçlü, esmer, kıvırcık, kocaman elli. Babama benziyoruz. Annem ufak tefek, pembe tenli, üst kısımları sarı boyalı berbat kumral saçlı, mavi…

Küçük Şeylerin Tanrısı / Arundhati Roy
Yabancı Edebiyat/ 3 Aralık 2018

Küçük Şeylerin Tanrısı Küçük Şeylerin Tanrısı’ndan… Ayemenem’de mayıs, sıcak ve bungun geçer. Gündüzler uzun ve nemlidir. Irmak ufalır, kara kargalar sessiz, toz yeşili ağaçlarda, parlak mangolardan karınlarını doyurur. Kırmızı muzlar olgunlaşır. Ekmekağacının meyveleri patlayıp açılır. Utanmaz etsinekleri meyve kokulu havada tekdüze vızıldarlar. Güneşte adamakıllı sersemler, sonra parlak pencere camlarına çarpıp ölürler. Geceler bulutsuzdur, ama uyuşuk ve gönülsüz bir beklentiyle doludur. Haziran başında güneybatıdan musonlar esmeye başlar, tam üç ay rüzgâr ve yağmur eksilmez, arada yakıcı, pırıl pırıl bir güneşin bir görünüp bir kaybolduğu olur; coşan çocuklar bu güneşten yararlanıp oynarlar. Kırlık yerler arsız bir yeşile bürünür. Çitlerdeki tapiokalar kök salıp çiçek açarken sınırlar birbirine karışır. Tuğla duvarlar yosun yeşiline döner. Biber asmaları elektrik direklerine dolanıp uzar. Irmağın kırmızı killi kıyılarında yaban sarmaşıkları yerden fışkırır ve suların kapladığı yollara yayılır. Pazaryerlerinde tekneler işler. Karayollarındaki çukurları dolduran su birikintilerinde küçük balıklar ürer. Rahel’in Ayemenem’e döndüğü gün yağmur yağıyordu. Eğik düşen gümüşsü ipler yumuşamış toprağa çarpıyor, tüfek mermisi gibi dövüyordu onu. Tepedeki eski evin dik üçgen çatısı, kulaklara kadar indirilmiş bir şapka gibi duruyordu. Yol yol yosun bağlayan duvarlar yumuşamış, topraktan yükselen nem yüzünden hafifçe bükülmüştü. Bitkilerle dolup taşan yabanıl bahçeyi küçük canlıların fısıltısı ve koşuşturması kaplamıştı. Yüksek ağaçların dibindeki çalılıkların arasında bir…

Karşılıksız Aşk / Gregory Dart
Yabancı Edebiyat/ 24 Ekim 2018

Karşılıksız Aşk Karşılıksız Aşk’tan… Bu kötü sürpriz ortaya bir bomba gibi düştü ve aramızdaki resmi mesafeyi darmadağın etti; Blitz’in The Heat of The Day adlı romanında Elizabeth Bowen’in Robert ile Stella’mn ilk karşılaşmasını anlatırken dediği gibi “tüm bir ânm tamamen yerle bir edilmesi” olmuştu bu. Lucy’e bir içki almayı önerdim; ikimiz birlikte bara doğru giderken Karen ile arkadaşlıklannı ve onunla paylaştığı coşkulu akademik başan hayallerini anlattı. Ondan sonra bana kısaca tezini anlattı; XIX. yüzyıl melodram-lan konusunda bir çalışmaydı. Ona baktığım zaman doktora düzeyine bu kadar çabuk erişmiş olmasına şaşırmıştım, çünkü çok daha genç bir insanın iiıkek ve hafif kırılgan havasım taşıyordu hâlâ, yani en azından bana öyle görünmüştü. Etrafımda, tanıdığım insanların bir kısmı yavaş yavaş bara doğru yığılmaya başlamıştı. Onu bir ikisiyle tanıştırdım, ondan sonra da bir başkası beni çeneye tuttu. Bir zaman sonra, terasın diğer tarafında gözüme çarptı. Orta büyüklükte bir grubun arasında gülüp konuşmaktaydı ve genel olarak keyfi yerinde gibi görünüyordu. Aniden aklıma bir şey geldi; belki de bir iki saat önce kendimi tanıştırmak suretiyle bir tür hayır işlemiş, yanma gidip çevresiyle arasındaki buzların erimesine katkıda bulunmuş, onun bir geçiş ayininin olası güçlükleriyle baş edebilmesini sağlamıştım. Aynı zamanda, kendisini olaylann akışına ne denli süratle kaptırdığına da şahit olmuştum;…

Doktor Hastalandı / Anthony Burgess
Yabancı Edebiyat/ 19 Ekim 2018

Doktor Hastalandı Doktor Hastalandı’dan… “Hayır,” dedi Edwin. “Dondurma istemiyorum. Hayır, çok teşekkür ederim, dondurma istemiyorum. Hayır, lütfen, hayır. Dondurma yok.” “Rahatlayın,” diye geldi zenci vaiz tonu. “Rahatlayın, küçük dostum. Onun için buradasınız, rahatlamak için. Dondurma istemiyorsanız kimse size dondurma yedirmeyecek. Fikrinizi değiştirir, daha sonra yemek istersiniz diye dondurmayı başucunuza bırakıyorum.” “Hayır,” dedi Edwin, “hayır, dondurma sevmem. Lütfen götürün.” “Sakin olun şimdi. Belki sonra yemek istersiniz.” Zenci hademe ağırbaşlı bir tavırla dışarı çıktı. Edwin gergin bir halde yataktan kalktı, erimekte olan soğuk kâseyi aldı, atmaya hazırlandı. Sonra düşündü: “Dikkatli ol şimdi, dikkat, sakinleş, böyle bir şey yapman çok hoşlarına giderdi.” “Onu istemiyorsan,” dedi tüplerin gergin adamı “bana ver. Bu akşam geldiğinde benim ufaklığa veririm. Bunun gibi her şeyi sever. Soğuk her şeyi. Yalayıp yutar, valla yutar.” Edwin sabahlığını giydi, ejderhalarla kaplı Çin ipeğinden bir sabahlıktı ve adamın yatağına doğru yalpaladı. Yatağın ayakucunda bir sürü ihtişamlı çizelge vardı – su giriş çıkışı, tuz akışı, beyin-omurilik sıvısındaki protein miktarı, bunların yanı sıra tepeler ve derin vadiler çizen ateş ve nabız grafikleri. Bütün bunların üzerindeki isim mağrur ve basitti – R. Dickie. “Sana gazhaneyi göstermemi ister misin?” dedi R. Dickie. “Şu tepedeki ters duran şişeye bağlı tüp içime ilaç gibi bir şey döküyor ve…

Küçük Prens / Antoine de Saint Exupéry
Yabancı Edebiyat/ 14 Eylül 2018

Küçük Prens Küçük Prens’ten… Ama bu benim suçum değil. Daha altı yaşındayken büyükler resim yapma konusunda hevesimi kırdıklarından, boa yılanının dıştan ve içten görünümleri dışında başka bir şey çizmeyi öğrenemedim. Şaşkın şaşkın, karşımda duran bu kişiye bakıyordum. En yakın yerleşim merkezinden tam bin kilometre uzakta olduğumu söylemiştim. Ama bu küçük kişinin hiç de çölde kaybolmuş, yorgunluktan, açlık ya da susuzluktan perişan olmuş veya korkmuş bir görünüşü yoktu. Kendimi toplayıp konuşmaya çalıştım: “Ama sen… Sen burada ne arıyorsun?” Alçak bir sesle, çok önemli bir şey söylüyormuşçasına yineledi: “Lütfen… Bir koyun çizin bana…” Kafanız allak bullak olunca söyleneni yapmamazlık edemiyorsunuz. Size saçma ya da gülünç gelebilir, ama en yakın yerleşim merkezinden bin kilometre uzakta ölüm tehlikesiyle yüz yüze bir halde oluşuma bakmaksızın cebimden dolmakalemimle bir kâğıt çıkardım. Ama birden aklıma yıllarımı coğrafyaya, tarihe, aritmetik ve dilbilgisine verdiğim geldi. Resim yapmayı bilmiyordum ki. Biraz üzülerek bunu söylediğimde, “Ne olacak canım,” dedi küçük çocuk. “Bir koyun çiziverin işte…” Daha önce hiç koyun çizmemiştim. Bu nedenle ona koyun yerine, çizmeyi becerebildiğim iki resimden birincisini çizdim. Şu, boa yılanının dıştan görünüşünü. Resmi gösterince çocuğun söyledikleri beni çok şaşırttı: “Hayır, hayır! Fili yutmuş olan boa yılanının resmini istemiyorum ben. Boa yılanı çok tehlikeli, fil ise çok büyük….

Otomatik Portakal / Anthony Burgess
Yabancı Edebiyat/ 13 Eylül 2018

Otomatik Portakal Otomatik Portakal’dan… Barda bir arada oturan üç çıtır vardı, ama biz dört çocuktuk ve genellikle hepimiz birimiz, birimiz hepimiz içindi. Bu fıstıklar da son moda giyinmişlerdi, kafalarına morlu yeşilli turunculu peruklar geçirmişlerdi, her birinin fiyatı o fıstıkların en az üç dört haftalıkları kadardı galiba, makyajları da cabası (yani göz çevrelerinde gökkuşakları ve ağızlarda çok kalın ruj). Uzun, siyah, dümdüz elbiseleri vardı ve memelerine küçük, gümüşi kimlik kartları filan takmışlardı – ve üzerlerinde erkek isimleri yazılıydı… Joe, Mike filan gibi. Bunlar, on dördünden önce yattıkları lavukların isimleriydi. Bizi kesip duruyorlardı ve içimden, bizim zavallı Dim’i burada bırakalım da üçümüz gidip biraz düzüşelim demek geliyordu (çaktırmadan), ne de olsa Dim’e yarım litre beyazı bu sefer içine biraz uyuşturucu kattırıp ısmarlayarak içirdik mi tamamdı, ama cidden oyunbozanlık olurdu. Dim çok çok çirkindi ve ismi gibi budalaydı, ama dehşet pis dövüşürdü ve tekmeleri epey işimize yarıyordu. “Eee, ne olacak şimdi ha?” Üç duvar boyunca uzanan büyük, pelüş koltukta yanımda oturan herif çok uzaklara kaymıştı, gözleri donuktu ve “Bayıcı Aristo; siklamenleri nakavt ettikçe akıllanıyor,” gibi laflar ediyordu. Kafayı kırmıştı kesinlikle, çok uzaklardaydı, yörüngeye çıkmıştı; nasıldır biliyordum, ben de herkes gibi denemiştim, ama bu aralar bir şekilde bunun korkakça bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştım;…